Jockey Full Of Bourbon eşliğinde, üzerinde deve resmi bulunan zıkkımı tüketerek odada zikzaklar çizerek dans etmek apayrı bir keyif bence sevgili blogger.
Belki duymuşsundur haberlerde, Ankara pek bir karlı son günlerde. İnsanlar yollarda kalıyor, evlerine gidemiyorlar falan. Arabalar da zikzak çiziyor ama keyiften olduğunu sanmıyorum. Dün Kızılay'da sıkışıp Beytepe'sine gidemeyenlerdendim ben de. Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamaya gitmiştim bir arkadaşımla ama hadisenin iki üç slogan ve gülünç bir protestodan ibaret olduğunun farkına vardığımızda orada bulunmak için bir sebep kalmadığını anlamış, lgbt kalabalığının kenarından sinsice sıyrılıp mabadımızı daha fazla soğuğa maruz bırakmamak adına sıcak bir yere geçip havadan sudan muhabbetlere dalmıştık. Artık o kadar da ilginç gelmeyen, bünyeme de kabak tadı vermeye başlayan sokak göstericilerinin dedikodusunu yapıp; kendilerini, dönemin eğlenmeyi bilen birkaç beat kaçığının varisleri gibi görüp gösteren birkaç sıkıcı adama çamur attım fütursuzca. Biraz da, gözlerini buğulandırıp çevreye puslu bir imaj saçan, yeraltı görünümlü, şekeri elinden alınmış mızmız şairler hakkında atıp tuttum ne haddime ise.. Yanlış anlaşılmak istemem; sokakta gördüğümüz ve giyim kuşamlarından yola çıkarak ilginç isimlerle andığımız emo, tiki ve benzeri karakterler hakkında yaptığımız hoşbeşler ne kadar masum ve yargılamaksızın eğlenme amaçlıysa, bahsi geçen anti-kahraman karakterler adına atıp tuttuklarımız da bir o kadar masum ve iyi niyetli. Yani rahat olun, insanlar birbirlerini eğlendirip güldürmez ise ortada bir sorun var demektir.. Her neyse, sohbet sona erip gitme vakti geldiğinde, sanırım biraz geç kalmıştık. Ego, dolmuş, servis ve bilumum toplu taşıma aracından eser yoktu. Olan bitenin farkına vardığımızda "kalacak yer telefon konuşmaları"na yumulup en sonunda kafamızı sokacak bir ev bulmuştuk. Ertesi gün (yani bugün) Ego'ların tekrar yollara döküldüğü haberini aldıktan sonra bir sevgi kelebeğine dönüşsem de soğuğu hafiften hafiften yemiş olduğum bir gerçek. Karlar eriyip baharın geldiğini kendi gözlerimle görene kadar keyfi olarak kampüsü terketmeme kararı aldım. Okunacak kitaplar var daha zaten..
Sinematografik olduğun kadar antipatiksin de Ankara..
Yine de tüm suçu üzerime almaya razıyım. Otobüs sırasında beklerken yanımdaki bayana da söyledim bunu. 3-4 gün öncesinde havanın cıvıl cıvıl, çiçekli, böcekli, kuşlu vesaireli olduğu bir sabah, oda arkadaşımın da yokluğundan faydalanıp Hare Krishna açıp dans ettiğim için hava durumunun benden aldığı bir intikam biçimi olarak düşünüyorum yaşananları. Ama yine de önlem almaktan aciz belediyeyi ve zincirsiz yola çıkan taşıt sahiplerini suçlamak da aynı ölçüde mantıklı..
Bir kulak verip öyle düşün derim, olur da bir gün güneşli bir sabaha merhaba der, aklına da hare krishna gelirse, playliste atıverirsin içindeki sesi kırmayıp. Belki sen de dans edersin (farkettiysen şirinler'i görme vaatlerine yer vermiyorum bu blogta)..
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Mart 2011 Çarşamba
We're All Mad Here
Etiketler:
günün posası,
haftaiçi karalamaları,
hippie hippie shake,
müzik,
Sing in Your Ear
2 Ağustos 2010 Pazartesi
John Lennon- Woman
"İnsanlar aşka değil aşık olma fikrine taparlar." cümle buydu ya da bunun ayarında birşeydi sanırım. Ya bir film repliğiydi ya da film repliği tadında biri söylemişti, tam hatırlamıyorum. Aşkın göreceli bir fantezi olduğunu düşündüğüm için -daha doğrusu bu yaşta düşündüğüm için- kendime kızmıyor değilim ama evet, ben de çevresinde birbirinden memnun ve birbirine saygısını yitirmeyen çiftler bulunmayanlardanım. Yazdıklarımı okuyan ve mutlu bir ilişkisi olan biri varsa söylediklerimi ciddiye almamalı, zira bunları yazan hödük zaten hayatında böyle bir tecrübeyi yaşamaya cesaret etmemiş biridir ve dolayısıyla atıp tuttuklarının güvenilirliği bir hayli tartışılır. Fakat en yakınımdan en alakasız olduklarıma kadar birbirini delice sevdiğini söyleyip de en gergin anlarda bile birbirine karşı temkinli yaklaşan, saygısını koruyan bir çifte hiç rastlamadım. Buna anne-babam da dahil, samimi arkadaşlarım, akraba çevrem, aksini aklımın ucundan bile geçirmediğim tanıdıklarım, çok çok yakıştırıp takdir ettiklerim, mutlu olmalarını gerçekten çok istediğim çiftlerin hepsi... Sanırım bu; birçok insanın sevdiğini ve sevildiğini düşündüğünde, bunun karşısındakini pek bir düşündüğü için değil de en çok yalnız kalmaktan korktuğu için biriyle beraber olmak istediği gerçeğini kabul etmemesiyle alakalı. Yani kabul edelim, bu sırf seviştiğimiz insanlarla yaşadığımız ilişkiler için geçerli değil, yaşadığımız birçok çeşit ilişki için geçerli, birini yanımızda istememizin ya da birinin yanında olmak istememizin en önemli sebebi kendimizi, en çok da kendimizi sevmemiz ve düşünmemiz. Üzgünüm, aşka inanmadığımdan değil (bir insan için en yaratıcı ve en mükemmel fantezi olduğunu iddia ederim), sadece sırf kendimizi herkesten, herşeyden daha çok sevdiğimiz için başka bir kimseyle hayatımızın geri kalanını mutlu mesut, sevgi ve saygı dolu günler içerisinde geçireceğimiz düşüncesi hiç inandırıcı gelmiyor artık. Evlilik ve bir aile kurma düşüncesinden çok daha öncesinde vazgeçmiştim zaten, şimdiyse ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesinden vazgeçiyorum. Hayatta herşeyin tadımlık olması fikri ilk başta carpe diem izlenimi yaratabilir, ama değil, gerçekten... Sadece kendimizi iyi hissettirecek mutlu anılar toplamaya çalışıyoruz 60-70 yıl boyunca, daha fazlası değil.
Bazı fikirlerden vazgeçtiğimi söylüyorum, bunlardan ebediyen vazgeçtiğimi değil. Nasıl ki bundan 5 yıl sonra kendimi belli bir yerde göremiyorsam, bundan 5 yıl sonra ne düşüneceğimi kesinleştirip garantisini de veremiyorum. Bu yüzden "ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesi" hakkındaki fikirlerimden şu an bile kuşku duyuyorum. Ama "evlilik ve bir aile" bundan 10 yıl sonra bile aynı şekilde kalır gibi sanki..
Gerçekten bu cümleleri başkaları adına kurmuyorum. Kendi sınırlarımı değerlendiriyorum sadece. Karşıma geçip "yıllardır beraberim ve bir saniyesinden bile pişman değilim" dersen söyleyecek birşeyim zaten olmaz. En başta da söyledim, kendime baktığım zaman tüm riskleri alıp böylesi bir tecrübenin ne sorumluluğunu alabilecek ne de ona atılabilecek cesarete sahip birini görüyorum. Sanırım, bir insanın bireyselliğini, şahsi özgürlüğünü, kişisel iradesini bir çift olarak yaşayıp bir çift olarak hareket etmekten daha ön planda tuttuğum için böyle. Zaten sırf bana bıraksan fantezi dünyasında tanrıcılık oyununu, eline gitarını alıp karşıma geçerek John Lennon-Woman söyleyen kişi için uğruna vazgeçtiğim şeylerden vazgeçip bütün tabularımı yıkarım. Dediğim gibi, sadece sınırlarımı değerlendiriyorum şu an.
"İnsanlar aşka değil aşık olma fikrine taparlar." cümle buydu ya da bunun ayarında birşeydi sanırım. Ya bir film repliğiydi ya da film repliği tadında biri söylemişti, tam hatırlamıyorum. Aşkın göreceli bir fantezi olduğunu düşündüğüm için -daha doğrusu bu yaşta düşündüğüm için- kendime kızmıyor değilim ama evet, ben de çevresinde birbirinden memnun ve birbirine saygısını yitirmeyen çiftler bulunmayanlardanım. Yazdıklarımı okuyan ve mutlu bir ilişkisi olan biri varsa söylediklerimi ciddiye almamalı, zira bunları yazan hödük zaten hayatında böyle bir tecrübeyi yaşamaya cesaret etmemiş biridir ve dolayısıyla atıp tuttuklarının güvenilirliği bir hayli tartışılır. Fakat en yakınımdan en alakasız olduklarıma kadar birbirini delice sevdiğini söyleyip de en gergin anlarda bile birbirine karşı temkinli yaklaşan, saygısını koruyan bir çifte hiç rastlamadım. Buna anne-babam da dahil, samimi arkadaşlarım, akraba çevrem, aksini aklımın ucundan bile geçirmediğim tanıdıklarım, çok çok yakıştırıp takdir ettiklerim, mutlu olmalarını gerçekten çok istediğim çiftlerin hepsi... Sanırım bu; birçok insanın sevdiğini ve sevildiğini düşündüğünde, bunun karşısındakini pek bir düşündüğü için değil de en çok yalnız kalmaktan korktuğu için biriyle beraber olmak istediği gerçeğini kabul etmemesiyle alakalı. Yani kabul edelim, bu sırf seviştiğimiz insanlarla yaşadığımız ilişkiler için geçerli değil, yaşadığımız birçok çeşit ilişki için geçerli, birini yanımızda istememizin ya da birinin yanında olmak istememizin en önemli sebebi kendimizi, en çok da kendimizi sevmemiz ve düşünmemiz. Üzgünüm, aşka inanmadığımdan değil (bir insan için en yaratıcı ve en mükemmel fantezi olduğunu iddia ederim), sadece sırf kendimizi herkesten, herşeyden daha çok sevdiğimiz için başka bir kimseyle hayatımızın geri kalanını mutlu mesut, sevgi ve saygı dolu günler içerisinde geçireceğimiz düşüncesi hiç inandırıcı gelmiyor artık. Evlilik ve bir aile kurma düşüncesinden çok daha öncesinde vazgeçmiştim zaten, şimdiyse ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesinden vazgeçiyorum. Hayatta herşeyin tadımlık olması fikri ilk başta carpe diem izlenimi yaratabilir, ama değil, gerçekten... Sadece kendimizi iyi hissettirecek mutlu anılar toplamaya çalışıyoruz 60-70 yıl boyunca, daha fazlası değil.
Bazı fikirlerden vazgeçtiğimi söylüyorum, bunlardan ebediyen vazgeçtiğimi değil. Nasıl ki bundan 5 yıl sonra kendimi belli bir yerde göremiyorsam, bundan 5 yıl sonra ne düşüneceğimi kesinleştirip garantisini de veremiyorum. Bu yüzden "ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesi" hakkındaki fikirlerimden şu an bile kuşku duyuyorum. Ama "evlilik ve bir aile" bundan 10 yıl sonra bile aynı şekilde kalır gibi sanki..
Gerçekten bu cümleleri başkaları adına kurmuyorum. Kendi sınırlarımı değerlendiriyorum sadece. Karşıma geçip "yıllardır beraberim ve bir saniyesinden bile pişman değilim" dersen söyleyecek birşeyim zaten olmaz. En başta da söyledim, kendime baktığım zaman tüm riskleri alıp böylesi bir tecrübenin ne sorumluluğunu alabilecek ne de ona atılabilecek cesarete sahip birini görüyorum. Sanırım, bir insanın bireyselliğini, şahsi özgürlüğünü, kişisel iradesini bir çift olarak yaşayıp bir çift olarak hareket etmekten daha ön planda tuttuğum için böyle. Zaten sırf bana bıraksan fantezi dünyasında tanrıcılık oyununu, eline gitarını alıp karşıma geçerek John Lennon-Woman söyleyen kişi için uğruna vazgeçtiğim şeylerden vazgeçip bütün tabularımı yıkarım. Dediğim gibi, sadece sınırlarımı değerlendiriyorum şu an.
25 Haziran 2010 Cuma
Oldies But Goodies
Kırmızı babetlerimle en havalı eteğimi kapıp geliyorum!
Etiketler:
caz yap beybi,
müzik,
Sing in Your Ear
9 Ocak 2010 Cumartesi
10 Ekim 2009 Cumartesi
Ayı hatırlamıyorum. Gün hepten yok. Bir şey var.. Ama onun da ne olduğu belli değil...*
Bugün trafik ışıklarının dibinde beklerken karşıya geçmek için yanıma gelen ve akabinde hapşuran ( 'ı' değil, inadına 'u') bir bayana bilinçsiz bir şekilde, tamamen ağız alışkanlığı sonucu "iyi yaşa" dedim. Aldığım tepki, suratıma malca bakan mal bir surat oldu. Oysa ki tanımadığın bir insanın sana böyle güzel bir dilekte bulunmasına vereceğin tepki aynı güzellikte bir "hep beraber efenim" olmalıdır, mal surat değil. Hayır, normalde sokaktan geçen insanlara Pollyanna style gülücükler saçan ve her hapşurana mendil uzatan biri değilim blogger, sen de biliyorsun. Boş bir anıma geldi ve söyleyiverdim, niye adamı pişman ediyorsun ki odun karı? Çok kızdım amk..
*
Geçen gün kuaför koltuğunun dibindeki saç tutamlarına bakarken abimin saçlarının artık benimkilerden daha uzun olduğu gerçeğiyle yüzleştim, yüzsüzce ve bir cevap beklemeksizin bu haberi ona mesaj aracılığıyla ilettim. Eminim okuduğunda yüzüne o çok tanıdık, sinsi gülümseyişi yerleştirmiştir (bir abi-kardeş benzerliği-örnek 1). Otobüs beklerken yine elimi kısalmış saçlarıma götürüp akabinde "Bowie-kuaför-kırık saçlar" içerikli melankolik bir mesaj da Mimi Wodka 'ya attım. Bir buçuk senedir kuaför yüzü görmemiş saçlarıma bakarak, kuaförsel terimleri alfabetik sıraya göre sayabilecek potansiyele sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirsin, fakat, "let your hair down" mantığına can ı gönülden bağlı bir kişiliğe sahip olduğumu da anlayabilirsin, saçlarım makasla tırt tırt kesilirken suratımdaki içi giden ifadeyi göz önünde bulundurarak...
*
Senenin dinlenilen en güzel albümlerini özene bezene sıralamıştım. İçim rahattı çünkü herbir albümü en az 5-10 kere dinlemiş ve her seferinde gayet de doğru seçimler yaptığımı tekrar ve tekrar farkedip kendimi takdir ediyordum. Yılın en süpsüper albümler yazısını da senenin sonuna bırakıyorum, albümleri geniş geniş ele alır karalarım yine birşeyler tabi ki ama bir konuya parmağımı basıp durmadan geçmemeliyim, çatlayabilirim, belli olmaz.. Herneyse, ne diyordum, evet, en beğendiğim albümleri seçmiştim ve içim rahattı.. Ta ki o geceye kadar.. Mimi Wodka 'dan gelen o şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici haberle işler değişti.
-Son albümleri pek bir güzel Turşucuğuum, hemen edin!
O gece indirdim albümü ve ertesi sabah dinlemek üzere mp4e attım. Sabah okul yolunda dinlemeye başladığım albümü gün biterken 5.-6. postasıyla dinliyordum. Her ne kadar son dakka gollerine karşı artık daha hazır, daha tedbirli bir Alasse insanı olsam da, Deathstars- Night Electric Night albümünün 2009 'un en cano albümleri arasında ilk 3'e oynadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim -ki an itibariyle söyledim.

"Bana hareketli, gürültülü, sabahları soğuk duş etkisi yaratacak birşey lazım olm, eskittim playlistleri!" isyanlarımın ortasında, İsveç'ten gelen sert industrial rüzgarıyla mp4üme misafirliğe gelen Night Electric Night 'ı baya baya geç dinlediğim için (albümün 30 Ocak'ta yayınlandığını belirtirsek suratıma isabet edecek olan tükürükler daha afili gelebilir) Whiplasher 'dan defalarca özür dilerim bu blog aracılığıyla, başka bir zaman başka bir platformda değiniriz yine bu konuya kendisiyle...
Ayrıca albümü birkaç kere dinledikten sonra kulağımın yoğun isteği üzerine "evet, sen o'sun" diyerekten albümdeki favori parçam ilan ettiğim Death Dies Hard 'ın klibini de günde üç öğün izlemeden geçmiyorum...
Deathstars- Death Dies Hard
(* Gogol Amca'ya göndermeler..)
Şu kısıtlı zamanda kitaplara, filmlere, albümlere, blog ahalisinin yazılarına vs zaman ayırmak güç iş, tatilde zıbara zıbara geçirdiğim günleri özledim sanki lan.. Ve bu yüzden an itibariyle film izlemeye kaçıyorum blogger, öptüm..
*
Geçen gün kuaför koltuğunun dibindeki saç tutamlarına bakarken abimin saçlarının artık benimkilerden daha uzun olduğu gerçeğiyle yüzleştim, yüzsüzce ve bir cevap beklemeksizin bu haberi ona mesaj aracılığıyla ilettim. Eminim okuduğunda yüzüne o çok tanıdık, sinsi gülümseyişi yerleştirmiştir (bir abi-kardeş benzerliği-örnek 1). Otobüs beklerken yine elimi kısalmış saçlarıma götürüp akabinde "Bowie-kuaför-kırık saçlar" içerikli melankolik bir mesaj da Mimi Wodka 'ya attım. Bir buçuk senedir kuaför yüzü görmemiş saçlarıma bakarak, kuaförsel terimleri alfabetik sıraya göre sayabilecek potansiyele sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirsin, fakat, "let your hair down" mantığına can ı gönülden bağlı bir kişiliğe sahip olduğumu da anlayabilirsin, saçlarım makasla tırt tırt kesilirken suratımdaki içi giden ifadeyi göz önünde bulundurarak...
*
Senenin dinlenilen en güzel albümlerini özene bezene sıralamıştım. İçim rahattı çünkü herbir albümü en az 5-10 kere dinlemiş ve her seferinde gayet de doğru seçimler yaptığımı tekrar ve tekrar farkedip kendimi takdir ediyordum. Yılın en süpsüper albümler yazısını da senenin sonuna bırakıyorum, albümleri geniş geniş ele alır karalarım yine birşeyler tabi ki ama bir konuya parmağımı basıp durmadan geçmemeliyim, çatlayabilirim, belli olmaz.. Herneyse, ne diyordum, evet, en beğendiğim albümleri seçmiştim ve içim rahattı.. Ta ki o geceye kadar.. Mimi Wodka 'dan gelen o şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici haberle işler değişti.
-Son albümleri pek bir güzel Turşucuğuum, hemen edin!
O gece indirdim albümü ve ertesi sabah dinlemek üzere mp4e attım. Sabah okul yolunda dinlemeye başladığım albümü gün biterken 5.-6. postasıyla dinliyordum. Her ne kadar son dakka gollerine karşı artık daha hazır, daha tedbirli bir Alasse insanı olsam da, Deathstars- Night Electric Night albümünün 2009 'un en cano albümleri arasında ilk 3'e oynadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim -ki an itibariyle söyledim.

"Bana hareketli, gürültülü, sabahları soğuk duş etkisi yaratacak birşey lazım olm, eskittim playlistleri!" isyanlarımın ortasında, İsveç'ten gelen sert industrial rüzgarıyla mp4üme misafirliğe gelen Night Electric Night 'ı baya baya geç dinlediğim için (albümün 30 Ocak'ta yayınlandığını belirtirsek suratıma isabet edecek olan tükürükler daha afili gelebilir) Whiplasher 'dan defalarca özür dilerim bu blog aracılığıyla, başka bir zaman başka bir platformda değiniriz yine bu konuya kendisiyle...
Ayrıca albümü birkaç kere dinledikten sonra kulağımın yoğun isteği üzerine "evet, sen o'sun" diyerekten albümdeki favori parçam ilan ettiğim Death Dies Hard 'ın klibini de günde üç öğün izlemeden geçmiyorum...
Deathstars- Death Dies Hard
(* Gogol Amca'ya göndermeler..)
Şu kısıtlı zamanda kitaplara, filmlere, albümlere, blog ahalisinin yazılarına vs zaman ayırmak güç iş, tatilde zıbara zıbara geçirdiğim günleri özledim sanki lan.. Ve bu yüzden an itibariyle film izlemeye kaçıyorum blogger, öptüm..
Etiketler:
çemkirik,
günün posası,
müzik,
Sing in Your Ear
18 Ağustos 2009 Salı
The Piano Has Been Drinking, Not Me...
(Shot 1)
Uzun süre evden dışarı çıkmayınca insan sosyal hayatın nasıl birşey olduğunu unutuyor, ayak uyduramıyor o alana, sudan çıkmış balık misali bakınıyor çevreye. Her daim içinde bulunduğum durum olduğu için sudan çıkmış balık grubuna dahil etmiyorum kendimi. Ama eve dönüş yolunda "yok yahu ev gibisi yok, kahve güzel, mekan güzel, koltuklar rahat, müzik seçimi süper falan, çekiyorsun şortu tişörtü kuruluyorsun bulduğun en rahat yere, tanıdık mekan, atraksiyona mahal yok, devam.." yorumları yapmak da ayrı bir zevktir ("İnsanlara ayak uyduramadığın gerçeğini gizlemek için güzel bir bahanedir ki bu" tepkilerini görmezden duymazdan gelmek işimin bir parçası).
(Shot 2)
Evet görüldüğü üzere ben bugün evden çıktım ve sohbet etmekten hoşnut kaldığım bir arkadaşımla buluştum. Kahvenin iğrenç tadına, fiyatına, ortamdaki müziğe küfrettim. İnsanlar cıvıl cıvıllar onu farkettim. Ben de cıvıl cıvıl oluyorum birçok zaman ama bugün değildim, kahvenin tadı iğrençti, çok küfrettim. Ayrıca kafam pek bulanıktı, öyle ki, 18 aşısını yaptırıp babasının motoruyla şuan Hindistan'da olması gereken arkadaşımı önümüzden pembe saçlı sevgilisiyle geçerken gördüğümde "emin miyim lan?" düşüncesiyle gerçekten önümüzden geçip geçmedikleri konusunda yanımdaki arkadaşın onayını alma ihtiyacı duydum. İlginçtir ki kendisiyle vedalaşmıştık bir daha ne zaman görüşürüz kim bilir diye.
(Shot 3)
Evde kalsam daha verimli zaman geçirirdim (verimli zaman anlayışımı bu platformda tartışmayalım lütfen Pier, ki evet, malum İzmirli grupların feysbuk sayfalarına dadanmak, ben bu şarkıyı üst üste en fazla kaç kere dinlerim? sorusuna cevap aramak, "Louis Garrel 'la bir Godard filminde oynasak" fikri üzerine les chansons d'amour soundtrack eşliğinde kafa yormak, evet yeterince verimli geçerdi zamanım, hiç değilse kahvemi kendim yapıyorum ve güzel oluyor.) dediğim bir günün ardından Tom Waits dinleyip karpuzlu votkayı koklamak bulanık kafama ferahlık getirdi, cıvıl cıvıl insanlardan oldum an itibariyle.
(Shot 4)
Tom Waits demişken...
" I never told the truth, so i can never tell a lie" demiştir bu adam bir şarkısında da, dinlemesi, eşlik etmesi pek zevklidir. Son haftalarda aklımdaki ve kalbimdeki yerinde bazı değişiklikler yapmış, Coffee And Cigarettes' ın tiryaki elemanı olmayı bırakıp lastfm profilimin en çok dinlenen sanatçısı olmuştur. Bu noktadan sonra Gary Graff'a bırakırım sözü ve oturur Telephone Call From Istanbul dinler, izler, dans bile ederim..
"Sesi, bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş gibidir..."
Bugünün 18 Ağustos olduğunu, daha doğrusu Alexander Supertramp 'in ölüm yıl dönümü olduğunu Mimi Hanım sayesinde hatırladıktan sonra kendisini votka eşliğinde anıp yavaştan çekilirim köşeme..
(Shot 5)
Tom Waits- Whistlin' Past The Graveyard
Tom Waits- Telephone Call From Istanbul
Uzun süre evden dışarı çıkmayınca insan sosyal hayatın nasıl birşey olduğunu unutuyor, ayak uyduramıyor o alana, sudan çıkmış balık misali bakınıyor çevreye. Her daim içinde bulunduğum durum olduğu için sudan çıkmış balık grubuna dahil etmiyorum kendimi. Ama eve dönüş yolunda "yok yahu ev gibisi yok, kahve güzel, mekan güzel, koltuklar rahat, müzik seçimi süper falan, çekiyorsun şortu tişörtü kuruluyorsun bulduğun en rahat yere, tanıdık mekan, atraksiyona mahal yok, devam.." yorumları yapmak da ayrı bir zevktir ("İnsanlara ayak uyduramadığın gerçeğini gizlemek için güzel bir bahanedir ki bu" tepkilerini görmezden duymazdan gelmek işimin bir parçası).
(Shot 2)
Evet görüldüğü üzere ben bugün evden çıktım ve sohbet etmekten hoşnut kaldığım bir arkadaşımla buluştum. Kahvenin iğrenç tadına, fiyatına, ortamdaki müziğe küfrettim. İnsanlar cıvıl cıvıllar onu farkettim. Ben de cıvıl cıvıl oluyorum birçok zaman ama bugün değildim, kahvenin tadı iğrençti, çok küfrettim. Ayrıca kafam pek bulanıktı, öyle ki, 18 aşısını yaptırıp babasının motoruyla şuan Hindistan'da olması gereken arkadaşımı önümüzden pembe saçlı sevgilisiyle geçerken gördüğümde "emin miyim lan?" düşüncesiyle gerçekten önümüzden geçip geçmedikleri konusunda yanımdaki arkadaşın onayını alma ihtiyacı duydum. İlginçtir ki kendisiyle vedalaşmıştık bir daha ne zaman görüşürüz kim bilir diye.
(Shot 3)
Evde kalsam daha verimli zaman geçirirdim (verimli zaman anlayışımı bu platformda tartışmayalım lütfen Pier, ki evet, malum İzmirli grupların feysbuk sayfalarına dadanmak, ben bu şarkıyı üst üste en fazla kaç kere dinlerim? sorusuna cevap aramak, "Louis Garrel 'la bir Godard filminde oynasak" fikri üzerine les chansons d'amour soundtrack eşliğinde kafa yormak, evet yeterince verimli geçerdi zamanım, hiç değilse kahvemi kendim yapıyorum ve güzel oluyor.) dediğim bir günün ardından Tom Waits dinleyip karpuzlu votkayı koklamak bulanık kafama ferahlık getirdi, cıvıl cıvıl insanlardan oldum an itibariyle.
(Shot 4)
Tom Waits demişken...
" I never told the truth, so i can never tell a lie" demiştir bu adam bir şarkısında da, dinlemesi, eşlik etmesi pek zevklidir. Son haftalarda aklımdaki ve kalbimdeki yerinde bazı değişiklikler yapmış, Coffee And Cigarettes' ın tiryaki elemanı olmayı bırakıp lastfm profilimin en çok dinlenen sanatçısı olmuştur. Bu noktadan sonra Gary Graff'a bırakırım sözü ve oturur Telephone Call From Istanbul dinler, izler, dans bile ederim..
"Sesi, bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş gibidir..."
Bugünün 18 Ağustos olduğunu, daha doğrusu Alexander Supertramp 'in ölüm yıl dönümü olduğunu Mimi Hanım sayesinde hatırladıktan sonra kendisini votka eşliğinde anıp yavaştan çekilirim köşeme..
(Shot 5)
Tom Waits- Whistlin' Past The Graveyard
Tom Waits- Telephone Call From Istanbul
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Efendim Özlettiniz..

"Come to your daddy!" diye çığırmak istiyorum efendim. 16 gün gecikmeli de olsa "artık elimdesiniz ulan" diye gezindim tüm gün. Nick Cave bizim eve gelmiş de, ben ona bahçemizdeki gülleri gösteriyormuşum gibi sevindim desem yeridir. 2 yılın ardından 2. stüdyo albümlerini çıkarıp koştura koştura geldi sevgili The Horrors gençleri. Strange House 2007 senesinde iliklerimize işlemiş, aylarca peşinden sürüklemişti. Sheena is a parasite, She is the new thing, Jack the ripper bağımlısı gençler olmuş, hergün belli dozlarda alıyorduk kendilerini. Çöp gibi bacaklarından geçirdikleri bileğim çapındaki pantolonlarıyla, Nick Cave & The Birthday Party imajı veren sahne performanslarıyla ilginç tipler bunlar. Primary Colours, Strange House dan baya farklı bir albüm olmuş. Faris'ciğimizin kıçına çimdik atılmışçasına koyuverdiği ciyaklamalara pek rastlayamadım bu albümde. She is the new thing 'deki komik melodiler yerini I only think of you 'daki ağırlığa bırakmış. Sözler de bir garipleşmiş. "If Sheena was buried, no one would care. She hates everyone, she knows no one.." diye anlatırken "Don't go, you know i'll follow, you know, if i lose you i'll go mad.." demeye başlamış Faris. Öncesinde duraksamadım değil. "Noluyor lan? Çıldırın, saçma sapan klipler çekin, bişey yapın" tepkileri verdim ama sonra bir alıştım, bir alıştım sorma. Herşey iyi güzel hoş ama yine de Faris Badwan 'dan daha fazla ciyaklama bekliyordum. Konsere falan gelsinler gelecek sene de, sahneye çıkar, orasını burasını cimcikleriz, iyi olur. Neyse, herşeye rağmen favori parçalar çıkmaya başladı. New ice age şimdilik gönlümüzün birincisi olarak konumunu sabitledi. Onu takiben Who can say ve I can't control myself ile ilk üçü oluşturduk. Şimdi önümüzde aylar var, hasret gidereceğiz sarı sarı Joshua, bebek surat Coffin, ressam Faris, ailemizin klavyecisi Spider ve sempatik Tomethy ile. Kendilerine hayırlı olsunlarımızı blogspot aracılığıyla iletiyor ve sıradaki şarkıyı tüm Jack The Ripper lara, Nick The Stripper lara gönderiyorum, kucak dolusu sevgilerle efenim...
New Ice Age
Who Can Say
I Can't Control Myself
She Is The New Thing
Etiketler:
müzik,
Sing in Your Ear,
the horrors
13 Mayıs 2009 Çarşamba
Sidik Gibisin Gold
Selamlar blogger. Bir kere Jacobs Gold 'un tadı iğrenç, onu belirtmeden edemeyeceğim. Bitsin diye uğraşıyorum, ziyan olmasın, aman atılmasın, en nihayetinde kafein var onda mantığıyla. Ama dayanılacak gibi değil. Sidik gibi kokuyor, tadı desen o sidikten beter. Sidiğin tadını bilmiyorum ama eminim Jacobs Gold dan daha içilebilir bir aroması vardır. Neyse bir selam verip ardından sidik muhabbeti yapmak ayıp oldu. Hal hatır sorgu suali yerine üre ürik asit konuşmak ilk tercihim değildi, aklımdan Mgmt geçiyordu halbuki. Lastfm fotolarına göz gezdirirken bir tanesine rastladım ve Emile Hirsch 'i kaldırıp masaüstü arka planına yerleştirdim fotoyu an itibariyle.

Bu dört mahluk nasıl gerçek olur lan? diye sordum kendime. Andrew Vanwyngarden ve üç kedi oluşturuyor bu dörtlüyü. "Ben Goldwasser tipim deyiiil şekerim!" demeden geçmek istemem. Hani düşünmedim değil zamanında, kedi yerine ev hayvanatı olarak Andrew Bey'i mi alsam diye (Olmaz öyle şey! Olur mu öyle şey? Olmaz tabiki, salla orandan burandan tabi sen! demeden önce bağlantıya bakmandaki yararı hatırlatmak isterim. "Japon yaparsa ben de yaparım, yapabilirim ulen" sendromudur kendisi, eskiden çok eskiden elimize aldığımız deftere nefret ettiğimiz insanların isimlerini, ardından ölüm şekillerini yazmamıza rağmen ertesi gün hala yaşadıklarını gördüğümüzde etkisi göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti). Neyse, Andrew, Electric Feel falan güzel şeyler, kediler de öyle...
Son 1 haftadır yoktum bu arada. Haftasonu bir arkadaşı davet ettim eve, geldi o da, yazık (Aile üyeleri topluca gotik olmayabilir ama birçok konuda The Addams Family havası taşıdığımız inkar edilemez bir gerçek). Çabuk uyum sağladı sevgili arkadaş evimize, hernekadar 20 milyon sayıp aldığım Nescafe Cap Colombia 'yı ikram ettiğimde içine şeker ve süt katmak gibi bir hata yapıp tüm aile fertlerini hayretler içinde bıraksa da kendisi (Birincisi, Alta Rica 10 milyon, tamam biri latin işi, diğeri kolombiya (alta rica damağıma yapışmış, cap colombia falan yabancı geldi, alışamadım başlarda) ama 20 milyon lan, enfes kahve keyfi için değer mi diye sormama gerek kalmadı, değdiğini kasadan geçirirken gördük. İkincisi, Cap Colombia 'yı özel günler için saklamıştım, hadi dedim bak bu asosyal yaşamına 1 gecelik de olsa bir yenilik geldi, arkadaşına da koklat kahveden. Ama öyle bir kahveye bol şeker ve bol süt ilave etmen beni hem üzdü hem şaşırttı), olaysız bir akşam geçirdik misafirimizle. Dışarıdan bakıldığında olaysız desek daha doğru olurdu. Zira tek başıma gitmeyi planladığım sinemada peşime takılıp 2 saatimi ziyan eden arkadaşta olduğu gibi, bu şahısta da dişlerimi sıkıp sabahın olmasını bekledim. Gecenin bir yarısı film izliyorduk (Das Wilde Leben) ve o tanıdık hissin yaklaşmakta olduğunu farkettim. Noluyor ulan demeye fırsat bırakmadan o düşünce seline kapıldım (düşünce, sel, tanıdık his? phaedrus ile şiirsel dakikalar). "Şimdi şu kız gitse lan? Hani çantasını alsa, acil işi çıksa sabahın 1'inde. Lan, gitsen sen, hani biliyorum dışarısı soğuk, ceketimi veririm ama hani... hmmm" Neyse ertesi akşam eve geldiğimde odam yine benimdi, başka birinin tişörtü vs yoktu yani, tanıdıktı, kuruldum koltuğa, Chuck Palahniuk okudum. Bundan sonra misafirim olursa salonda yatıracağım kendisini. Ben yine uykuda deli deli hareket edip, yorganı farklı boyutlara sokup, sabah yastık ayağımın dibinde bir şekilde uyanacağımdır, güzel, güzel.
Neyse haftasonu öyle böyle geçti, haftaiçi de ders çalışıyordum blogger. Yine arada girip yeni yazılara yorum yapıyorum falan hiç değilse. Gelecek sene nadir görürsün beni, ultra duracell gücünde çalışıyor olurum büyük ihtimal. İşin ucunda Mimi, Nikki, Smoky üçlüsüyle kesintisiz muhabbet, şarap, caz varsa kasmak lazım tabi duracell i ("Güzel bir gelecekmiş, yok süpsüper üniversiteymiş, dereceymiş, güzel mesleğe açılan kapıymış, peh, şarap diyosun, caz diyosun" demezsin sen gerçi de, diyen arkadaşlar var... Demeyin lan! Çalışıyorum vallahi, içki miçki de içmiyorum haftaiçi, yds + öss olmeca etkisi yapıyor zaten. Neyse yeni yazı yaz blogger, haftaiçi takılıyorum buraya yazı yazmasam da. Sen yaz, okurum ben. Şimdi Mimi Hanım'ın gönderdiği dvd yi açmış bulundum. Brazzaville mi dizsem playliste, Nina Simone mı diye düşünüyorum (En kötü ikilemimiz böyle olsun hehey). Görüşürüz, bloguna iyi davran, öptüm yanacıklarından (yanacık, yanak denen bölgenin fazla öpülüp ısırılma ile hafifçe şişmesi halinde oluşan tepecik olup, yaygın olarak anne mahluklarında bulunmaktadır)...
çukurnot: Geldiği günden beri giyiyorum ve artık yıkanmalı o tişört Mimiciğim, çamaşır makinesine göndereceğim en yakın zamanda. Converse ler botların yerini aldı iyice, Richard Amcanın kitabına da geçiyorum yarından sonra, sevgiler, bol kahve sonrası Antik'ler ve phaedruslar...

Bu dört mahluk nasıl gerçek olur lan? diye sordum kendime. Andrew Vanwyngarden ve üç kedi oluşturuyor bu dörtlüyü. "Ben Goldwasser tipim deyiiil şekerim!" demeden geçmek istemem. Hani düşünmedim değil zamanında, kedi yerine ev hayvanatı olarak Andrew Bey'i mi alsam diye (Olmaz öyle şey! Olur mu öyle şey? Olmaz tabiki, salla orandan burandan tabi sen! demeden önce bağlantıya bakmandaki yararı hatırlatmak isterim. "Japon yaparsa ben de yaparım, yapabilirim ulen" sendromudur kendisi, eskiden çok eskiden elimize aldığımız deftere nefret ettiğimiz insanların isimlerini, ardından ölüm şekillerini yazmamıza rağmen ertesi gün hala yaşadıklarını gördüğümüzde etkisi göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti). Neyse, Andrew, Electric Feel falan güzel şeyler, kediler de öyle...
Son 1 haftadır yoktum bu arada. Haftasonu bir arkadaşı davet ettim eve, geldi o da, yazık (Aile üyeleri topluca gotik olmayabilir ama birçok konuda The Addams Family havası taşıdığımız inkar edilemez bir gerçek). Çabuk uyum sağladı sevgili arkadaş evimize, hernekadar 20 milyon sayıp aldığım Nescafe Cap Colombia 'yı ikram ettiğimde içine şeker ve süt katmak gibi bir hata yapıp tüm aile fertlerini hayretler içinde bıraksa da kendisi (Birincisi, Alta Rica 10 milyon, tamam biri latin işi, diğeri kolombiya (alta rica damağıma yapışmış, cap colombia falan yabancı geldi, alışamadım başlarda) ama 20 milyon lan, enfes kahve keyfi için değer mi diye sormama gerek kalmadı, değdiğini kasadan geçirirken gördük. İkincisi, Cap Colombia 'yı özel günler için saklamıştım, hadi dedim bak bu asosyal yaşamına 1 gecelik de olsa bir yenilik geldi, arkadaşına da koklat kahveden. Ama öyle bir kahveye bol şeker ve bol süt ilave etmen beni hem üzdü hem şaşırttı), olaysız bir akşam geçirdik misafirimizle. Dışarıdan bakıldığında olaysız desek daha doğru olurdu. Zira tek başıma gitmeyi planladığım sinemada peşime takılıp 2 saatimi ziyan eden arkadaşta olduğu gibi, bu şahısta da dişlerimi sıkıp sabahın olmasını bekledim. Gecenin bir yarısı film izliyorduk (Das Wilde Leben) ve o tanıdık hissin yaklaşmakta olduğunu farkettim. Noluyor ulan demeye fırsat bırakmadan o düşünce seline kapıldım (düşünce, sel, tanıdık his? phaedrus ile şiirsel dakikalar). "Şimdi şu kız gitse lan? Hani çantasını alsa, acil işi çıksa sabahın 1'inde. Lan, gitsen sen, hani biliyorum dışarısı soğuk, ceketimi veririm ama hani... hmmm" Neyse ertesi akşam eve geldiğimde odam yine benimdi, başka birinin tişörtü vs yoktu yani, tanıdıktı, kuruldum koltuğa, Chuck Palahniuk okudum. Bundan sonra misafirim olursa salonda yatıracağım kendisini. Ben yine uykuda deli deli hareket edip, yorganı farklı boyutlara sokup, sabah yastık ayağımın dibinde bir şekilde uyanacağımdır, güzel, güzel.
Neyse haftasonu öyle böyle geçti, haftaiçi de ders çalışıyordum blogger. Yine arada girip yeni yazılara yorum yapıyorum falan hiç değilse. Gelecek sene nadir görürsün beni, ultra duracell gücünde çalışıyor olurum büyük ihtimal. İşin ucunda Mimi, Nikki, Smoky üçlüsüyle kesintisiz muhabbet, şarap, caz varsa kasmak lazım tabi duracell i ("Güzel bir gelecekmiş, yok süpsüper üniversiteymiş, dereceymiş, güzel mesleğe açılan kapıymış, peh, şarap diyosun, caz diyosun" demezsin sen gerçi de, diyen arkadaşlar var... Demeyin lan! Çalışıyorum vallahi, içki miçki de içmiyorum haftaiçi, yds + öss olmeca etkisi yapıyor zaten. Neyse yeni yazı yaz blogger, haftaiçi takılıyorum buraya yazı yazmasam da. Sen yaz, okurum ben. Şimdi Mimi Hanım'ın gönderdiği dvd yi açmış bulundum. Brazzaville mi dizsem playliste, Nina Simone mı diye düşünüyorum (En kötü ikilemimiz böyle olsun hehey). Görüşürüz, bloguna iyi davran, öptüm yanacıklarından (yanacık, yanak denen bölgenin fazla öpülüp ısırılma ile hafifçe şişmesi halinde oluşan tepecik olup, yaygın olarak anne mahluklarında bulunmaktadır)...
çukurnot: Geldiği günden beri giyiyorum ve artık yıkanmalı o tişört Mimiciğim, çamaşır makinesine göndereceğim en yakın zamanda. Converse ler botların yerini aldı iyice, Richard Amcanın kitabına da geçiyorum yarından sonra, sevgiler, bol kahve sonrası Antik'ler ve phaedruslar...
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Maybe We Should Go And Live Amongst The Animals

Now that I'm alone I feel the lonely brokenness
Of all the wicked avenues I've ever sold my love on
All these moments of meekness and trembling subsided
I'm the outright abandon of this orphan child
Home is on the highway living on soft bread and solace
I guess I'm waiting for nightfall or a solar eclipse
And to wake up half empty
Only to be filled again with mourning
He's my evil shadow dove
My black Palamito
Can't break him like a diamond skull
I can't seem to do so
Can't just rob him out like the
Mob used to do so
Like memories of porno and tearstains
And tobacco O it's a mini disastro
Bigger than the ice age don't know if baby dinosaurs
Maybe could live through it, like Indians and butterflies
What's crushed is my spirit, Oh I fear it is too fragile
Like fall leaves burn like paper
I always knew I would spend a lot of time alone
No one would understand me
Maybe I should go and live amongst the animals
Spend all my time amongst the animals
And on the tracks I would go they lead to the sea
To be amongst the animals
Oh I'm just afall leaf something simple and shy lie that
That's how my heart lies down beside the sidewalk
Like an empty restaurant filled with perfume and balloons
I sit and entertain the bisarro ghosts of my soul
His name still lingers maybe lactates on my tongue
Perhaps I'm just teething for a foreign fallen destiny
Miserable but mine, I look like his mother
Or Sophia Loren in an old fashioned movie
Slow motion I cling to my child desperate for love
One day soon my brother died, made me remember all the
Subordinate feelings I cast aside
Maybe I had lied when I said I was ok
Just getting along like a little song that stops to sing and say
"Wild willow, windy winter won't you blow through me
My whole eternity"
Cocorosie- Animals
30 Nisan 2009 Perşembe
Les Fleurs Du Mal
Sosyete meditasyoncularından nefret ediyorum, onu farkettim bugün. Bir hatun geldi konferansa, sınav öncesi nefes teknikleri öğretmek için. "Hee ben biliyorum bebeğim onları" dedim, okula yastık getirmiştim evden, onu arkadaşın omzuna koydum, zıbarmak üzere kapattım gözlerimi. Kadın nefes egzersizlerinden girdi, çakralardan çıktı. Uyuyamadım, sinir oldum. Hani anlattığı konuya değil, anlattığı konuya niye sinirleneyim ki? Ben hatuna taktım kafayı. Hani evde dergisini okuyup, ojelerini kuruturken sıkılan ve "hadi meditasyon yapalım" diye fırlayan sosyete karısı. Sonlara doğru "toplu meditasyon yapalım hadiiii" diye atıldı ortaya, onu da bok etti zaten. "Eveeeet sakinsiniiiiz, eveeeet üniversiteyi kazanıcaksınıııız, siz bu soruların cevaplarını biliyorsunuuuuuzz eveeeet, eveeeet" Hayır cırtlak da bir sesin var zaten, arkadan gelen su şırıltısı sesini falan bastırıyorsun farkında değilsin, odun...
Şimdi bahar geldi, playlistime en alakasız sanatçı girdi. Anna Varney, daha doğrusu Sopor Aeternus. Dışarıdaki kuşları ağaçtan düşürebilecek, çiçekleri soldurabilecek, börtü böceği sonsuza kadar yer altında tutabilecek bir gotik duruş var o bayanda. Transeksüel kendisi, bayan diyorum ben. 20 yıllık depresyonunun ardından sadist idine söz geçirememiş, "bu depresyon halini müzik dinleyebiletisi olan her mahluka bulaştırayım" deyip albüm falan yapmış. İyi yapmış, hoş olmuş da ağlıyor bu bayan şarkılarda (bknz. No One Is There). "Some men are like chocolate, but most of them are like shit" derken bile ağlayabilme potansiyeli var zaten. Saygı duyuyor, hayret ve hayranlıkla izliyorum. Aralık, ocak, şubat yetmezmiş gibi nisanda bile dinletebiliyor kendisi. Hala Sopor dinlerken sırıtabiliyorsam bunun tek nedeni o ağlak sesin arkasındaki şahane melodilerdir. 20 yıllık depresyona değmiş midir? kanımca evet.
Bir de geçenlerde ciddi ciddi bitlendiğim düşüncesine vardık annemle. Denizlide saçımı yıkadıktan sonra bitmek bilmeyen bir kaşıntı tutmuştu. Ama Denizli'nin suları zaten kireçlidir diye üstünde durmamıştım. Döndüğümde 1-2 kere saçımı yıkamama rağmen kaşıntı geçmedi. Dayanamayıp annemin önüne oturdum, "birşey var mı hatun baksana, bulduğunu hiç acımadan gebert" şeklinde. Bu kadar kararsızlık görmedim ben. "Yok kızım yok kepek bu, su değişimi, şampuan değişimi vs yüzünden olmuştur... Ama dur ya, kepek olsa böyle yapışmazdı, ayy bit yavrusu buu. Kesin o küçük çocuklardan kaptın geldin tüh... Ama yok ya bit yavrusu olsa, anası da olurdu, cık değil bu değil, kepek olsa gerek... Ama kepek yapışmaz kii, ayyy bit mi ki?" Tekrar duşa girip babamın önüne oturdum bu sefer. "Kepek bile yok ki burda, alerjiden kaynaklanıyor olmalı" yorumundan sonra bir an bir ışık hüzmesi... Yok yani gitti kaşıntı falan. Alerji reaksiyonlarımı hem garipsiyor, hem onlara saygı duyuyorum. Bir nedene ihtiyaçları yok varolmak için, sadece oluyorlar..
Bir kere daha "bir de", şu blogun layoutunu değiştirenler ahalisine ben de katılayım diyorum. Sıkıldım hep bunu görmekten. Hani değiştirince bir süre alışamayacağım, her açtığımda "neresi burası, ben kimim?" durumları olacak ama yenisine de alışırım, sever, benimserim. Şöyle hoşuma gidecek vintage style birşey bulsam an itibariyle yapıştıracağım ama bakınmak lazım biraz..
Sopor Aeternus- Les Fleurs Du Mal
Şimdi bahar geldi, playlistime en alakasız sanatçı girdi. Anna Varney, daha doğrusu Sopor Aeternus. Dışarıdaki kuşları ağaçtan düşürebilecek, çiçekleri soldurabilecek, börtü böceği sonsuza kadar yer altında tutabilecek bir gotik duruş var o bayanda. Transeksüel kendisi, bayan diyorum ben. 20 yıllık depresyonunun ardından sadist idine söz geçirememiş, "bu depresyon halini müzik dinleyebiletisi olan her mahluka bulaştırayım" deyip albüm falan yapmış. İyi yapmış, hoş olmuş da ağlıyor bu bayan şarkılarda (bknz. No One Is There). "Some men are like chocolate, but most of them are like shit" derken bile ağlayabilme potansiyeli var zaten. Saygı duyuyor, hayret ve hayranlıkla izliyorum. Aralık, ocak, şubat yetmezmiş gibi nisanda bile dinletebiliyor kendisi. Hala Sopor dinlerken sırıtabiliyorsam bunun tek nedeni o ağlak sesin arkasındaki şahane melodilerdir. 20 yıllık depresyona değmiş midir? kanımca evet.
Bir de geçenlerde ciddi ciddi bitlendiğim düşüncesine vardık annemle. Denizlide saçımı yıkadıktan sonra bitmek bilmeyen bir kaşıntı tutmuştu. Ama Denizli'nin suları zaten kireçlidir diye üstünde durmamıştım. Döndüğümde 1-2 kere saçımı yıkamama rağmen kaşıntı geçmedi. Dayanamayıp annemin önüne oturdum, "birşey var mı hatun baksana, bulduğunu hiç acımadan gebert" şeklinde. Bu kadar kararsızlık görmedim ben. "Yok kızım yok kepek bu, su değişimi, şampuan değişimi vs yüzünden olmuştur... Ama dur ya, kepek olsa böyle yapışmazdı, ayy bit yavrusu buu. Kesin o küçük çocuklardan kaptın geldin tüh... Ama yok ya bit yavrusu olsa, anası da olurdu, cık değil bu değil, kepek olsa gerek... Ama kepek yapışmaz kii, ayyy bit mi ki?" Tekrar duşa girip babamın önüne oturdum bu sefer. "Kepek bile yok ki burda, alerjiden kaynaklanıyor olmalı" yorumundan sonra bir an bir ışık hüzmesi... Yok yani gitti kaşıntı falan. Alerji reaksiyonlarımı hem garipsiyor, hem onlara saygı duyuyorum. Bir nedene ihtiyaçları yok varolmak için, sadece oluyorlar..
Bir kere daha "bir de", şu blogun layoutunu değiştirenler ahalisine ben de katılayım diyorum. Sıkıldım hep bunu görmekten. Hani değiştirince bir süre alışamayacağım, her açtığımda "neresi burası, ben kimim?" durumları olacak ama yenisine de alışırım, sever, benimserim. Şöyle hoşuma gidecek vintage style birşey bulsam an itibariyle yapıştıracağım ama bakınmak lazım biraz..
Sopor Aeternus- Les Fleurs Du Mal
Etiketler:
aynı malı deme corc,
müzik,
Sing in Your Ear
22 Nisan 2009 Çarşamba
Bakkala Kadar Gitti, Gelicek
Dün gece itibariyle yarın sabah Denizli'ye gidiceğimi öğrendim anne-babadan. Önce bir sevindim "oy oy yola çıkıcam uzun bir süreden sonra süpsüper birşey buuuu" haline büründüm. Ama sevgili blogger bilirsin sen, benim hangi otobüs yolculuğum süpsüper geçti? Kusan teyzeler, nineler cam kenarını elimden mi almadı? Bağırıp çağıran bebeklerin sesleri mp4ümün son sesini mi bastırmadı? Bu sefer yanıma arkadaş(lar) verdiler. Annemin gencecik resim hocası ve onun 7 aylık bebeği. Yol boyunca benden hoş bir sohbet bekleyen gencecik öğretmen yetmezmiş gibi, sürekli zırlayacak olan 7 aylık agucuk gugucuk şey yetmezmiş gibi, cam kenarını onlara vermek zorundaymışım, annem öyle buyurdu. "Kadın nerde rahat ederse orayı vericeksin, bebeği tutmanı isterse tutucaksın, rahat ettiriceksin kadıncağızı". "Peki bunun karşılığında para vericek mi?" demek istedim ama diyemedim, annem abim için su böreği yapıyordu, elindeki oklava orama burama gelsin istemedim. Ulan 3 tane kitap aldım be! Hangisini alıcağıma karar veremeyince üçünü de kattım çantaya. On The Road 'u 3. kez olmasın diye okumayacağım büyük bir ihtimal ama yanımda bulunmalı, yoksa içim rahat etmez kanımca. Sonraaa hediye gelen Robert Pirsig - Lila 'yı aldım ama o 7 aylık çocuktan nasıl fırsat bulup okurum hiç bilmiyorum. Bir de E.L. Doctorow - Caz Dönemi 'ni aldım. "4-5 gün için bu kadar kitapla napıcaksın ulan?" diye sorarsan cevap veremem. "Olsun yanımda bulunsun, belki lazım olur." diye geçiştiririm ancak. Denizli yolunda olmicak sadece, abicanla İzmir de yapıcakmışız. İzmir yolunu da sayarsan bence okurum ben Lila 'yı falan. Az önce de mp4ü düzenleyeyim, yolculuk playlist i hazırlayayım diye geçtim ama Eddie Vedder- Into The Wild OST attıktan sonra kaldım böyle mal mal, daha ne atıcam ulan dedim kendime. MGMT attım birazcık, Raphael- Caravane koydum mutlu mesut giderim belki de o arada açarım diye. Bir de Steppenwolf- Born To Be Wild koydum, o olmazsa olmazı yolculuk playlistinin. Of be Easy Rider izlemek var şimdi.. Biraz da Skid Row serpiştirdim, yolda güzel gidiyor i remember you, 18 and life vs. Bir de Until June- Sleepless koydum, bir aralar yol playlistimin vazgeçilmeziydi de sıkılmıştım. Tabi yarın otobüste bunların hiçbirini dinleyememe ihtimali de var -ki yüksektir kendileri. Aslında çantaya Alta Rica kavanozu atmıştım, bu çocuğun evinde adam gibi kahve yoktur şimdi diye düşünerek. Ama 3 kitap yüzünden yer kalmadı çantada geri koydum, babam bitirmese bari lan ben gelene kadar, kokusu çeker adamı kendine piç kahvenin..
Etiketler:
denver'dan gelenler denver'a gidenler,
kitap,
müzik,
on the road
28 Mart 2009 Cumartesi
Şair o, döver...

Hafiften kafa da iyi.. Sizin için Patti Smith- China Bird söyliyim mi be blogger? Çok güzel şarkı bu yahu. Patti teyzemi de çok seviyorum, güzel şair aynı zamanda...
Patti Smith- China Bird
23 Mart 2009 Pazartesi
Selefonda Anarşi(k)
Skinhead bünyeye iyi gelir, hoştur The Dead 60s. Dağılmasalardı da dinlerdik, yine hoş olurdu. Sözleri diline dola dola gez. Yaow ow ow aoooww kısmını unutma, onu vurgula.
...
You know it cancelled it out
Riot on the radio
You know it's turning me on
Riot on the radio
Yaow ow ow aow
...
You know it cancelled it out
Riot on the radio
You know it's turning me on
Riot on the radio
Yaow ow ow aow
Etiketler:
aynı malı deme corc,
müzik,
Sing in Your Ear
22 Mart 2009 Pazar
Boynum amk..
Boynumun ağrısıyla şuan bilgas (küçük pek hiperaktif kuzenim öyle der bilgisayara) başında dimdik durmaktayım. Ne öne, ne geriye, ne yanlara hareket ettirebiliyorum boynumu. Aslında tamam yavaş yavaş yapıyorum ama acıyor yine de. Niye niye diye sor, sen sormadan söylerim direk telepati yeteneğim sayesinde. Cumartesi gecesi konseri yüzünden oldu aslında. Hamlamışım yahu, 2 şarkıda salladık kafayı, gitti boyun. Üniversitenin rock festivali vardı. Meraklısı değildik ama abicanın grubu C.İ.M de geliceği için hadi dedik hem cim izleriz, gitmişken de bir Makine yapar döneriz. Aslında konsere sadece Little Sunshine hanımla gidecektim ben, sonra onun gelememe ihtimali söz konusu olunca "Turşu gel beraber gidelim, içer içer dalarız" diyen herkese "eyvallah beybi" dedim. Herkese de aynı saati verdim buluşmak için utanmadan. Sonra Sunshine hanımın geleceği kesinleşti. Konser sabahı uyanıldı, hazırlanıldı. Soundcheck sırasında abiyi gördük, "hoşgeldin, hoşbulduk, süpsüper olmuşun artiz, Pink Floyd çalcakmısınız pink pink? hadi baş baş" muhabbetleri edildi. Çarşıya geçtik arkadaşla, içkilerimizi aldık, alana geldik çömdük biryere başladık hafiften hafiften. Heryerden tanıdık insanlar fırladı. Sarhoş bir insan Gusta 'mı elimden aldı, dikti pis, aşağılık humpa lumba. Sunshine hanım geldi. Sonra 70lik votkayla sevişip gelen birkaç okullu gencimiz kustu, sıçtı vs. rezillik oldu biraz (sen okullu değil misin phaedrus, nedir bu "gökten düştüm ben" havaları? hayır seçildim çünkü ben. daha beyaz tavşan takip edicem ama duyduğum kadarıyla tavşan çükü tutmuş (bir snatch göndermesi midir? evettir.)). 2'de açılması gereken kapılar şu çilekeş denilen adamların içip dağıtıp soundcheck i geciktirmesi yüzünden 4-5 gibi açıldı. Amatör grupların süresinden yediler falan feşmekan baya bir aksilik oldu. "Hava güneşlik oh yavrum" diye incecik tişört, hırkalarla çıktık, sırf buna inat hava çok güzel soğudu, güneş bile ısıtamadı. Yahu ısınmak için gölgeden kaçalım, güneşe geçelim dedik, güneşli yerler de soğuk çıktı amk. Biz de ısınalım o zaman dedik (hayır birbirimizi sıkı sıkı sarıp, akabinde sevişmedik hayır hayır! benimle gayet doğal birşekilde bu durumu karşılayacak insancık olsaydı yapardım ama. amaç ısınmak değil mi diye de piç piç sırıtırdık) tekele doğru yol aldık. Gitmeden önce C.i.m elemanları da yemekten döndüler (eleman dediğim, toplamışsın herkesi minübüse 10-15 kişi cümbür cemaat gelmişsin Denizli'den, yanındaki adamın adını falan unutmuşsun..), bizim abinin sevdiceği ve bateristin sevdiceği yanımıza geldiler, grup kulise doğru yol aldı vs. "Soğuk soğuk bır ulan bırrr" diye doluştuk tekele. Fıçı efesleri doldurduk, yoğun bir çekişmeden sonra (ben dahil olmadım tabi ki bu çekişmeye, bilirsin) hesabı abimin sevdiceği ödedi. Hemen kaynaştık tabi (yok içki yüzünden kaynaşmadık, cidden çok sevdim kızı, tatlı pek şeker bişey (gördüğün gibi çirkef abi kardeşlerinden değilim ben, kaynarım hemen)), döndük alana, içen bir grubu daha gördük, üşüştük yanlarına, yeni yeni insan tanıdık, tanıdıklarla sohbet ettik. Yoldan geçen parti arabalarına küfrettik. Devlet Bahçeli mitinge geldi bir de o gün şansa gelll.. Bağırdım ben "Bahçeli, yatakta görüşelim bebeğim" diye ama duyan olmadı, canım sağolsun. Janis Joplin dinledik, muhabbet ettik, sonra kapılar açılmış, daldık içeri. Tüm kızlar olaraktan boyumuzun 1.60 ı geçmediği göz önüne alınırsa yanımızdaki erkekleri de arkaya takarak, en öne kolayca sıvışmamız hiç de zor olmadı. (Bak bir çukurnota parmak atayım, tam dibimde boncuk gözlü diye adlandırdığım (bahsetmiştim hatırlarsın, otobüs anısı) şahsiyet dek geldi, izledik konseri beraber ama farkettim ki gözleri boncuk değilmiş, sürmeleri çekince öyle görünüyormuş. sürmeli mi deriz artık lafı geçtiğinde bilemem.) İlk çıkan gruplar pek brutal, pek böğürtüydü, sevmedik. Arada Ozzy amca söyleyenler de çıktı da eşlik ettik. Ama soundcheck sırasında çıkan problemler yüzünden yine konserde de aksaklıklar çıktı. Vokal mikrofonunun sesi çok kısıktı, hani adam yırttı orda kendini ama duymadık kanımca birşey. Sevmem zaten brutal falan boşver. Bizimkiler çıkarken pek heyecanlandık. Süre kısaltıldığı için birsürü şarkı çıkarmak zorunda kaldılar repertuardan. Pink Floyd- Comfortably Numb bekledik, bağırdık bile Floyd isterik ulen diye. Ama Jailhouse House 'la kapattılar, güzeldi eğlendik vs. Oturduk bir de Makine izledik arkalara geçip yorulup. Grup kalmadı daha fazla, ben de merak etmedim daldım direk evime iğrenç bir boyun ağrısıyla. Annemin önüne çöküp ovdurdum boynumu ama sıkıldı bir süre sonra, aczmendi diye dalga da geçti kendileri. Tam bu sabah da yabancı dil sınavına girdim blogger. Kıpırdatamadığım bir boyun, içki kokan bir ağız (kıyafetleri de çıkarmaya üşendim zaten onlar da koktu, yazık size arkamda oturan sevgili sınav genci) eşliğinde sınavıma girdim çıktım, geldim eve film izledim.
Boynumu ovsana be blogger..
Boynumu ovsana be blogger..
Etiketler:
içtikçe güzelleşiyoruz lan bir sorun mu var ki?,
konser,
müzik,
Pink Floyd
23 Şubat 2009 Pazartesi
3 Gün Paris mi ? Ömür Boyu BMW mi?
4 yıldır zift kahve enjekte ettiğim vücudumla ilgili gerçekleri yavaş yavaş kavrıyorum sanırım. Gerçeği tüm açık seçikliğiyle gördüm bugün. Ben bir kafein bağımlısıyım. Evet bu cümleyi Fight Club edasıyla söylüyorum, gözünde öyle canlandır. He "taze haberler ver bize, bilmediğimiz birşey söyle" diyebilirsin. Belki hepimiz biliyorduk bunu. Ama bugün farkettim işin ciddiyetini. Babamı peşime takıp alışveriş merkezine gittim 1-2 saat önce. Abur cubur ve kahve amacıyla daldık içeri. Yiyecekler, meyve suları derken kahve reyonuna doğru yürüdük. Jacobs, Nescafe ürünlerini görünce salyam aktı. Salyam aktı. Gerçekten aktı. Mübalağa yapmıyorum, onu yapmadığım gibi abartmıyorum da. Mendil görevi gören kazağımın koluyla silip 200 gr Jacobs Monarch, sırf keyifliğine 200 gr Jacobs Cronat Gold ve sonsuz saygımdan dolayı 100 gr da Nescafe Alta Rica attım arabaya. Hepsini özenle yerleştirdim raflara. Jacobs lardan hediyelendirilmiş bardakları da kaynar suya yatırdım. Alta Rica 'yı özel günlere saklama hevesine girip, hemen bu açlığı bastırmak için Monarch açtım, kokladım bol bol. "Uyeeehhs, kukusunda davet var ayol" dedim üstüne de gözlerimi kapatıp. Ayol demem normalde, ama dedim, açım çünkü. Klaus Jacobs 'u da saygıyla andım. Şimdi 2. fincanımı içiyorum. Ellerimizin terlemesine, titremesine, soğumasına, kansızlaşmamıza, kahve kahve kokmamıza içelim blogger, sabahlar olmuyor kahve içince, güzel birşey bu. Kıymetlimisss edasıyla sevdim fincanımı. Bir de elimde 30-40 tane film birikti, çok sinir oldum. Okul zamanı yapılmaz böyle şeyler bir insana, yapılmamalıdır. Bilmiş biri, 30 küsür tane bilmiş film getirdi bana. Oturdum inceliyorum. Ama içimde Benjamin Button 'a karşı duyulan anaç hisler "hadi turşu, bugün de good night benjamin yapalım, kıymetlimisss, efendimisss" diyor. Bir insanın aklını böyle çelen hislerden anaç olmalarını beklemek ne derece doğrudur? Anaçlık hislerimi Donnie Darko 'nun şirinler teorilerinden sonra operasyonla aldırmayı düşündüm. Cücükken sanırdık ki uslu çocuk olunca şirinleri göreceğiz. O işler öyle yürümüyormuş. "Mavi mavi şirinlerimiz olsun bizim de büyüyünce" dememek gerekiyormuş. Zira, şirine ortalık malıymış zaten. Sadece gözlüklü şirin değil, şirin baba da sapkın ruhluymuş. Ama sonra yalanmış bunlar, onlar aseksüelmiş. Belliydi böyle olacağı, uslu geçirdiğim yıllara yanıyorum şimdi (hangi yıllar işte, bu soru biraz sorun yaratabilir).Kenarlarında koala resimleri olan çoraplar aldım bugün bir de. Çok komikler, seviyorum koalaları. Aklıma Nines geldi an itibariyle. Güzel filmdi, beğenmiştim ben. Sayılarla gruplarsak Tanrı=10, Koala=8, İnsan=7, Maymun=6... diye giden bir zincir var. Film 9 numaradaki beyefendinin kurduğu evrenleri anlatıyor. Güzeldi, güzel. Ryan Reynolds da güzeldi. Bir de koalaların 8 olmasının nedeni telepati yeteneklerinin olmasıydı.
Dersler yüzünden film izleyemediğim gibi kitap da okuyamıyorum. Ne kıl bir durum.. Marquis amcanın liberten görüşleriyle bizi yoldan çıkarması an meselesi halbuki. "Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileri sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!" diyerek de kendisini ifade etmiştir Marquis De Sade. Yazıklar olsun bence de, bu şarkı da tüm liberten ruhlu fanilere gelsin, hayattan soğuyun. Seneca 'nın damar açma, baldıran zehiri içme, buharlı odada geberme girişimlerinden ve kanlı, vahşetli oyunlarından dolayı ahlakı bozulacak insanları hesaba katmayaraktan okunmalı Yatak Odasında Felsefe..
Bir de BMW 'den banane? Yani yarım günlük Paris bile olur. Tercih ederim arabaya. An itibariyle kıçımın üstüne oturmuş bir vaziyette, Palahniuk cümleleriyle kınıyorum reklamı. Ama "Bir Korku Duyuyor musun?" temalı krispi reklamı için oturup Top 5 listesi bile yaparım. Korkmadığım şey yok ki. Al bak;
5- Semra Apla (bağlantıya gel, korkunun kaynağını anla. bayatlamış biri değil bu kadın, her daim ultra kaplan gücünde => aradaki 7 farkı bul )
4- Telefonlar (fırsatını buldukça kuytu köşelere saklarım, benden uzak dursun bu edevat, lütfen)
3- Case Closed (Dedektif Conan) 'ın bilmem kaçıncı bölümündeki baltalı katil. Ulan çizgi dizi hobaley diye izlerdim. Cesetleri parçalara ayırıp karnına dolduran, sargılarla kaplı, baltalı katillerin ne işi vardı orada? Kötü etkiledin çocukluğumu. A Clockwork Orange style çocukluk geçirmişim yeni farkediyorum lan.)
2- Marty Feldman (Üzgünüm sanatçı kişiliğine saygı duymak başka, gecenin bir yarısı karşıma Igor kılığında dikilip sırıtması karşısında vereceğim tepki başka!)
1- Linda Blair (Görsellik koyamıyorum çünkü görsellere girip the exorcist versiyonuna bakamıyorum bu kadının. Hala! Yok yani bir bakayım dedim, ucundan gördüm fotoğrafı, çocukluk anılarım canlandı, anında kapattım. Hiçbirşey senin kadar derinden etkilemedi beni Blair teyze, nasıl nefret ediyorum senden bir bilsen...)
Çukurnot: 16. İzmir Avrupa Caz Festivali 'ne Dee Dee Bridgewater geliyor lan! Nasıl üzülüyorum bir bilsen... 2 Mart Pazartesi 'ye koymuşlar Denise teyzeyi. Haftasonu olsa kaçardım, gelirdim, izlerdim. Dear Ella albümünden güzel güzel şarkılar söylerdi. Mayhoş mayhoş dinlerdik, hoş olurdu...
Etiketler:
caz yap beybi,
Kemik Torbası,
kimi zaman hayattan soğutanlar fan club,
kitap,
kritiksel,
müzik,
sinema
21 Şubat 2009 Cumartesi
Roger Waters İnadına, Syd Barrett Hatrına...
"Our weary eyes still stray to the horizon
Though down this road we've been so many time..."
Demişsin ya amcacım, ne güzel demişsin be.
13 Şubat 2009 Cuma
O-B-S-E-S-S-I-O-N

Elimde orta şekerli türk kahvemle oturdum yine, film izlemeye gitmeden önce birşeyler zırvalayacağımdır (Sen hep buradasın nasıl olsa). Bu ayın (daha doğrusu her ayın) 14'ünün hayatımdaki başlıca önemi ayın 15'inden bir gün öncesi olması (13'ünün önemi ise 2 gün öncesi olması falan diye gidiyor o). Gerçi, tabii aşkitolar mutlu olsun, başlıca temennimiz de bu! İleride peygamber falan olursam o özel günü her ayın 14ü yaparım, mıçarsınız. Samimi biriyim ben, her ay kutlayın aşkito gününü diye söylüyorum. Kutsal kitap da yaparız, adı da Holy Pickle olur, resimli mesimli böyle.. Manifestolarımız da olur bukleli bukleli, sıkıldıkça maddeleri değiştiririz. Dr. House ve Sheldon Cooper 'ı da katarız işin içine, dünyayı ele geçiririz!
Neyse, ayın 15i elime paracıklar geçecek, ona seviniyorum ve hayır artık harçlığımın yüzde yetmişini içkiye yatırdığım söylentileri yalan. Kitap alıyorum ben. Bir yer keşfettim (bak bu küçücük şehirde mekan da keşfedebiliyorum ben), annem gibi bir teyze duruyor başında. Babil Sahaflığının ikinci yeriymiş. İlk gittiğimde Babafingo ve Caz Dönemi bakıyordum. Annesi ve kızıyla beraber bir evde yaşayan tombiş teyzem yeşil çay yaptı (Sallama çayı çıkardı paketinden, ketılda su ısıttı, bardağa döktü, karıştırdı, koydu önüme. Yaptı deyince mekanda koca karı style garip garip otlar bulundurduğu düşünülmesin). Küçük bir masa var, oturdum, kitap inceledim. Fonda da Billie Holiday koymuşlar. Biraz daha kalsaydım, orada sabahlamamın bir sakıncası olup olmadığını soracaktım. Her zaman bekleriz dedi teyze, gel buraya otur saatlerce kitap oku dedi. Dağlar kızı Heidi gibi mutlu oldum vesselam, ama köpekleri sevmem... Gerçi uzun bir süre oraya gitmem gibi geliyor. Yatağımın altı okunmamış kitaplarla doldu (Evet bu bir göndermedir Mimi Wonka). Bir süre uyuyabilmek için kitap okumayı mı bıraksam diye düşündüm. En rahatlatıcısı gece yatağın içine gömülüp el feneriyle kitap okumak çünkü. Türk kahvesi sayesinde sabah altıya kadar da uyuyamadığım için 45 dakika daha ayık durmak en doğrusu geliyor. 6:45de sevgili telefonum Pantera- Broken şeklinde çalıp beni uyandıracağını sandığı için -ki uyuduğum zamanlarda gerçekten de uyandırdığı görülmüştür- gözlerimi kapatıp bekliyorum çalmasını. Neyse, uyku candır herşeye rağmen, tenefüslerde de uyunur... Şu sıralar The Other Boleyn Girl izledikten sonra "Natalie Portman 'lar ölmesin bühü" diye üzülüp Garden State izliyorum. 8. Henry 'nin 7/24 kalkık pipisi yüzünden gitti güzelim hatun (Tamam o yüzden ölmedi ama payı vardı). Kılıçla kellesi kesilen Scarlett Johansson olsaydı bu kadar üzülmezdim. O sarışın çünkü...
Nouvelle Vague da yeniden kulağımı aşındırmakta. Havalar çok kötü burda. Fırtına falan var. Rüzgar, tecavüze uğrayan hatun edasıyla bağırıyor, duymamazlıktan geliyoruz. Aslında Anthony & The Johnsons dinlemeliyiz bu havada. Ne alaka Nouvelle Vague falan? Bande A Part çok güzel albüm çünkü. Dışarda hortum çıksa umrunda olmaz. Eiffel 'ın dibinde oturup dinlenilesi, eşliğinde dans edilesi gruptur (pratiğe dökeriz birgün, yaparız yaparız...). Nouvelle 'nin yanında The Orion Experience çok çok iyi gidiyor. Hayır, şöyle güzel, güneşli bir gün olsun; kulağımda bu şarkılarla sokakta millete serenat yapacağımdır o kötü sesimle, yanıma da "Ville Valo kadın olsa bu kız kadar güzel olamaz" yorumuyla andığımız Miss Little Sunshine 'ı alıp... Yoluma Boncuk Gözlü Dilber çıksın, ona da söylerim. Şarkıların verdiği sarhoşluk bu işte... Neyse gidiyorum ben, geleceğim tekrar ama dersler başladı giremiyorum nete öyle sık sık. Her ay ortalama kaç tane yazı yazabileceğimi falan hesaplıyorum okulda, çok içime işlemişsin, bırakamıyorum seni blog!
Nouvelle Vague- Ever Fallen In Love
The Orion Experience- Obsessed With You
Sixto Rodriquez- Sugar Man
Etiketler:
Kemik Torbası,
müzik,
Sing in Your Ear,
Tanrısal Tesirler
15 Ocak 2009 Perşembe
Perfect Strangers in Istanbul
Bu sefer bahanem var, gerçekten.. Yazmadım çünkü sınavlarım vardı, yazmadım çünkü elektrikler kesildi, yazmadım çünkü sular akmadı, komşunun köpeği kaçtı, Yalçın Küçük gözaltına alındı, yoğurt yerken dilimi yaktım, dokunduğum kağıtlar elimin orasını burasını kesti, sabaha doğru C.R.A.Z.Y. izledim, abicana doğumgünü hediyesi Dark Side Of The Moon albüm kapağının yağlı boyasını yaptım, tiner bağımlısı oldum, Ewan Mcgregor 'ı her haliyle izleyebileceğimi, Christian Bale 'ın da istediğinde "loser" dedikleri cinsten ezik, istediğinde Batman misali şımarık mı şımarık olabileceğini farkettim, he bir de Ewan Mcgregor 'ın pipisini gördüm, bunlar Velvet Goldmine izlerken oldu. Atomu parçaladım, Gazze 'yi bombaladım, Pink Floyd 'u tekrar birleştirdim, Roger Waters 'ı öldürdüm, The Great Gig In The Sky 'a yeni bir yorum getirdim, Obama 'ya Mickey Mous 'lu terlik fırlattım, Michael Jackson 'la birleşip Freddie Highmore 'u kaçırdım, tabii aramızda yaş farkı olmadığını öğrenince hevesim kaçtı, Mayk 'a havale ettim kendisini, geldim. Sonra Resul Balay 'ın izini sürdüm, kendisinin yıllar önce bulunmuş olduğunu köyünün sınırını geçince öğrendim, bir imza bile alamadan toz oldum... Çok yoğundum anlayacağın, oturup blog karalamaya vaktim olmadı. Bahane dedin mi çıkıyor oradan buradan. Gerçek sebebi soruyorsan ilk madde doğrudur sevgili blog. Sınavlarım vardı, kopya hazırladım! Diğerlerinin bir kısmı hayal gücümün ürünü, bazıları da gerçek ama bahane niteliği taşımıyor. Velvet Goldmine dedim ya, çok güzel bir film o yahu! Güzeller güzeli Kurt Cobain + Iggy Pop karışımı Ewan Mcgregor 'ı, ortam çocuğu olma çabasındaki Christian Bale 'ı, köfte dudaklı listesinde sevdiğim tek insan Jonathan Rhys Meyers 'ı bir kenara at ( sıkıyorsa at tabii), filmde 2 dakika ya var ya yok şeklinde görünen Brian Molko (diğer elemanlar da vardı da onlar Molko 'dan az göründüler) için izlenir film. Benim vardığım "en basit" sonuç, Jonathan R. Meyers 'ın kadınsı versiyonunun gerçekte olduğundan bin kat daha göz kamaştırıcı olduğuydu mesela. Ayrıca Glam Rock 'a veda niteliğindeki konserde Placebo 20th Century Boy 'u seslendirdi, hemen ondan yola çıkarak soundtrack albümünün harika olduğunu da söyleyebiliriz. Bir de replikleri çok harika. Oturup not alınası cinsten. Benim favorilerimden biri BBC muhabiri, gencin tekine biseksüellik hakkında ne düşündüğünü sorduğunda, herifin verdiği cevaptı. Direk orjinaliyle: "i like boys and girls, they're all great! there's really no difference is there? mr. bbc". O "Mr. bbc" deyişindeki vurguyu otur başa sara sara dinle, izle vs...... Sen şimdi bu satırları okuyorsun ya, "vs." den ben bunu yazana kadar bir yarım saat falan geçti ama çaktırma, sanki yoğun bir beyin fırtınası sonucu 10 dakikada hazırlanıp yayınlanmış bir yazıyı okur gibi oku. Şuan kendimi büyük bir şoktan çıkarmaya çalışıyorum. Mimi Wodka, Nikki, Smoky üçlüsünden birini görürüm, muhabbete dalarım diye msn zımbırtısını açayım dedim. Bakın, bakın, bakın. Zaten msn arkadaş listesindeki insanların yarısından fazlası engelli olduğu için (bakma öyle garip bir alışkanlık değil, aslında alışkanlık değil. Birinden bir dosya almak ve akabinde defolup gitmek gerektiğinde o kişi hariç herkesi engelleyip öyle giriyorum, sonra unutup gidiyorum, kalıyor öyle, zahmet edip engeli de kaldırmıyorum, konuşacağım zaman açarım o ayrı) kasmadım fazla döndüm yine mozillaya. Ama bir duraksama oldu, gözüm alışmadı, inanamadım gördüklerime. Msn penceresini tekrar açtım. Bittersweet isimli pek sevilesi arkadaşımın iletisini gözlerimi ovuştura ovuştura okudum. "20 Temmuz Pazartesi- Deep Purple İstanbul Konseri". 15 fincan kahve içmişe döndüm, kanım çekildi. Offical siteye girdim baktım tur tarihlerine. Ahanda benim gördüğümü sen de gör!Bu haberden sonra daha fazla kafa ütüleyebilir miyim bilmiyorum. Ben susuyorum şimdi ama playlistte Ian Gillan amcamla Steve Morse amcam "Sometimes i feel like screaming.. Close my eyes..." diye döktürerekten bana da ah ulan ah dedirttiriyorlar. Yeri değil belki ama Sebastian Bach 'ımız geldi geçti, Tool 'umuz geldi geçti, Deep Purple gelip geçecek, bir de ölmeden Gilmour amcadan Comfortably Numb solosu dinlesek kötü mü olurdu be?
Etiketler:
Kemik Torbası,
müzik,
Sing in Your Ear
25 Aralık 2008 Perşembe
Otobüs Gözlem Evinden Bildiriler : Boncuk Gözlü Dilber
Yazmayalı çok olmuş. Ama parmaklarım bugünü beklemiş, gelmemiş aklıma yazacak birşey. Otobüslerde karşılaştığım ilginç olaylar dizisinden yine güzide bir olayla karşınızdayım. Yaklaşık 1 saat önce, dershaneden çıkmış, buz gibi havada büzüşmüş vaziyette otobüsün gelmesini beklemekteydim. Sonunda geldi ve tek koltuğuma yerleştim. Güzel bir Comfortably Numb 'la yolculuğa başladım. Otobüs hareket etmek üzereydi ki ön kapıdan başlıkta da bellirttiğim gibi "Boncuk Gözlü Bir Dilber" bindi. Gözlerim 8 saatlik dersin üstüne inat misali kocaman açıldılar. "Hatırlıyorum ben bunu!" dedim içimden. Nazım Hikmet 'in ölüm yıl dönümünde yapılan törende yanımda oturan beyefendiydi kendileri. Önce yer olmadığı için başımda dikilmekteydi, sonradan önümdeki ikili koltukta tek kişilik yer açıldı da oturdu. Niye derinlemesine anlatıyorum tüm bunları? Dur oraya da geleceğim. Pink Floyd tutturmuşken Hey You 'ya geldi sıra. Yaşlı bir amca bindi otobüse, elinde torbalarıyla. Yazının başında bağlantı koyduğum yazımdaki amca gibi küstah değildi. Kendi halindeydi, çevresindeki gençlere ölümcül bakışlar atmıyordu, her an sokacak laflar tasarlamıyordu zihninde. Sırf bu yüzden güzel güzel ısıttığım yerimden kalkıp, oturması için rica ettim sevgili amcaya. O da oturmamakta ısrar etti. Bu sefer "lütfen oturun, yükünüz var yorulmuşsunuzdur" diyerek psikolojik olarak yorgun olduğunu hissettirmeye çalıştım. Niye bu kadar ısrar ettim yahu? Dur dur oraya da geleceğim... Amca o kadar iyiydi ki izin vermedi, yerimden etmek istemedi. "Hayır hayır otur kızım sen" dedi. "Yok" dedim, "Otur" dedim. "Yok" dedi, "Sen otur" dedi.. Sonunda e iyi bari dedim, oturdum yerime tekrardan. Hey You bile bitmemişti ki..... Boncuk gözlü dilber 'in yanındaki hatun kalktı, indi otobüsten. Ayakta sadece amcam vardı. Evet, gitti oturdu boncuk gözlü 'nün yanına. Hey You bitmek üzereydi ki, amcaya teslim olup, yerime geçtiğime saydım sövdüm içimden... Niye bu kadar ısrar ettiğimi, ısrar ederken anlamamıştım ama yine de ısrar ediyordum otursun diye. O an anladım ki Phaedrus birşeylerin arkasındaki sis perdesini aralamıştı, çaktırmadan yöneltiyordu beni. Diğer amcalar teyzeler gibi çirkef olmadığı için içimde kendisine karşı bir tutam sevgi biriktirdiğim amcaya sinir olmuştum. Keşke önceki otobüs krizindeki "Beyin Fırtınası Amca" gelseydi, zorla kaldırsaydı yerimden dedim. Boş kalan tek yere oturur, cam kenarında olmadığım için midemde oluşan kusma hissini dile getirerek yanımdaki boncuk gözlü esmer beyden yer değiştirme ricasında bulunurdum. Sonrasında kendisine teşekkür eder ve yan koltuklarda oturan anne babasına döner "Çok iyi iş çıkarmışsınız hocam" derdim. Sonra da otobüsten iner, el ele sokaklarda koşar, ağaçların yan tarafından pırtlayıp "Ce-eee" leşir, yavaş yavaş buğulanan ekranda pamuk helvalarımızı yer, saadet ve sükûnet içinde o soğukta sümük akıtırdık...
High Hopes 'un çan sesleri sırasında kendime geldim. Beni yerime oturtan Phaedrus 'un bildiği birşey vardı mutlaka dedim. En son böyle bir olay olduğunda "yeşil zeytin gözlü dilber" demiştik ve gayet de Orta Paleolitik Çağ 'ın Homo Neandertal türünün son örneği olduğunu iyice kavramıştık zaten. "Pişman değilim yine olsa yine yaparım" diyen zihniyete karşı çantamdan çıkardığım taze kitabım Kent Ve Tuz (Gore Vidal) 'u incelemeye başladım. The Trial çalıyordu, "Good morning worm your honour!!" bağırışını duyduktan sonra suratıma sinsi ve küstah bir sırıtış yayılmıştı. Otobüs zangır zangır giderken de, önce amcam, 5 dakika sonra boncuk gözlü beyefendi inerken de, yanımda, ayakta dikilen amcalar oturacak yer bakınırken de küstah sırıtış yüzümdeydi. Boncuk gözler, pamuk helvalar, amcalar, teyzeler yoktu, sadece Pink Floyd 'un bir insanın hayatına girebilecek en güzel şeylerden biri olduğunu düşündüm. Öyledir de...
High Hopes 'un çan sesleri sırasında kendime geldim. Beni yerime oturtan Phaedrus 'un bildiği birşey vardı mutlaka dedim. En son böyle bir olay olduğunda "yeşil zeytin gözlü dilber" demiştik ve gayet de Orta Paleolitik Çağ 'ın Homo Neandertal türünün son örneği olduğunu iyice kavramıştık zaten. "Pişman değilim yine olsa yine yaparım" diyen zihniyete karşı çantamdan çıkardığım taze kitabım Kent Ve Tuz (Gore Vidal) 'u incelemeye başladım. The Trial çalıyordu, "Good morning worm your honour!!" bağırışını duyduktan sonra suratıma sinsi ve küstah bir sırıtış yayılmıştı. Otobüs zangır zangır giderken de, önce amcam, 5 dakika sonra boncuk gözlü beyefendi inerken de, yanımda, ayakta dikilen amcalar oturacak yer bakınırken de küstah sırıtış yüzümdeydi. Boncuk gözler, pamuk helvalar, amcalar, teyzeler yoktu, sadece Pink Floyd 'un bir insanın hayatına girebilecek en güzel şeylerden biri olduğunu düşündüm. Öyledir de...
Etiketler:
Kemik Torbası,
müzik,
Tanrısal Tesirler
10 Ekim 2008 Cuma
Ortaya Karışık Chapter 3 ( 3. olması lazım sanırım galiba herhalde...)
Bahar geldi, yaz geldi, hava ısındı kimi zaman, çiçekler, böcekler, kuşlar vs.... Yeni yeni gruplar keşfettik. Sevgi Kebelekleri fışkırdı bazen içlerinden. Bazen "Highway to Rock'n Roll vu huuu!!!" dedik, coştuk, eğlendik... Ne gruplar geldi geçti yani işin özü... Ama şöyle hafiften havalar soğuyup, üstümüze yumuşacık kazaklar geçirdiğimizde, dizilerin yeni sezonları başlayıp, mutfakta turşular ve envai çeşit çorbalar üretime geçirildiğinde, yazın yağmura yakalanıp ıslanmak pek menem birşeyken, şimdilerde buz gibi havayla birleşince sadece camdan bakıp izlemesi zevkli olan yağmurdan kaçtığımızda zamanı gelen bir grup vardır ki... Anathema efenim... Nasıl tarif etsem bilmiyorum. Brutal vokali bir kenara bırakıp pek "clean" vokalle yollarına devam ettikleri dönemden sonrasını severim hep. Birçok Anathema fanı bu durumdan çok rahatsız olmuştur kanımca. "Artık eski tadı kalmadı ah ahh" dır bazıları için. Benim için ise kıymetli Anathema; Vincent 'ın kafa sesiyle bazen sakin, bazen haykırır durumda şarkı söylemesidir. Bir The Crestfallen ya da bir Serenades in de ayrı güzelliği vardır. Ama bir Angelica dinlerken hissettiklerimi bir Sweet Tears, bir A Dying Wish dinlerken hissedemem mesela. Gerçi A Dying Wish 'i örnek göstermem ne kadar doğrudur zira The Silent Enigma ; Darren White 'ın gruptan ayrılıp, yerine pek sevgili Vincent 'ın geçtiği saygı duyulası bir albümdür.
Ama dediğim gibi Angelica, Shroud Of False, en sevdiğim albümlerden olan Judgement 'tan Forgotten Hopes, One Last Goodbye, Parisienne Moonlight, A Fine Day To Exit 'in belki de en güzel şarkısı Temporary Peace, Flying, Are You There, albümle aynı adı taşıyan A Natural Disaster (ki bu şarkının konser performansları orjinalinden çok daha güzel olur bakınız, gerçi Lee Douglas denilen hatunun sesi her nekadar güzel de olsa tipini sevmem, Vincent 'ın yanına gitmez! => böyle de kıskanırım) ve daha birçok şarkı tüyleri diken diken eden bir huzura sahiptir. Melankoliden depresyona dalar, jiletleme moduna girersin gibi şeyler söyleyemem Anathema hakkında. Evet melankoliktir ama asla Anathema dinlerken bunalıma girmez bir insan, giremez, girmemelidir. Hafif bir hüzünle karışık mutluluk ve huzur hissidir bu grup kısaca. En son albümleri Hindsight ağustosta çıkmıştı sanırım ama o sıcak yaz ayında Anathema dinlemeye cesaret edememiş ertelemiştik download işini. Geçenlerde abimin bilgisayarından indirilmiş o güzelim albümü attım mp4 denilen cihaza. Günlerdir bu toplama albümü dinliyorum. 10 şarkının akustik versiyonlarından oluşuyor albüm. Bir ara buraya upload edeceğimdir. Buyrun bu da tracklist:

Fragile Dreams
Leave No Trace
Inner Silence
One Last Goodbye
Are You There
Angelica
A Natural Disaster
Temporary Peace
Flying
Unchained (tales of the unexpected)
Müzik muhabbetini bir kenara bırakıp, bir bağyan olduğum gerçeğini göz önünde bulundurursak Anathema dinleyip de ek olarak Vincent Cavanagh hayranı olmamam -en azından benim için- imkansız. Nikki hanım sayesinde bol bol İsveç çıtırı gördüm, İngiltereden fırlama Indie yaratıklarını seyrettim, dinledim, bol bol Fransız entellerine göz gezdirdim. Hiçbiri bu şahsiyet kadar hayran bırakamadı beni kendine. Konserlerden sonra suratında içkinin de etkisiyle oluşan kocaman gülümseme (bu cümleyi hala Anathema 'yı canlı canlı izlememiş biri olarak kurarken bu gerçeği bilinçaltımdan silmeye çalıştığımı da araya sıkıştırmalıyım), elinde şarap kadehi, tatlı tatlı gezinip duran bu adama hayran olmamalı da ne yapılmalı?

We're just a moment in time
A blink of an eye
A dream for the blind
Visions from a dying brain
I hope you don't understand...
Müzik muhabbetini bir kenara bırakayım diyorum ama günlerdir, hayır haftalardır, hatta ve hatta aylardır desem yeri midir? yeridir, Oturup televizyon karşısında Akbank'ın yeni Fish Card reklamını bekliyorum. Hani şu kredi kartı reklamı olmasına rağmen vazgeçtiğimiz hayaller bölümüne cağnım hippiyi koydukları reklam, elinde "Make Love Not Money" yazan... Bir arkadaşım izlemiş, pek beğenmiş "Sırf bu reklam için edinmek lazım bunlardan bir tane" demiş gözümün önünde. "Eğer reklamın bir kredi kartı reklamı olduğunu unutup, akıp giden fotoğraflarla birlikte Somewhere Over The Rainbow u dinlerseniz hayalleri gerçekleştirmek için kredi kartı borçlarına ihtiyacın olmadığını görebilirsin belki." demişim ben de... Mümkünse reklamın ortasında eski sevgiliye hava atma, bayılana kadar alışveriş yapma gibi fikirlerinizi kendinize saklayınız efenim, hayallerimiz bize kalsın. He niye oturup televizyon başında fish bekliyorum? Reklamın ilk yarısı hoşuma gidiyor be muntaz!
Siyasetten de siyasetçilerden de nefret eden bir insan olarak izledim Kemal Kılıçdaroğlu- Mehmet Mir Dengir Fırat Ahmet Mahmut Ali Cengiz Muntaz... tartışmasını. Hani benim de karşıma o kadar sakin, her zırt dediğinde pırt diye ordan bir belge çıkaran, tepki olarak tek bir sinirli hareket dahi göstermeyen, mimikten yoksun adam çıkarsalar ter içinde kalır, ayılır bayılırım -ki düşün ben sütten çıkmış ak kaşık, Mehmet Dengir bla bla artık nasıl bir kirli çıkın... Ama o ortamda ben olmadığım için ve televizyonun karşısında elimde kahvem gerim gerim gerilerek izlediğim için çok hoşuma gitti. Her belgede biraz daha geniş sırıttım. Ve o babacan, belgeli adama çok fena kanım kaynadı. En sevdiğim insan türlerinden. Sakinken çıldırtanlardan... Çok beğendim çook bildiğiniz gibi değil. 2000 yılındaki (2001 de olabilir hatırlamamaktayım) raporlardan bahsedip Mehmet Mir Dengir Ali Ayşe Hüseyin Fırat vesaireyi köşeye sıkıştırdığı sahne çok güzeldi hem de (Anlatışımdan da anladığınız üzere film gibi geçti oturdum bir de tekrarını izledim. Dvd si çıksın onu da alıcam!).
Suçlama Kaynağı: 2000 yılında tutulmuş rapor.
Savunma Kaynağı: 2006 yılında tutulmuş rapor.
Buyrun aradaki 7 fark...
Geçen gün Enver Aysever'le Ayrıntılar diye bir program vardı Skytürk'te onu izledim. Pippa Bacca yı konu etmişler bir bölümde. O videoları izledikçe, fotoğrafları gördükçe tüylerim diken diken oldu yine... Bu kadının, her çeşit insan barındıran şu ülkede cinsel tatmininden başka birşey düşün(e)meyen, insan demeye bin şahit isteyen bu ne olduğuna dair hiçbir fikir yürütemediğim "şey" tarafından öldürülmesi düşüncesi şuan bile kanımı donduruyor. "Bunların" heran çevremizde olduğu düşüncesi ise...
1 gün sonra konulan not: Ahanda buyrun => Anathema- Hindsight
Ama dediğim gibi Angelica, Shroud Of False, en sevdiğim albümlerden olan Judgement 'tan Forgotten Hopes, One Last Goodbye, Parisienne Moonlight, A Fine Day To Exit 'in belki de en güzel şarkısı Temporary Peace, Flying, Are You There, albümle aynı adı taşıyan A Natural Disaster (ki bu şarkının konser performansları orjinalinden çok daha güzel olur bakınız, gerçi Lee Douglas denilen hatunun sesi her nekadar güzel de olsa tipini sevmem, Vincent 'ın yanına gitmez! => böyle de kıskanırım) ve daha birçok şarkı tüyleri diken diken eden bir huzura sahiptir. Melankoliden depresyona dalar, jiletleme moduna girersin gibi şeyler söyleyemem Anathema hakkında. Evet melankoliktir ama asla Anathema dinlerken bunalıma girmez bir insan, giremez, girmemelidir. Hafif bir hüzünle karışık mutluluk ve huzur hissidir bu grup kısaca. En son albümleri Hindsight ağustosta çıkmıştı sanırım ama o sıcak yaz ayında Anathema dinlemeye cesaret edememiş ertelemiştik download işini. Geçenlerde abimin bilgisayarından indirilmiş o güzelim albümü attım mp4 denilen cihaza. Günlerdir bu toplama albümü dinliyorum. 10 şarkının akustik versiyonlarından oluşuyor albüm. Bir ara buraya upload edeceğimdir. Buyrun bu da tracklist:

Fragile Dreams
Leave No Trace
Inner Silence
One Last Goodbye
Are You There
Angelica
A Natural Disaster
Temporary Peace
Flying
Unchained (tales of the unexpected)
Müzik muhabbetini bir kenara bırakıp, bir bağyan olduğum gerçeğini göz önünde bulundurursak Anathema dinleyip de ek olarak Vincent Cavanagh hayranı olmamam -en azından benim için- imkansız. Nikki hanım sayesinde bol bol İsveç çıtırı gördüm, İngiltereden fırlama Indie yaratıklarını seyrettim, dinledim, bol bol Fransız entellerine göz gezdirdim. Hiçbiri bu şahsiyet kadar hayran bırakamadı beni kendine. Konserlerden sonra suratında içkinin de etkisiyle oluşan kocaman gülümseme (bu cümleyi hala Anathema 'yı canlı canlı izlememiş biri olarak kurarken bu gerçeği bilinçaltımdan silmeye çalıştığımı da araya sıkıştırmalıyım), elinde şarap kadehi, tatlı tatlı gezinip duran bu adama hayran olmamalı da ne yapılmalı?

We're just a moment in time
A blink of an eye
A dream for the blind
Visions from a dying brain
I hope you don't understand...
Müzik muhabbetini bir kenara bırakayım diyorum ama günlerdir, hayır haftalardır, hatta ve hatta aylardır desem yeri midir? yeridir, Oturup televizyon karşısında Akbank'ın yeni Fish Card reklamını bekliyorum. Hani şu kredi kartı reklamı olmasına rağmen vazgeçtiğimiz hayaller bölümüne cağnım hippiyi koydukları reklam, elinde "Make Love Not Money" yazan... Bir arkadaşım izlemiş, pek beğenmiş "Sırf bu reklam için edinmek lazım bunlardan bir tane" demiş gözümün önünde. "Eğer reklamın bir kredi kartı reklamı olduğunu unutup, akıp giden fotoğraflarla birlikte Somewhere Over The Rainbow u dinlerseniz hayalleri gerçekleştirmek için kredi kartı borçlarına ihtiyacın olmadığını görebilirsin belki." demişim ben de... Mümkünse reklamın ortasında eski sevgiliye hava atma, bayılana kadar alışveriş yapma gibi fikirlerinizi kendinize saklayınız efenim, hayallerimiz bize kalsın. He niye oturup televizyon başında fish bekliyorum? Reklamın ilk yarısı hoşuma gidiyor be muntaz!
Siyasetten de siyasetçilerden de nefret eden bir insan olarak izledim Kemal Kılıçdaroğlu- Mehmet Mir Dengir Fırat Ahmet Mahmut Ali Cengiz Muntaz... tartışmasını. Hani benim de karşıma o kadar sakin, her zırt dediğinde pırt diye ordan bir belge çıkaran, tepki olarak tek bir sinirli hareket dahi göstermeyen, mimikten yoksun adam çıkarsalar ter içinde kalır, ayılır bayılırım -ki düşün ben sütten çıkmış ak kaşık, Mehmet Dengir bla bla artık nasıl bir kirli çıkın... Ama o ortamda ben olmadığım için ve televizyonun karşısında elimde kahvem gerim gerim gerilerek izlediğim için çok hoşuma gitti. Her belgede biraz daha geniş sırıttım. Ve o babacan, belgeli adama çok fena kanım kaynadı. En sevdiğim insan türlerinden. Sakinken çıldırtanlardan... Çok beğendim çook bildiğiniz gibi değil. 2000 yılındaki (2001 de olabilir hatırlamamaktayım) raporlardan bahsedip Mehmet Mir Dengir Ali Ayşe Hüseyin Fırat vesaireyi köşeye sıkıştırdığı sahne çok güzeldi hem de (Anlatışımdan da anladığınız üzere film gibi geçti oturdum bir de tekrarını izledim. Dvd si çıksın onu da alıcam!).
Suçlama Kaynağı: 2000 yılında tutulmuş rapor.
Savunma Kaynağı: 2006 yılında tutulmuş rapor.
Buyrun aradaki 7 fark...
Geçen gün Enver Aysever'le Ayrıntılar diye bir program vardı Skytürk'te onu izledim. Pippa Bacca yı konu etmişler bir bölümde. O videoları izledikçe, fotoğrafları gördükçe tüylerim diken diken oldu yine... Bu kadının, her çeşit insan barındıran şu ülkede cinsel tatmininden başka birşey düşün(e)meyen, insan demeye bin şahit isteyen bu ne olduğuna dair hiçbir fikir yürütemediğim "şey" tarafından öldürülmesi düşüncesi şuan bile kanımı donduruyor. "Bunların" heran çevremizde olduğu düşüncesi ise...
1 gün sonra konulan not: Ahanda buyrun => Anathema- Hindsight
Etiketler:
Kemik Torbası,
müzik,
Sing in Your Ear,
Tanrısal Tesirler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
