(Shot 1)
Uzun süre evden dışarı çıkmayınca insan sosyal hayatın nasıl birşey olduğunu unutuyor, ayak uyduramıyor o alana, sudan çıkmış balık misali bakınıyor çevreye. Her daim içinde bulunduğum durum olduğu için sudan çıkmış balık grubuna dahil etmiyorum kendimi. Ama eve dönüş yolunda "yok yahu ev gibisi yok, kahve güzel, mekan güzel, koltuklar rahat, müzik seçimi süper falan, çekiyorsun şortu tişörtü kuruluyorsun bulduğun en rahat yere, tanıdık mekan, atraksiyona mahal yok, devam.." yorumları yapmak da ayrı bir zevktir ("İnsanlara ayak uyduramadığın gerçeğini gizlemek için güzel bir bahanedir ki bu" tepkilerini görmezden duymazdan gelmek işimin bir parçası).
(Shot 2)
Evet görüldüğü üzere ben bugün evden çıktım ve sohbet etmekten hoşnut kaldığım bir arkadaşımla buluştum. Kahvenin iğrenç tadına, fiyatına, ortamdaki müziğe küfrettim. İnsanlar cıvıl cıvıllar onu farkettim. Ben de cıvıl cıvıl oluyorum birçok zaman ama bugün değildim, kahvenin tadı iğrençti, çok küfrettim. Ayrıca kafam pek bulanıktı, öyle ki, 18 aşısını yaptırıp babasının motoruyla şuan Hindistan'da olması gereken arkadaşımı önümüzden pembe saçlı sevgilisiyle geçerken gördüğümde "emin miyim lan?" düşüncesiyle gerçekten önümüzden geçip geçmedikleri konusunda yanımdaki arkadaşın onayını alma ihtiyacı duydum. İlginçtir ki kendisiyle vedalaşmıştık bir daha ne zaman görüşürüz kim bilir diye.
(Shot 3)
Evde kalsam daha verimli zaman geçirirdim (verimli zaman anlayışımı bu platformda tartışmayalım lütfen Pier, ki evet, malum İzmirli grupların feysbuk sayfalarına dadanmak, ben bu şarkıyı üst üste en fazla kaç kere dinlerim? sorusuna cevap aramak, "Louis Garrel 'la bir Godard filminde oynasak" fikri üzerine les chansons d'amour soundtrack eşliğinde kafa yormak, evet yeterince verimli geçerdi zamanım, hiç değilse kahvemi kendim yapıyorum ve güzel oluyor.) dediğim bir günün ardından Tom Waits dinleyip karpuzlu votkayı koklamak bulanık kafama ferahlık getirdi, cıvıl cıvıl insanlardan oldum an itibariyle.
(Shot 4)
Tom Waits demişken...
" I never told the truth, so i can never tell a lie" demiştir bu adam bir şarkısında da, dinlemesi, eşlik etmesi pek zevklidir. Son haftalarda aklımdaki ve kalbimdeki yerinde bazı değişiklikler yapmış, Coffee And Cigarettes' ın tiryaki elemanı olmayı bırakıp lastfm profilimin en çok dinlenen sanatçısı olmuştur. Bu noktadan sonra Gary Graff'a bırakırım sözü ve oturur Telephone Call From Istanbul dinler, izler, dans bile ederim..
"Sesi, bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş gibidir..."
Bugünün 18 Ağustos olduğunu, daha doğrusu Alexander Supertramp 'in ölüm yıl dönümü olduğunu Mimi Hanım sayesinde hatırladıktan sonra kendisini votka eşliğinde anıp yavaştan çekilirim köşeme..
(Shot 5)
Tom Waits- Whistlin' Past The Graveyard
Tom Waits- Telephone Call From Istanbul
into the wild etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
into the wild etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ağustos 2009 Salı
The Piano Has Been Drinking, Not Me...
5 Temmuz 2009 Pazar
Hiçbir insan, yoldan çıkma pahasına aklına tabi olmadı. Sonuç, beki fiziksel bir rahatsızlık olabilir, ama daha yüksek prensiplere uyan bir yaşamdan kimse pişmanlık duyduğunu söyleyemez. Eğer gündüzü ve geceyi neşeyle selamlıyorsan, hayat çiçekler ve hoş kokulu bitkiler gibi güzel kokular saçıyorsa, daha esnek, yıldızlı ve ölümsüzse - işte o zaman başardın demektir. Doğa, bütünüyle sana yapılmış kutlamadır, anbean kendini kutsamış olursun. En büyük kazançlar ve değerler en az takdir edilenlerdir. Varlıklarından kolaylıkla şüphe edebiliriz. Çabucak unutulurlar. En yüksek gerçek onlardır. Belki de en şaşırtıcı ve gerçek şeyler bir insandan diğerine aktarılmaz. Günlük yaşantımın gerçek ürünü, gündüzün ve akşamın çizgileri gibi tarif edilemez ve elle tutulup gözle görülemezdir. Yıldızlardan yakalanan toz zerreleri, gökkuşağının sıkıca kavradığım bir parçasıdır. (WALDEN)
*
Burada tabiat yabani, ürkütücü fakat aynı zamanda da çok güzeldi. Doğaüstü güçlerin neler yaptığını görmek, ellerinden çıkan yapıtın biçimini, üslubunu ve de malzemesini müşahede etmek maksadıyla, üzerinde yürüdüğüm topraklara saygıyla karışık korku içinde bakıyordum. Bu topraklar, Kaos ve Kadim Gece' den mürekkep olduğunu öğrendiğimiz yeryüzünün ta kendisiydi. Ayaklarımın altındaki hiçkimseye ait olmayan topraklardı, sahipsiz yerküre. Ne çayır, ne çimen, ne mera, ne otlak, ne orman, ne tarla, ne de çorak araziydi burası. Bu topraklar, Dünya gezegeninin taptaze, doğal yüzeyiydi; bizim deyişimizle, ezelden beri ve ebediyete dek insan oğlunun meskeniydi. Tabiatın elinden çıkmıştı ve eğer becerebiliyorsa insanoğlu onu değerlendirebilirdi. Gene de insanın onunla ilişkilendirilmemesi gerekiyordu. Madde'ydi o; göz alabildiğine uzanan ve olağanüstü; ayaklarımızla çiğneyebileceğimiz ya da içine gömülebileceğimiz, duyduğumuz, bildiğimiz Toprak Ana değildi; hayır, kemiklerinin orada yatması için bile çok tanıdıktı; Zaruret ve Kader 'in eviydi. Açık bir şekilde, insanoğluna karşı nazik olmak gibi yükümlülüğü olmayan bir gücün varlığı hissediliyordu. Dinsizliğin, putperestliğin, batıl inançların topraklarıydı; kayalara ve vahşi hayvanlara bizim olduğumuzdan çok daha yakın olan türden insanlar tarafından mesken edilecekti... Bir yıldızın yüzeyini, katı bir cismi kendi evinde göstermekle kıyaslandığında, bir müzeye kabul edilmenin, belli şeylerden çokça görmenin anlamı nedir! Kendi vücudumda huşu içinde dikilmiş, mecbur olduğum bu şeyin bana nasıl da yabancılaştığını hissediyorum. Ruhlardan ya da hayaletlerden korkum yok, ben de onlardan biriyim (vücudum bir gün onlara dönüşecek); fakat bedenlerden, onlarla temasa geçmekten ürperti duyuyorum. Benim üzerimde nüfus sahibi olan bu Titan da neyin nesi? Gizemlerden konuşalım! Hayatlarımızı tabiat içinde düşünelim; maddeyle gündelik temas içinde; kayalarla, ağaçlarla, yanaklarımıza vuran rüzgarla! Katı Dünya! Gerçek Dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz? Neredeyiz biz? (KTAADN)
Henry David THOREAU
*
Burada tabiat yabani, ürkütücü fakat aynı zamanda da çok güzeldi. Doğaüstü güçlerin neler yaptığını görmek, ellerinden çıkan yapıtın biçimini, üslubunu ve de malzemesini müşahede etmek maksadıyla, üzerinde yürüdüğüm topraklara saygıyla karışık korku içinde bakıyordum. Bu topraklar, Kaos ve Kadim Gece' den mürekkep olduğunu öğrendiğimiz yeryüzünün ta kendisiydi. Ayaklarımın altındaki hiçkimseye ait olmayan topraklardı, sahipsiz yerküre. Ne çayır, ne çimen, ne mera, ne otlak, ne orman, ne tarla, ne de çorak araziydi burası. Bu topraklar, Dünya gezegeninin taptaze, doğal yüzeyiydi; bizim deyişimizle, ezelden beri ve ebediyete dek insan oğlunun meskeniydi. Tabiatın elinden çıkmıştı ve eğer becerebiliyorsa insanoğlu onu değerlendirebilirdi. Gene de insanın onunla ilişkilendirilmemesi gerekiyordu. Madde'ydi o; göz alabildiğine uzanan ve olağanüstü; ayaklarımızla çiğneyebileceğimiz ya da içine gömülebileceğimiz, duyduğumuz, bildiğimiz Toprak Ana değildi; hayır, kemiklerinin orada yatması için bile çok tanıdıktı; Zaruret ve Kader 'in eviydi. Açık bir şekilde, insanoğluna karşı nazik olmak gibi yükümlülüğü olmayan bir gücün varlığı hissediliyordu. Dinsizliğin, putperestliğin, batıl inançların topraklarıydı; kayalara ve vahşi hayvanlara bizim olduğumuzdan çok daha yakın olan türden insanlar tarafından mesken edilecekti... Bir yıldızın yüzeyini, katı bir cismi kendi evinde göstermekle kıyaslandığında, bir müzeye kabul edilmenin, belli şeylerden çokça görmenin anlamı nedir! Kendi vücudumda huşu içinde dikilmiş, mecbur olduğum bu şeyin bana nasıl da yabancılaştığını hissediyorum. Ruhlardan ya da hayaletlerden korkum yok, ben de onlardan biriyim (vücudum bir gün onlara dönüşecek); fakat bedenlerden, onlarla temasa geçmekten ürperti duyuyorum. Benim üzerimde nüfus sahibi olan bu Titan da neyin nesi? Gizemlerden konuşalım! Hayatlarımızı tabiat içinde düşünelim; maddeyle gündelik temas içinde; kayalarla, ağaçlarla, yanaklarımıza vuran rüzgarla! Katı Dünya! Gerçek Dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz? Neredeyiz biz? (KTAADN)
Henry David THOREAU
Etiketler:
into the wild,
kitap,
on the road
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
