Pages

21 Aralık 2010 Salı

Her gün gördüğüm, ama hakkında pek de birşey bilmediğim insanlarla arkadaşlık ediyorum. Aslında arkadaşlık kurmanın sağlıklı yolu bu olsa gerek. Pek de birşey bilmemek. İrdelememek. İnsanlar hakkında ne kadar az şey bilirsen o kadar rahat hissediyorsun. Karşında bir vücut görüyorsun, zihniyetten ziyade. Yüzeysel demek isterim ama doğru kelime bu değil, belki olumlu bir yüzeysellik ama. İnsan ilişkileri bu olumlu yüzeyselliğin üstüne kurulunca devam ediyor, ben de öğreniyorum.

Televizyon başında, elinde KFC kovasıyla, üstünde 1 aydır yıkanmayan tişörtüyle koltuğunda oturan bir adam olabilirim. Saçları dökülen hafiften.. Ya da sarı tüylü kedisinden başka bir şeyi olmayan, 40larının ortalarında, saç boyası akmış, aradan beyazları görünen bir kadın. İç çamaşırı bir haftalık. Elimizdeki tek kanıt bu klavye. Kendimle ilgili bu kadar şey anlatmamış olsaydım 3 yıldır, belki inandırabilirdim birilerini. Sarı tüylü bir kedi olmadığımı kim söyleyebilir ama?

O kadar farklıyız ki gün içinde ve o kadar kendimiz değiliz ki hareketlerimizde. Ya da birinci tekil şahıs. Ya da aslında gerçek olan gün içindeki ben, botlarımı çıkardığımda sahte birine dönüşüyorum. Ama yine de bunu ihtimaller dahiline katmazdım. Sarı tüylü bir kedi olmam daha mantıklı bir seçenek.

Sadece son üç gündür kendimi 'yakından' gözlemliyorum, uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Korkulacak birşey yok, herşey gayet tanıdık, pek de bir şey değişmemiş. Sadece yanağımın kenarında küçük bir sivilce çıkmış. Çevrede bir şeyler değişiyor ve ben çok başarılı bir şekilde ayak uyduruyorum. Ama kahkahalar eşliğinde gülerken bir yerden kulağımda çınlayan "kötü espriydi, kabul et" cümlesi ben ben olduğum sürece asla değişmeyecek, bunu biliyorum. Sosyal bir insan oldum ama yolda hala kaldırım çizgilerine bakarak yürüyorum ve hala bindiğim toplu taşıma aracının güzergahından bihaber, ineceğim durağı insanlara soruyorum. İnsanları çok dinliyorum, sıradan şeyleri, ama bazen dinlemediğim belli olmasın diye sırıtıyorum da.

Aslında gayet hoş, çekilebilir bir insan oldum, ama bazen çok sıkılıyorum.

12 Aralık 2010 Pazar

A Ceux Qui Sont Malades Par Mer Calme

-Kar yağıyor buralarda. Ankara'nın merkezinde durumlar nasıl bilmem ama Beytepe denilen mekanda öğrencilerin kar topu oynayıp durduk yere uluyarak eğlendikleri doğru. Gece Mimi Wonka'yla 54 dakikalık bir telefon konuşması yaptığım için yurdun güvenlik görevlileri tarafından tutanak tutuldu şahsım adına. Yani tabi ki olayın Wonka'yla bir ilgisi yoktu ama o soğukta altımda şort, üstümde montla beni gören görevli bayanlar pek şaşırmış olacak ki kendimi bir anda içerde buldum. Tutanağımın sebebi ise kapıdan giriş çıkış yaparken kart kullanmammış. Gece 12'den sonra yurttan çıkış yapmak yasak olduğu için kenardaki kapıdan kart göstermeden çıkılması gerekiyormuş sigara vb ihtiyaçlar için ve bunu da bana kimse söylememiş. Pazartesi günü yurt müdürü tarafından çağırılacağımı, şöyle bir saat kadar her söylenene "peki efendim, bir daha olmaz efendim.." şeklinde yanıt vermem gerektiğini, korkacak birşey olmadığını söyleyip yatağıma gönderdiler. "Bu ne saçma şey! Hangi çağda yaşıyoruz efenim?" tarzı gereksiz çene aktiviteleri için halim olmadığını farkedip usul usul odama çekildim. Zaten 2 saat öncesinde 12 Aralık'a giriş yapmış bulunmuştuk ve Sinatra dinlemek için çok güzel bir günün başlangıcıydı tam da Sinatra'nın doğumgünü.


-Son 2 aydır uğraşmaktan zevk aldığım tek şey film-dizi ikilisi. Ne okuyorum ne de yazıyorum. Aslına bakarsan tüm suçu içinde bulunduğum şehire atmıştım ve bir kere yükü omzumdan attıktan sonra "gerisini şehir düşünsün" demiş rahatıma bakmıştım. Ama o kadar rahat değilim artık. Yavaş yavaş huzursuz oluyorum bu laubalilikten. Birşeyler izlerken fazla kafa yormama gerek kalmıyor sanırım. Çok düşünmüyorum ya da irdelemiyorum, sadece izleyip keyif alıyorum. Ama ne okumak ne de yazmak bu kadar rahat aktiviteler. Evet, 2 aydır odaklanma problemi yaşıyorum aslında. İlgim bir noktada sabit kalmıyor uzun süre. Zira birşeyler izlerken bile mutlaka önümde yiyecek kırıntılar oluyor. Biraz daha alışıp yerleşmem gerekiyor aslında bulunduğum yere. Yine de olan Céline'e oldu bu süreçte. Gecenin sonuna doğru trajikomik bir yolculuğa çıkmıştık kitabın başında ama şimdi sadece tıkanıyorum okurken, bırakıyorum elimden kitabı, Céline devam ediyor.

-Tüm bu enteresanlıklara rağmen uğraşacak birşeyler mutlaka buluyorum. İşaret dili öğrenmeye hevesliyim şu sıralar. Bölümde seçmeli ders olarak almadan önce bir giriş niteliğinde olsun diye fransızca kursuna başlayacağım. Kafamda sıraladığım birçok şeye bu sene el atma niyetindeyim aslında. Gelecek sene okumaya başlayacağım İngiliz Edebiyatı bu seneki gibi rahat geçmeyecek çünkü. Günde 3 saatlik dersler ve çerez tadında sınavlarla geçen senenin içine bir iki ufak kişisel başarı sıkıştırmak hiç de fena olmaz sanki.

-Bu şehrin güzel tarafı, sinemanın 15, tiyatronun ise 4 tl olması. İnsanı film konusunda download'a, tiyatro konusunda ise mabadını kaldırmaya teşvik ediyor. Tiyatro heves ettiğim ama asla birlik beraberlik içinde ortaya birşeyler çıkarma konusundaki beceriksizliğim yüzünden yanaşamadığım bir mevzu oldu her zaman. O yüzden zihnimden enteresan yazın fikirleri çıkana kadar izleyici koltuğundaki görevimi devam ettirmeyi düşünüyorum. İnsanların yapamayacakları şeyler de vardır Sayın Phaedrus..

-Bugün uyandığımda aklımdan geçen birşeyler vardı. Eğer insan hayatındaki bazı günler Yann Tiersen şarkılarıyla bütünleşmiş olsaydı, bugünün adı A ceux qui sont malades par mer calme olurdu. Bu kadar yani, görüşürüz..