günün posası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günün posası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şubat 2012 Pazar
We're all gonna die!
Geçenlerde yaşımın onlar basamağını ikiledim. Dünya için küçük, aynı şekilde bizim için de küçük bir olaydı. Sadece babamlar bir süre inanamadılar ne kadar çabuk büyüdüğüme, ama sonra konken oynadık. Bir de gönül rahatlığıyla Hier Encore söyledim böyle içli içli. Yarın Ankara'ya gideceğim için hazırlanan koliye doğumgünü pastamın kalanını da koydurdum, gözüm arkada kalmayacak. Babamın şaraplarını da neredeyse bitirdik, yani eksik bir şey kalmadı, içim çook rahat.
Ama var ya, hiç gidesim yok lan! Okuyasım yok bile diyebilirim biraz daha yayılırsam şu koltuğa. Annem geçmiş kanepeye, East Of Eden izliyor, ben de gecenin bu saatinde James Dean görmenin keyfiyle kendime kahve koydum.
James Dean çok erken ölmüş gerçekten.
3saatlik arşiv taramasının ardından, kendime hediyem bol Grateful Dead'li bir yolculuk playlisti oldu. Beni böyle -30 derece kollarıyla karşılayacak Ankara'ya karşı güzel bir ısınma kaynağı olur. Olur olur...
22 Eylül 2011 Perşembe
O biçim bir yağmur
Ankara yoluna 1 gün kala bastıran sağanak yüzünden, daha doğrusu sağanakla beraber evin çevresini ve içini saran kasvetli hava yüzünden, 4 aydır volta attığım eve şöyle bir bakıp "gitmem lan ben burdan" yorumunu yaptım. Sabahtan beri süren valiz hazırlama telaşı bitince bilgisayarın başına oturup hoş sohbet bir beyin üşenmeyip benim için hazırladığı Grieg'den Mahler'e kadar uzanan takdir edilesi klasik klasörünü dizdim playliste. Mutfaktan gelen kurabiye kokularının Ankara kolisi için hazırlanan kurabiyelerden değil de öğlesine, kahve eşliğinde yenmek için hazırlanan kurabiyelerden olduğunu inatla varsayarak kendime bir kahve koymayı düşünüyorum. Ama onun öncesinde babamın dibine üşüşüp, "boşver okulu falan Osman Bey, ben oturayım burda, hergün kurabiye yiyip, yağmur yağarken kitap okuyalım beraber. Sen çay içersin, ben de kahve.." şeklinde teklifler sunmam gerekiyor... Ya da dur önce ben bir kahve koyup, bir iki kurabiye tırtıklayayım, Pachelbel çalsın arkada da.
Canon in D
Canon in D
Etiketler:
coffee and cigarettes,
günün posası
9 Mart 2011 Çarşamba
We're All Mad Here
Jockey Full Of Bourbon eşliğinde, üzerinde deve resmi bulunan zıkkımı tüketerek odada zikzaklar çizerek dans etmek apayrı bir keyif bence sevgili blogger.
Belki duymuşsundur haberlerde, Ankara pek bir karlı son günlerde. İnsanlar yollarda kalıyor, evlerine gidemiyorlar falan. Arabalar da zikzak çiziyor ama keyiften olduğunu sanmıyorum. Dün Kızılay'da sıkışıp Beytepe'sine gidemeyenlerdendim ben de. Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamaya gitmiştim bir arkadaşımla ama hadisenin iki üç slogan ve gülünç bir protestodan ibaret olduğunun farkına vardığımızda orada bulunmak için bir sebep kalmadığını anlamış, lgbt kalabalığının kenarından sinsice sıyrılıp mabadımızı daha fazla soğuğa maruz bırakmamak adına sıcak bir yere geçip havadan sudan muhabbetlere dalmıştık. Artık o kadar da ilginç gelmeyen, bünyeme de kabak tadı vermeye başlayan sokak göstericilerinin dedikodusunu yapıp; kendilerini, dönemin eğlenmeyi bilen birkaç beat kaçığının varisleri gibi görüp gösteren birkaç sıkıcı adama çamur attım fütursuzca. Biraz da, gözlerini buğulandırıp çevreye puslu bir imaj saçan, yeraltı görünümlü, şekeri elinden alınmış mızmız şairler hakkında atıp tuttum ne haddime ise.. Yanlış anlaşılmak istemem; sokakta gördüğümüz ve giyim kuşamlarından yola çıkarak ilginç isimlerle andığımız emo, tiki ve benzeri karakterler hakkında yaptığımız hoşbeşler ne kadar masum ve yargılamaksızın eğlenme amaçlıysa, bahsi geçen anti-kahraman karakterler adına atıp tuttuklarımız da bir o kadar masum ve iyi niyetli. Yani rahat olun, insanlar birbirlerini eğlendirip güldürmez ise ortada bir sorun var demektir.. Her neyse, sohbet sona erip gitme vakti geldiğinde, sanırım biraz geç kalmıştık. Ego, dolmuş, servis ve bilumum toplu taşıma aracından eser yoktu. Olan bitenin farkına vardığımızda "kalacak yer telefon konuşmaları"na yumulup en sonunda kafamızı sokacak bir ev bulmuştuk. Ertesi gün (yani bugün) Ego'ların tekrar yollara döküldüğü haberini aldıktan sonra bir sevgi kelebeğine dönüşsem de soğuğu hafiften hafiften yemiş olduğum bir gerçek. Karlar eriyip baharın geldiğini kendi gözlerimle görene kadar keyfi olarak kampüsü terketmeme kararı aldım. Okunacak kitaplar var daha zaten..
Sinematografik olduğun kadar antipatiksin de Ankara..
Yine de tüm suçu üzerime almaya razıyım. Otobüs sırasında beklerken yanımdaki bayana da söyledim bunu. 3-4 gün öncesinde havanın cıvıl cıvıl, çiçekli, böcekli, kuşlu vesaireli olduğu bir sabah, oda arkadaşımın da yokluğundan faydalanıp Hare Krishna açıp dans ettiğim için hava durumunun benden aldığı bir intikam biçimi olarak düşünüyorum yaşananları. Ama yine de önlem almaktan aciz belediyeyi ve zincirsiz yola çıkan taşıt sahiplerini suçlamak da aynı ölçüde mantıklı..
Bir kulak verip öyle düşün derim, olur da bir gün güneşli bir sabaha merhaba der, aklına da hare krishna gelirse, playliste atıverirsin içindeki sesi kırmayıp. Belki sen de dans edersin (farkettiysen şirinler'i görme vaatlerine yer vermiyorum bu blogta)..
Belki duymuşsundur haberlerde, Ankara pek bir karlı son günlerde. İnsanlar yollarda kalıyor, evlerine gidemiyorlar falan. Arabalar da zikzak çiziyor ama keyiften olduğunu sanmıyorum. Dün Kızılay'da sıkışıp Beytepe'sine gidemeyenlerdendim ben de. Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamaya gitmiştim bir arkadaşımla ama hadisenin iki üç slogan ve gülünç bir protestodan ibaret olduğunun farkına vardığımızda orada bulunmak için bir sebep kalmadığını anlamış, lgbt kalabalığının kenarından sinsice sıyrılıp mabadımızı daha fazla soğuğa maruz bırakmamak adına sıcak bir yere geçip havadan sudan muhabbetlere dalmıştık. Artık o kadar da ilginç gelmeyen, bünyeme de kabak tadı vermeye başlayan sokak göstericilerinin dedikodusunu yapıp; kendilerini, dönemin eğlenmeyi bilen birkaç beat kaçığının varisleri gibi görüp gösteren birkaç sıkıcı adama çamur attım fütursuzca. Biraz da, gözlerini buğulandırıp çevreye puslu bir imaj saçan, yeraltı görünümlü, şekeri elinden alınmış mızmız şairler hakkında atıp tuttum ne haddime ise.. Yanlış anlaşılmak istemem; sokakta gördüğümüz ve giyim kuşamlarından yola çıkarak ilginç isimlerle andığımız emo, tiki ve benzeri karakterler hakkında yaptığımız hoşbeşler ne kadar masum ve yargılamaksızın eğlenme amaçlıysa, bahsi geçen anti-kahraman karakterler adına atıp tuttuklarımız da bir o kadar masum ve iyi niyetli. Yani rahat olun, insanlar birbirlerini eğlendirip güldürmez ise ortada bir sorun var demektir.. Her neyse, sohbet sona erip gitme vakti geldiğinde, sanırım biraz geç kalmıştık. Ego, dolmuş, servis ve bilumum toplu taşıma aracından eser yoktu. Olan bitenin farkına vardığımızda "kalacak yer telefon konuşmaları"na yumulup en sonunda kafamızı sokacak bir ev bulmuştuk. Ertesi gün (yani bugün) Ego'ların tekrar yollara döküldüğü haberini aldıktan sonra bir sevgi kelebeğine dönüşsem de soğuğu hafiften hafiften yemiş olduğum bir gerçek. Karlar eriyip baharın geldiğini kendi gözlerimle görene kadar keyfi olarak kampüsü terketmeme kararı aldım. Okunacak kitaplar var daha zaten..
Sinematografik olduğun kadar antipatiksin de Ankara..
Yine de tüm suçu üzerime almaya razıyım. Otobüs sırasında beklerken yanımdaki bayana da söyledim bunu. 3-4 gün öncesinde havanın cıvıl cıvıl, çiçekli, böcekli, kuşlu vesaireli olduğu bir sabah, oda arkadaşımın da yokluğundan faydalanıp Hare Krishna açıp dans ettiğim için hava durumunun benden aldığı bir intikam biçimi olarak düşünüyorum yaşananları. Ama yine de önlem almaktan aciz belediyeyi ve zincirsiz yola çıkan taşıt sahiplerini suçlamak da aynı ölçüde mantıklı..
Bir kulak verip öyle düşün derim, olur da bir gün güneşli bir sabaha merhaba der, aklına da hare krishna gelirse, playliste atıverirsin içindeki sesi kırmayıp. Belki sen de dans edersin (farkettiysen şirinler'i görme vaatlerine yer vermiyorum bu blogta)..
Etiketler:
günün posası,
haftaiçi karalamaları,
hippie hippie shake,
müzik,
Sing in Your Ear
26 Ocak 2011 Çarşamba
Sömestr tatili niyetine evdeyim. Geçirilecek 1 ay demektir bu. Ama telaşa mahal yok, okunacak kitap listem var, gayet dolu... Haftada ortalama 2-3 kitabın yanına tik koyuyorum. Evdeyken zamandan bol bir şeyim yok. Günde en az iki kere ocağa çay konuluyor tarafımdan. Yetiştirecek bir şey yok. Evin içinde gereksiz bir koşuşturmaca da... En büyük heyecan, ailece tabu oynarken babamın karşıma geçip "eğlence" kelimesini anlatma çabası sırasında oluyor. 50 küsür yaşındaki adamın elindeki kartı, panik içinde debelenirken süre dolunca sinirle yere fırlatmasını izlemekse gerçekten "eğlence"li oluyor.
Gün geçtikçe durulduğumu hissediyorum. Eskisi gibi karşıma çıkacak şeyleri büyük bir heyecanla beklemiyorum. Belki karşıma çıkan şeylerin düşündüğüm kadar tatmin edici olmadığını farketmeye başlamamın etkisi olabilir. Kafamda büyük projelerin planları dönmüyor ve bu üzücü bir şey değil, aksine daha iyi odaklanmamı sağlıyor kafamın daha rahat olması. Küçük küçük ilerlemenin önemini kavrıyorum. Çok afili, şaşalı başarılar yerine sadece benim bildiğim, bireysel kazanımlar; bir adım sonrası için hazırlıyor aklımı. Soğuk duş etkisi yaratmadan teker teker geleceğinin garantisi oluyor bir nevi. Bir Pollyanna 'cılığa çekilme kaygısı olmadan söylüyorum bunları. İnsan kendisine ve kozmosa gereğinden fazla güvenip hayattan büyük lokmalar almaya yeltendiğinde altından kalkamıyor işlerin. Minik minik deşelemek gerekiyormuş dünyayı.
Aydınlanma vb. saçmalıklardan bahsetmiyorum. Ergen döneminin Oshocu muhabbetleri geçeli oldu baya. Kemana başladım yeniden ve kafamdaki en güzel fantazi, birkaç ay sonra o dört telden bir Tiersen çıkarmak. La Veillée belki..
Gün geçtikçe durulduğumu hissediyorum. Eskisi gibi karşıma çıkacak şeyleri büyük bir heyecanla beklemiyorum. Belki karşıma çıkan şeylerin düşündüğüm kadar tatmin edici olmadığını farketmeye başlamamın etkisi olabilir. Kafamda büyük projelerin planları dönmüyor ve bu üzücü bir şey değil, aksine daha iyi odaklanmamı sağlıyor kafamın daha rahat olması. Küçük küçük ilerlemenin önemini kavrıyorum. Çok afili, şaşalı başarılar yerine sadece benim bildiğim, bireysel kazanımlar; bir adım sonrası için hazırlıyor aklımı. Soğuk duş etkisi yaratmadan teker teker geleceğinin garantisi oluyor bir nevi. Bir Pollyanna 'cılığa çekilme kaygısı olmadan söylüyorum bunları. İnsan kendisine ve kozmosa gereğinden fazla güvenip hayattan büyük lokmalar almaya yeltendiğinde altından kalkamıyor işlerin. Minik minik deşelemek gerekiyormuş dünyayı.
Aydınlanma vb. saçmalıklardan bahsetmiyorum. Ergen döneminin Oshocu muhabbetleri geçeli oldu baya. Kemana başladım yeniden ve kafamdaki en güzel fantazi, birkaç ay sonra o dört telden bir Tiersen çıkarmak. La Veillée belki..
Etiketler:
günün posası,
haftaiçi karalamaları,
Kemik Torbası
21 Aralık 2010 Salı
Her gün gördüğüm, ama hakkında pek de birşey bilmediğim insanlarla arkadaşlık ediyorum. Aslında arkadaşlık kurmanın sağlıklı yolu bu olsa gerek. Pek de birşey bilmemek. İrdelememek. İnsanlar hakkında ne kadar az şey bilirsen o kadar rahat hissediyorsun. Karşında bir vücut görüyorsun, zihniyetten ziyade. Yüzeysel demek isterim ama doğru kelime bu değil, belki olumlu bir yüzeysellik ama. İnsan ilişkileri bu olumlu yüzeyselliğin üstüne kurulunca devam ediyor, ben de öğreniyorum.
Televizyon başında, elinde KFC kovasıyla, üstünde 1 aydır yıkanmayan tişörtüyle koltuğunda oturan bir adam olabilirim. Saçları dökülen hafiften.. Ya da sarı tüylü kedisinden başka bir şeyi olmayan, 40larının ortalarında, saç boyası akmış, aradan beyazları görünen bir kadın. İç çamaşırı bir haftalık. Elimizdeki tek kanıt bu klavye. Kendimle ilgili bu kadar şey anlatmamış olsaydım 3 yıldır, belki inandırabilirdim birilerini. Sarı tüylü bir kedi olmadığımı kim söyleyebilir ama?
O kadar farklıyız ki gün içinde ve o kadar kendimiz değiliz ki hareketlerimizde. Ya da birinci tekil şahıs. Ya da aslında gerçek olan gün içindeki ben, botlarımı çıkardığımda sahte birine dönüşüyorum. Ama yine de bunu ihtimaller dahiline katmazdım. Sarı tüylü bir kedi olmam daha mantıklı bir seçenek.
Sadece son üç gündür kendimi 'yakından' gözlemliyorum, uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Korkulacak birşey yok, herşey gayet tanıdık, pek de bir şey değişmemiş. Sadece yanağımın kenarında küçük bir sivilce çıkmış. Çevrede bir şeyler değişiyor ve ben çok başarılı bir şekilde ayak uyduruyorum. Ama kahkahalar eşliğinde gülerken bir yerden kulağımda çınlayan "kötü espriydi, kabul et" cümlesi ben ben olduğum sürece asla değişmeyecek, bunu biliyorum. Sosyal bir insan oldum ama yolda hala kaldırım çizgilerine bakarak yürüyorum ve hala bindiğim toplu taşıma aracının güzergahından bihaber, ineceğim durağı insanlara soruyorum. İnsanları çok dinliyorum, sıradan şeyleri, ama bazen dinlemediğim belli olmasın diye sırıtıyorum da.
Aslında gayet hoş, çekilebilir bir insan oldum, ama bazen çok sıkılıyorum.
Televizyon başında, elinde KFC kovasıyla, üstünde 1 aydır yıkanmayan tişörtüyle koltuğunda oturan bir adam olabilirim. Saçları dökülen hafiften.. Ya da sarı tüylü kedisinden başka bir şeyi olmayan, 40larının ortalarında, saç boyası akmış, aradan beyazları görünen bir kadın. İç çamaşırı bir haftalık. Elimizdeki tek kanıt bu klavye. Kendimle ilgili bu kadar şey anlatmamış olsaydım 3 yıldır, belki inandırabilirdim birilerini. Sarı tüylü bir kedi olmadığımı kim söyleyebilir ama?
O kadar farklıyız ki gün içinde ve o kadar kendimiz değiliz ki hareketlerimizde. Ya da birinci tekil şahıs. Ya da aslında gerçek olan gün içindeki ben, botlarımı çıkardığımda sahte birine dönüşüyorum. Ama yine de bunu ihtimaller dahiline katmazdım. Sarı tüylü bir kedi olmam daha mantıklı bir seçenek.
Sadece son üç gündür kendimi 'yakından' gözlemliyorum, uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Korkulacak birşey yok, herşey gayet tanıdık, pek de bir şey değişmemiş. Sadece yanağımın kenarında küçük bir sivilce çıkmış. Çevrede bir şeyler değişiyor ve ben çok başarılı bir şekilde ayak uyduruyorum. Ama kahkahalar eşliğinde gülerken bir yerden kulağımda çınlayan "kötü espriydi, kabul et" cümlesi ben ben olduğum sürece asla değişmeyecek, bunu biliyorum. Sosyal bir insan oldum ama yolda hala kaldırım çizgilerine bakarak yürüyorum ve hala bindiğim toplu taşıma aracının güzergahından bihaber, ineceğim durağı insanlara soruyorum. İnsanları çok dinliyorum, sıradan şeyleri, ama bazen dinlemediğim belli olmasın diye sırıtıyorum da.
Aslında gayet hoş, çekilebilir bir insan oldum, ama bazen çok sıkılıyorum.
Etiketler:
günün posası,
haftaiçi karalamaları
12 Aralık 2010 Pazar
A Ceux Qui Sont Malades Par Mer Calme
-Kar yağıyor buralarda. Ankara'nın merkezinde durumlar nasıl bilmem ama Beytepe denilen mekanda öğrencilerin kar topu oynayıp durduk yere uluyarak eğlendikleri doğru. Gece Mimi Wonka'yla 54 dakikalık bir telefon konuşması yaptığım için yurdun güvenlik görevlileri tarafından tutanak tutuldu şahsım adına. Yani tabi ki olayın Wonka'yla bir ilgisi yoktu ama o soğukta altımda şort, üstümde montla beni gören görevli bayanlar pek şaşırmış olacak ki kendimi bir anda içerde buldum. Tutanağımın sebebi ise kapıdan giriş çıkış yaparken kart kullanmammış. Gece 12'den sonra yurttan çıkış yapmak yasak olduğu için kenardaki kapıdan kart göstermeden çıkılması gerekiyormuş sigara vb ihtiyaçlar için ve bunu da bana kimse söylememiş. Pazartesi günü yurt müdürü tarafından çağırılacağımı, şöyle bir saat kadar her söylenene "peki efendim, bir daha olmaz efendim.." şeklinde yanıt vermem gerektiğini, korkacak birşey olmadığını söyleyip yatağıma gönderdiler. "Bu ne saçma şey! Hangi çağda yaşıyoruz efenim?" tarzı gereksiz çene aktiviteleri için halim olmadığını farkedip usul usul odama çekildim. Zaten 2 saat öncesinde 12 Aralık'a giriş yapmış bulunmuştuk ve Sinatra dinlemek için çok güzel bir günün başlangıcıydı tam da Sinatra'nın doğumgünü.
-Son 2 aydır uğraşmaktan zevk aldığım tek şey film-dizi ikilisi. Ne okuyorum ne de yazıyorum. Aslına bakarsan tüm suçu içinde bulunduğum şehire atmıştım ve bir kere yükü omzumdan attıktan sonra "gerisini şehir düşünsün" demiş rahatıma bakmıştım. Ama o kadar rahat değilim artık. Yavaş yavaş huzursuz oluyorum bu laubalilikten. Birşeyler izlerken fazla kafa yormama gerek kalmıyor sanırım. Çok düşünmüyorum ya da irdelemiyorum, sadece izleyip keyif alıyorum. Ama ne okumak ne de yazmak bu kadar rahat aktiviteler. Evet, 2 aydır odaklanma problemi yaşıyorum aslında. İlgim bir noktada sabit kalmıyor uzun süre. Zira birşeyler izlerken bile mutlaka önümde yiyecek kırıntılar oluyor. Biraz daha alışıp yerleşmem gerekiyor aslında bulunduğum yere. Yine de olan Céline'e oldu bu süreçte. Gecenin sonuna doğru trajikomik bir yolculuğa çıkmıştık kitabın başında ama şimdi sadece tıkanıyorum okurken, bırakıyorum elimden kitabı, Céline devam ediyor.
-Tüm bu enteresanlıklara rağmen uğraşacak birşeyler mutlaka buluyorum. İşaret dili öğrenmeye hevesliyim şu sıralar. Bölümde seçmeli ders olarak almadan önce bir giriş niteliğinde olsun diye fransızca kursuna başlayacağım. Kafamda sıraladığım birçok şeye bu sene el atma niyetindeyim aslında. Gelecek sene okumaya başlayacağım İngiliz Edebiyatı bu seneki gibi rahat geçmeyecek çünkü. Günde 3 saatlik dersler ve çerez tadında sınavlarla geçen senenin içine bir iki ufak kişisel başarı sıkıştırmak hiç de fena olmaz sanki.
-Bu şehrin güzel tarafı, sinemanın 15, tiyatronun ise 4 tl olması. İnsanı film konusunda download'a, tiyatro konusunda ise mabadını kaldırmaya teşvik ediyor. Tiyatro heves ettiğim ama asla birlik beraberlik içinde ortaya birşeyler çıkarma konusundaki beceriksizliğim yüzünden yanaşamadığım bir mevzu oldu her zaman. O yüzden zihnimden enteresan yazın fikirleri çıkana kadar izleyici koltuğundaki görevimi devam ettirmeyi düşünüyorum. İnsanların yapamayacakları şeyler de vardır Sayın Phaedrus..
-Bugün uyandığımda aklımdan geçen birşeyler vardı. Eğer insan hayatındaki bazı günler Yann Tiersen şarkılarıyla bütünleşmiş olsaydı, bugünün adı A ceux qui sont malades par mer calme olurdu. Bu kadar yani, görüşürüz..
-Tüm bu enteresanlıklara rağmen uğraşacak birşeyler mutlaka buluyorum. İşaret dili öğrenmeye hevesliyim şu sıralar. Bölümde seçmeli ders olarak almadan önce bir giriş niteliğinde olsun diye fransızca kursuna başlayacağım. Kafamda sıraladığım birçok şeye bu sene el atma niyetindeyim aslında. Gelecek sene okumaya başlayacağım İngiliz Edebiyatı bu seneki gibi rahat geçmeyecek çünkü. Günde 3 saatlik dersler ve çerez tadında sınavlarla geçen senenin içine bir iki ufak kişisel başarı sıkıştırmak hiç de fena olmaz sanki.
-Bu şehrin güzel tarafı, sinemanın 15, tiyatronun ise 4 tl olması. İnsanı film konusunda download'a, tiyatro konusunda ise mabadını kaldırmaya teşvik ediyor. Tiyatro heves ettiğim ama asla birlik beraberlik içinde ortaya birşeyler çıkarma konusundaki beceriksizliğim yüzünden yanaşamadığım bir mevzu oldu her zaman. O yüzden zihnimden enteresan yazın fikirleri çıkana kadar izleyici koltuğundaki görevimi devam ettirmeyi düşünüyorum. İnsanların yapamayacakları şeyler de vardır Sayın Phaedrus..
-Bugün uyandığımda aklımdan geçen birşeyler vardı. Eğer insan hayatındaki bazı günler Yann Tiersen şarkılarıyla bütünleşmiş olsaydı, bugünün adı A ceux qui sont malades par mer calme olurdu. Bu kadar yani, görüşürüz..
31 Ağustos 2010 Salı
"Sakın kimseye birşey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."
Çevremde gördüğüm şeylerden sıkıldığım anlarda, sağıma ya da soluma uzandığımda okuyabileceğim bir kitaba erişebilme ve bu süreçte de başka hiçbir şeye ihtiyaç duymama lüksüne sahip olduğum gerçeğini bilmek birazcık da olsa rahatlatıyor şu sıralar. Çok da rahat bir ruh haline geçiş yaptığımı söyleyemem, zira. Halbuki fena bir haftasonu da geçirmemiştim; denize girip, güneşin bağrında kumdan kale bile yapmıştım, işimiz bitince de kendimizi godzilla sanıp yarattığımız şehri yerle bir etmiştik. Kumdan kalelerin bile bir standartı vardır belki; her isme, her cisme hitap etmiyordur.
Birkaç senedir tanımakta olduğum bir kişiye dönüşme korkum olmasa, kafamın içindeki tüm hayalperest huylu tümörleri bir bir yok ederdim herhalde. Çünkü adamın teki çok doğru söyledi bir filmde.
"Things have been tough lately for dreamers."
Böyle bir kanıya varmam için çok ekstrem olaylara ihtiyacımın olmaması, aksine çok küçük bir gözlemlemenin ardından kafamda kurduğum devasa senaryo-fikir yumağı-düşünce ağının, ne denirse artık, zihnimde ne denli büyük bir sansasyon yarattığı gerçeği gerçekten çok gülünç. İşte bu yüzden hayalperest ruhlu beyin tümörleri yok edilmeli aslında. İçinde yaşadığımız dünya kesinlikle kafamızdaki kadar geniş değil, insanlarıysa ya ters ya fazla karmaşık. Kendi kendine var ettiğin hayal kırıklığı ise; herkesin birden bire doğaçlama yapmaya başladığı bir tiyatro sahnesinde apışıp, repliğini unutmak gibi. O kadar şairane ve o kadar trajikomik.
"Bazen hayatın takıldığı zaman vurarak düzelttiğiniz ve sonuna gelmek için ileri alabildiğiniz bir film şeridi gibi olmasını gerçekten isterim."
Son günlerde sürekli yoldayım. Yarım saatlik otogar kafelerinde içilen çay ve sigara molasından sonra 3-5 saatlik yolculuklar yorucu oluyor çok, ama otobüslerde uyuyabilen biri değilim. Ne kadar yorgun olursam olayım gözlerimi kapatıp uyuyamıyorum. Müzik dinleyip dışarıyı seyretmekten başka hiç bir şey işe yaramıyor, yoksa mide bulantısı ve kusma düşüncesinin ağızda bıraktığı kekremsi tatla berbat bir zaman geçiriyorum. Cam kenarında yer olmasa bile yanımdaki insanlara gerçekten inandırıcı bir biçimde "az sonra o şık tişörtüne midemi çıkardığımda bana yerini vermediğin için çok pişman olacaksın" izlenimini verebiliyorum. Eğitimini almadım ama rol yapma sanatı insana birçok kritik durumda yardım edebiliyor.
Bu gece Ankara'ya gidiyorum okul ve yurt kayıt işlerini ayarlamaya. Bölüme birinci olarak girseniz bile orda burda bir "torpil amca"nız olmadığında yurt başvurularınız pek de göz önünde bulundurulmuyormuş, bu sabah öğrendim (Hergün Kızılay'dan Beytepe'ye gitmek için sabahın köründe kalkıp yola çıkacağım düşüncesi çok oturdu mideme). Gün içinde, yolda Kansas- Carry On Wayward Son ve türevleri ideal yol playlistini oluştursa da gecenin bir yarısı 6 saatlik Ankara yolunda sadece Abel Korzeniowski eli değmiş A Single Man soundtrack'lerini dinlemeye karar verdim, belki insanların ışıktan rahatsız olmayacakları tutar da Holden Caulfield'i 76 yaşında New York'u tekrar keşfe çıkartan aptalın kitabını bile okuyabilirim.

Bunların dışında pek bir değişiklik yok. Alkol arıyorum sürekli, iyi geliyor, ayıkken çoğu şey sıkıcı görünüyor gözüme. Tüm günümü My Name Is Earl izleyerek geçiriyorum, şu sıralar izlemekten en çok keyif aldığım dizi oldu. Karakterlerin salaklıkla karışık komikliği izlerken hiç yormuyor. Suratımda saçma bir sırıtmayla izliyorum, soundtrack tercihlerine de hayran kalarak.. Şöyle bir düşünüyorum da, gerçekten, son zamanlarda kafamdaki tıkırtıları, göğsümdeki bulantıyı unutturan ve 25 dakika boyunca keyifli hissettiren 1-2 şeyden biri bu dizi. Ve özelikle o repliği;
-Hey Earl!
-Hey Crab Man!
Çevremde gördüğüm şeylerden sıkıldığım anlarda, sağıma ya da soluma uzandığımda okuyabileceğim bir kitaba erişebilme ve bu süreçte de başka hiçbir şeye ihtiyaç duymama lüksüne sahip olduğum gerçeğini bilmek birazcık da olsa rahatlatıyor şu sıralar. Çok da rahat bir ruh haline geçiş yaptığımı söyleyemem, zira. Halbuki fena bir haftasonu da geçirmemiştim; denize girip, güneşin bağrında kumdan kale bile yapmıştım, işimiz bitince de kendimizi godzilla sanıp yarattığımız şehri yerle bir etmiştik. Kumdan kalelerin bile bir standartı vardır belki; her isme, her cisme hitap etmiyordur.
Birkaç senedir tanımakta olduğum bir kişiye dönüşme korkum olmasa, kafamın içindeki tüm hayalperest huylu tümörleri bir bir yok ederdim herhalde. Çünkü adamın teki çok doğru söyledi bir filmde.
"Things have been tough lately for dreamers."
Böyle bir kanıya varmam için çok ekstrem olaylara ihtiyacımın olmaması, aksine çok küçük bir gözlemlemenin ardından kafamda kurduğum devasa senaryo-fikir yumağı-düşünce ağının, ne denirse artık, zihnimde ne denli büyük bir sansasyon yarattığı gerçeği gerçekten çok gülünç. İşte bu yüzden hayalperest ruhlu beyin tümörleri yok edilmeli aslında. İçinde yaşadığımız dünya kesinlikle kafamızdaki kadar geniş değil, insanlarıysa ya ters ya fazla karmaşık. Kendi kendine var ettiğin hayal kırıklığı ise; herkesin birden bire doğaçlama yapmaya başladığı bir tiyatro sahnesinde apışıp, repliğini unutmak gibi. O kadar şairane ve o kadar trajikomik.
"Bazen hayatın takıldığı zaman vurarak düzelttiğiniz ve sonuna gelmek için ileri alabildiğiniz bir film şeridi gibi olmasını gerçekten isterim."
Son günlerde sürekli yoldayım. Yarım saatlik otogar kafelerinde içilen çay ve sigara molasından sonra 3-5 saatlik yolculuklar yorucu oluyor çok, ama otobüslerde uyuyabilen biri değilim. Ne kadar yorgun olursam olayım gözlerimi kapatıp uyuyamıyorum. Müzik dinleyip dışarıyı seyretmekten başka hiç bir şey işe yaramıyor, yoksa mide bulantısı ve kusma düşüncesinin ağızda bıraktığı kekremsi tatla berbat bir zaman geçiriyorum. Cam kenarında yer olmasa bile yanımdaki insanlara gerçekten inandırıcı bir biçimde "az sonra o şık tişörtüne midemi çıkardığımda bana yerini vermediğin için çok pişman olacaksın" izlenimini verebiliyorum. Eğitimini almadım ama rol yapma sanatı insana birçok kritik durumda yardım edebiliyor.
Bu gece Ankara'ya gidiyorum okul ve yurt kayıt işlerini ayarlamaya. Bölüme birinci olarak girseniz bile orda burda bir "torpil amca"nız olmadığında yurt başvurularınız pek de göz önünde bulundurulmuyormuş, bu sabah öğrendim (Hergün Kızılay'dan Beytepe'ye gitmek için sabahın köründe kalkıp yola çıkacağım düşüncesi çok oturdu mideme). Gün içinde, yolda Kansas- Carry On Wayward Son ve türevleri ideal yol playlistini oluştursa da gecenin bir yarısı 6 saatlik Ankara yolunda sadece Abel Korzeniowski eli değmiş A Single Man soundtrack'lerini dinlemeye karar verdim, belki insanların ışıktan rahatsız olmayacakları tutar da Holden Caulfield'i 76 yaşında New York'u tekrar keşfe çıkartan aptalın kitabını bile okuyabilirim.

Bunların dışında pek bir değişiklik yok. Alkol arıyorum sürekli, iyi geliyor, ayıkken çoğu şey sıkıcı görünüyor gözüme. Tüm günümü My Name Is Earl izleyerek geçiriyorum, şu sıralar izlemekten en çok keyif aldığım dizi oldu. Karakterlerin salaklıkla karışık komikliği izlerken hiç yormuyor. Suratımda saçma bir sırıtmayla izliyorum, soundtrack tercihlerine de hayran kalarak.. Şöyle bir düşünüyorum da, gerçekten, son zamanlarda kafamdaki tıkırtıları, göğsümdeki bulantıyı unutturan ve 25 dakika boyunca keyifli hissettiren 1-2 şeyden biri bu dizi. Ve özelikle o repliği;
-Hey Earl!
-Hey Crab Man!
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Çukurnot:
Bu sabah resmi olarak Hacettepe Üniversitesi- İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olduğum gerçeğini öğrendim ö'lü s'li y'li m'li bir siteden. "Sağol şekerim" dedim siteye, kapattım sonra. How I Met Your Mother 4. sezonu sıraladım gom player'a. Bir elimde Nesquik mısır gevreği, diğer elimde Dimes Çiftlik sütüyle her zamanki popo izli koltuğuma gömüldüm ve yerimden saatlerce kalkmadım. Hala da birşeyler kafama dank etmiş değil. Şu an gecenin 2'si, ve yanımda tirbuşonu takılı bir Kayra-Cumartesi var. Peynir ve üzümümü de kenara koydum. Sabahlayıp, o şişeyi bitirip, gece boyunca Mimi Hanımla yeni planlar yapıp, ayyaş manifestosu falan hazırlamayı düşünüyorum. Ne zaman kendime gelip, olan bitenin farkına varacağım? Cumartesi günü annem balkona hazırladığı kahvaltı için seslenip, abim başıma üşüşerek gıdıklayarak uyandırdığında ve (1 aydır ağzıma bile almamama rağmen cumartesi sabahı için istisna yapacağım) sabah kahvemden bir yudum aldığım zaman herşey dank edecek, böyle filmlerdeki gibi..
4 Non Blondes- What's Up
Tüm gün kulağımda bu şarkı vardı, bilmiyorum daha önce paylaştım mı ama kesinlikle kendinden geçip kocaman, böyle 32 dişin olmasa bile 32 diş birden sırıtmana yol açan şarkıdır bu. Çok güzeldir yahu..
4 Non Blondes- What's Up
Tüm gün kulağımda bu şarkı vardı, bilmiyorum daha önce paylaştım mı ama kesinlikle kendinden geçip kocaman, böyle 32 dişin olmasa bile 32 diş birden sırıtmana yol açan şarkıdır bu. Çok güzeldir yahu..
8 Ağustos 2010 Pazar
Günün Posası:
Bugün yolda giderken önümden geçen otobüsün içinde başbaşkanın tüm Isparta halkına el sallaya sallaya selam ettiğini görünce, orta parmağımı kaldırırcasına ben de selamladım onu, biraz uzağımdaki polislerse hödük gibi otobüse bakan kıza sadece sırıttılar.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
John Lennon- Woman
"İnsanlar aşka değil aşık olma fikrine taparlar." cümle buydu ya da bunun ayarında birşeydi sanırım. Ya bir film repliğiydi ya da film repliği tadında biri söylemişti, tam hatırlamıyorum. Aşkın göreceli bir fantezi olduğunu düşündüğüm için -daha doğrusu bu yaşta düşündüğüm için- kendime kızmıyor değilim ama evet, ben de çevresinde birbirinden memnun ve birbirine saygısını yitirmeyen çiftler bulunmayanlardanım. Yazdıklarımı okuyan ve mutlu bir ilişkisi olan biri varsa söylediklerimi ciddiye almamalı, zira bunları yazan hödük zaten hayatında böyle bir tecrübeyi yaşamaya cesaret etmemiş biridir ve dolayısıyla atıp tuttuklarının güvenilirliği bir hayli tartışılır. Fakat en yakınımdan en alakasız olduklarıma kadar birbirini delice sevdiğini söyleyip de en gergin anlarda bile birbirine karşı temkinli yaklaşan, saygısını koruyan bir çifte hiç rastlamadım. Buna anne-babam da dahil, samimi arkadaşlarım, akraba çevrem, aksini aklımın ucundan bile geçirmediğim tanıdıklarım, çok çok yakıştırıp takdir ettiklerim, mutlu olmalarını gerçekten çok istediğim çiftlerin hepsi... Sanırım bu; birçok insanın sevdiğini ve sevildiğini düşündüğünde, bunun karşısındakini pek bir düşündüğü için değil de en çok yalnız kalmaktan korktuğu için biriyle beraber olmak istediği gerçeğini kabul etmemesiyle alakalı. Yani kabul edelim, bu sırf seviştiğimiz insanlarla yaşadığımız ilişkiler için geçerli değil, yaşadığımız birçok çeşit ilişki için geçerli, birini yanımızda istememizin ya da birinin yanında olmak istememizin en önemli sebebi kendimizi, en çok da kendimizi sevmemiz ve düşünmemiz. Üzgünüm, aşka inanmadığımdan değil (bir insan için en yaratıcı ve en mükemmel fantezi olduğunu iddia ederim), sadece sırf kendimizi herkesten, herşeyden daha çok sevdiğimiz için başka bir kimseyle hayatımızın geri kalanını mutlu mesut, sevgi ve saygı dolu günler içerisinde geçireceğimiz düşüncesi hiç inandırıcı gelmiyor artık. Evlilik ve bir aile kurma düşüncesinden çok daha öncesinde vazgeçmiştim zaten, şimdiyse ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesinden vazgeçiyorum. Hayatta herşeyin tadımlık olması fikri ilk başta carpe diem izlenimi yaratabilir, ama değil, gerçekten... Sadece kendimizi iyi hissettirecek mutlu anılar toplamaya çalışıyoruz 60-70 yıl boyunca, daha fazlası değil.
Bazı fikirlerden vazgeçtiğimi söylüyorum, bunlardan ebediyen vazgeçtiğimi değil. Nasıl ki bundan 5 yıl sonra kendimi belli bir yerde göremiyorsam, bundan 5 yıl sonra ne düşüneceğimi kesinleştirip garantisini de veremiyorum. Bu yüzden "ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesi" hakkındaki fikirlerimden şu an bile kuşku duyuyorum. Ama "evlilik ve bir aile" bundan 10 yıl sonra bile aynı şekilde kalır gibi sanki..
Gerçekten bu cümleleri başkaları adına kurmuyorum. Kendi sınırlarımı değerlendiriyorum sadece. Karşıma geçip "yıllardır beraberim ve bir saniyesinden bile pişman değilim" dersen söyleyecek birşeyim zaten olmaz. En başta da söyledim, kendime baktığım zaman tüm riskleri alıp böylesi bir tecrübenin ne sorumluluğunu alabilecek ne de ona atılabilecek cesarete sahip birini görüyorum. Sanırım, bir insanın bireyselliğini, şahsi özgürlüğünü, kişisel iradesini bir çift olarak yaşayıp bir çift olarak hareket etmekten daha ön planda tuttuğum için böyle. Zaten sırf bana bıraksan fantezi dünyasında tanrıcılık oyununu, eline gitarını alıp karşıma geçerek John Lennon-Woman söyleyen kişi için uğruna vazgeçtiğim şeylerden vazgeçip bütün tabularımı yıkarım. Dediğim gibi, sadece sınırlarımı değerlendiriyorum şu an.
"İnsanlar aşka değil aşık olma fikrine taparlar." cümle buydu ya da bunun ayarında birşeydi sanırım. Ya bir film repliğiydi ya da film repliği tadında biri söylemişti, tam hatırlamıyorum. Aşkın göreceli bir fantezi olduğunu düşündüğüm için -daha doğrusu bu yaşta düşündüğüm için- kendime kızmıyor değilim ama evet, ben de çevresinde birbirinden memnun ve birbirine saygısını yitirmeyen çiftler bulunmayanlardanım. Yazdıklarımı okuyan ve mutlu bir ilişkisi olan biri varsa söylediklerimi ciddiye almamalı, zira bunları yazan hödük zaten hayatında böyle bir tecrübeyi yaşamaya cesaret etmemiş biridir ve dolayısıyla atıp tuttuklarının güvenilirliği bir hayli tartışılır. Fakat en yakınımdan en alakasız olduklarıma kadar birbirini delice sevdiğini söyleyip de en gergin anlarda bile birbirine karşı temkinli yaklaşan, saygısını koruyan bir çifte hiç rastlamadım. Buna anne-babam da dahil, samimi arkadaşlarım, akraba çevrem, aksini aklımın ucundan bile geçirmediğim tanıdıklarım, çok çok yakıştırıp takdir ettiklerim, mutlu olmalarını gerçekten çok istediğim çiftlerin hepsi... Sanırım bu; birçok insanın sevdiğini ve sevildiğini düşündüğünde, bunun karşısındakini pek bir düşündüğü için değil de en çok yalnız kalmaktan korktuğu için biriyle beraber olmak istediği gerçeğini kabul etmemesiyle alakalı. Yani kabul edelim, bu sırf seviştiğimiz insanlarla yaşadığımız ilişkiler için geçerli değil, yaşadığımız birçok çeşit ilişki için geçerli, birini yanımızda istememizin ya da birinin yanında olmak istememizin en önemli sebebi kendimizi, en çok da kendimizi sevmemiz ve düşünmemiz. Üzgünüm, aşka inanmadığımdan değil (bir insan için en yaratıcı ve en mükemmel fantezi olduğunu iddia ederim), sadece sırf kendimizi herkesten, herşeyden daha çok sevdiğimiz için başka bir kimseyle hayatımızın geri kalanını mutlu mesut, sevgi ve saygı dolu günler içerisinde geçireceğimiz düşüncesi hiç inandırıcı gelmiyor artık. Evlilik ve bir aile kurma düşüncesinden çok daha öncesinde vazgeçmiştim zaten, şimdiyse ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesinden vazgeçiyorum. Hayatta herşeyin tadımlık olması fikri ilk başta carpe diem izlenimi yaratabilir, ama değil, gerçekten... Sadece kendimizi iyi hissettirecek mutlu anılar toplamaya çalışıyoruz 60-70 yıl boyunca, daha fazlası değil.
Bazı fikirlerden vazgeçtiğimi söylüyorum, bunlardan ebediyen vazgeçtiğimi değil. Nasıl ki bundan 5 yıl sonra kendimi belli bir yerde göremiyorsam, bundan 5 yıl sonra ne düşüneceğimi kesinleştirip garantisini de veremiyorum. Bu yüzden "ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesi" hakkındaki fikirlerimden şu an bile kuşku duyuyorum. Ama "evlilik ve bir aile" bundan 10 yıl sonra bile aynı şekilde kalır gibi sanki..
Gerçekten bu cümleleri başkaları adına kurmuyorum. Kendi sınırlarımı değerlendiriyorum sadece. Karşıma geçip "yıllardır beraberim ve bir saniyesinden bile pişman değilim" dersen söyleyecek birşeyim zaten olmaz. En başta da söyledim, kendime baktığım zaman tüm riskleri alıp böylesi bir tecrübenin ne sorumluluğunu alabilecek ne de ona atılabilecek cesarete sahip birini görüyorum. Sanırım, bir insanın bireyselliğini, şahsi özgürlüğünü, kişisel iradesini bir çift olarak yaşayıp bir çift olarak hareket etmekten daha ön planda tuttuğum için böyle. Zaten sırf bana bıraksan fantezi dünyasında tanrıcılık oyununu, eline gitarını alıp karşıma geçerek John Lennon-Woman söyleyen kişi için uğruna vazgeçtiğim şeylerden vazgeçip bütün tabularımı yıkarım. Dediğim gibi, sadece sınırlarımı değerlendiriyorum şu an.
24 Haziran 2010 Perşembe
Nerede Kalmıştık?
(Öyle biryerlerde kalmışlığımızdan ya da süpersonik biçimlerde devam edeceğimizden değil aslında, afili göründüğü için yazılmış bir başlık.)
Selamlar sevgili blogger, ben buralarda yokken umarım günlerin güzel geçmiştir, eğlenmişsindir. Gerçi benim varlığımla veya yokluğumla ilişkilendirdiğim bi durum değil tabi ki eğlenmen, günlerini mutlu geçirmen falan, kimsenin mutluluğunun, üzüntüsünün sorumluluğunu alacak biri gibi hissetmiyorum şu sıralar (şımarık). Neyse sen yine de iyi ol; güzel temenni.
Çok özel, eşi benzeri bulunmayan bir insan olmama rağmen nedense "1 yıl eşek gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra kendini boşlukta hisseden ergen" durumunu hissetmeye başladığımı itiraf etmem gerekir. Ama bu eziyet, kaçırdığım dizilerin (house olsun, mad men olsun, himym, the big bang theory vs vs) rapidleri tamamlanana kadar sürüp sonra beni 24 bölüm boyunca rahat bırakıyor.
Özlediğim şeyleri yapıyorum. How I Met Your Mother izlerken çerez-bira götürmek, The Big Bang Theory izlerken tıkınmak, Mad Men izlerken karpuzlu votkayla jelibon keyfi sürmek, 4-5 kere tavaf edilen seri şeklindeki filmleri seanslar halinde bir güne yaymak, "zamandan bol ne var" mantığıyla her gördüğüm grubu yer imlerine ekleyip diskografilere göz gezdirmek, kafadan yaz için okunacaklar listesi yapıp dolaba sırasıyla yerleştirip kitaplarla oynaşmak, sabahın 8'inde ayaklanıp yürüyüşe çıkmak -ki akşam da 45 dakikalık yürüyüş için playlist hazırlama keyfi vs vs... Kesinlikle sıkılmıyorum, yani tamam şunun şurasında sadece 3 gün geçti ama her an yapacak yeni birşey bulabilirmişim gibi geliyor, o derece yaratıcı bir ruh hali..
Tüm bunlara rağmen geçireceğim şu 3 ayın şu ana kadar yaşadığım en boktan yaz tatili olabileceğinin de farkındayım. Kafamı az çok bozduğunun yeni yeni farkına vardığım beklenilen sınav sonucum, şiddeti şimdilik durulmuş, lehimde sonuçlanmasını umduğum sürpriz tartışmalara ev sahipliği yapacak olan bölüm-şehir tercihlerim yeterli olur gibi bu durum için.
Uzun zaman önce alıp da elimi sürmeyi unuttuğum Boris Vian- Kızıl Ot kitabımın bekaretini bozup 70-80 sayfa ilerledikten sonra 19:40 sularında elimden bırakıp akabinde winampa hakkı verilesi grup Piano Magic 'in The Troubled Sleep Of Piano Magic albümünü attım. Luxembourg Gardens eşliğinde lastfm'in uzun zamandır önerdiği ama malum sebeplerden başına oturup inceleyemediğim gruplara bakıyorum. Bir grubu dinlemeye herhangi bir albümü playlistte sırasıyla çalarken başladığımda her ne kadar sonradan sevecek olsam bile ısınamadığımı düşünecek olursak (istisnalar yok değil tabi ki), sırf bu yüzden en çok dinlenen şarkılar hakkında fikir sahibi olmak adına SoulSeek denilen ilahi programı da aynı anda açıp mutlu bir şekilde önerilere göz gezdiriyorum. Neyse.
***
Son zamanlarda duyduğum en samimi itiraftır sanırım bu satırlar; "... Şefkate karşı gösterilen bu tepki, başkalarının yargılarından duyulan bu kaygı, yalnızlığa doğru atılan adımlardı bunlar. Korktuğum, utandığım, hayal kırıklığına uğradığım için, kayıtsız kahramanları oynamak istedim. Bir kahramandan daha yalnız ne vardır?" (Boris Vian-Kızıl Ot/80)
Kayıtsızlıkla duyarlılık arasında bir yere koymaya çalışıyorum şu sıralar kendimi. Tam olarak bir tarafa sabitlenemediğim için üçüncü seçeneği göz önünde bulundurmaktayım. Üçkağıtçılık. İşine gelene burnunu sokup, işine gelmeyene burun kıvırmak bir nevi buradaki üçkağıtçılık. Böyle bir durumda kahramanlık taslamanın Don Kişot'luktan farksız olacağını kabullenmiş olmalıyım ki o kabullenmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin kafada yaptığı dumanla tüm düşüncelerim birbirine girmiş durumda. Kafamda milyonlarca şey vardı ama vaziyeti benden çok daha iyi ifade edebilecek satırlara rastladım yine Kızıl Ot'ta. Boris'in kerameti..
"...Birbirimizi iyi anlayalım. Bir taraftan, özgürleştirdi beni lise, çünkü kendi ortamlarınınkinden türemiş alışkanlık ve takıntıları, benim çevreminkilerle aynı olmayan insanlar görme imkanı sağlıyordu bana; bu da sonuçta beni, kendi kişiliğimi oluşturmak için, bütünden kuşku duymaya ve hepsinin arasından beni memnun etmeye en elverişli olanları seçmeye itti... Diğer taraftan, Bay Perle'yle bahsettiğim bazı ayırdedici özelliklerin güçlenmesine katkıda bulundu; kahramanlık arzusu bir yandan, fiziki zayıflık diğer yandan, ve ikisinden birine kendimi tamamen bırakmaktaki beceriksizliğimin doğal sonucu olarak hayal kırıklığı.
-Kahramanlık isteğiniz birinci sıraya göz dikmeye itiyordu sizi.
-Ama tembelliğim oraya ulaşmamı engelliyordu durmadan... İstikrarsız bir denge bu. Yıpratıcı bir denge. Etki eden tüm kuvvetlerin sıfır değerinde olduğu bir sistem, çok daha uygun gelirdi bana... İkiyüzlülüğüm arttı sadece. Niyetini gizlemek anlamında değildi ikiyüzlülüğüm; yaptığım işlerle sınırlıydı. Yetenekli olmak şansına sahiptim, ve en ufak bir gayret göstermeden ortalamayı geçebildiğim halde çalışıyormuş gibi yapıyordum. Ama yetenekliler sevilmez.
... On altı sene...kıçım kaskatı bankların üzerinde geçen on altı sene... dümenlerin ve dürüstlüğün birbiriyle nöbet değiştirdiği on altı yıl, -on altı sıkıntı yılı- ne kaldı geriye? Kopuk kopuk hatıra kırıntıları... ekim başında yeni kitapların kokusu, resimleri yapılan yapraklar, uygulamalı çalışmalarda doğranan kurbağanın formol kokan iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının farkına varıldığı ve sınıfların tenhalaştığı yılın son günleri. Ve sınavların öncesinde, sebebi hiç bilinmeyen bütün o büyük korkular... Bir alışkanlıklar düzenliliği... bununla sınırlıydı. Ama biliyor musunuz, Bay Brul, çocuklara on altı yıl süren bir alışkanlıklar düzenliliği dayatmak alçakçadır? Zaman çarpıtılıyor, Bay Brul. Gerçek zaman mekanik değildir, hepsi birbirine eşit saatlere bölünmez... gerçek zaman, kendi içimizdedir... her sabah yedide kalkın... öğlen yemek yiyin, dokuzda yatın... ve asla kendinize ait bir geceniz olmayacak... ve denizin alçalmayı bırakıp durduğu, yeniden yükselmeden önce gece ve gündüzün birbirine karışarak birleştiği ve tıpkı okyanusa kavuşan nehirlerin yaptığı gibi bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın var olduğunu asla bilmeyeceksiniz. On altı yılımın gecelerini çaldılar benden, Bay Brul. Başka şeylerin yanı sıra.. onları da çaldılar... Amacımı çaldılar benden, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmenin tek hedefim olması gerektiğine inandırdılar beni... son sınıfta, bitirme sınavını vermem gerekti... ve daha sonra bir diploma... Evet, bir amacım olduğunu zannettim, Bay Brul... ve hiçbir şeyim yoktu.. Başı sonu olmayan bir koridorda, bazı budalaların arkasına takılıp, başka budalaların önünde ilerliyordum. Size zorlanmadan yutturmak için, acı tozların kapsüllere konulması gibi, diploma denen eşek postlarıyla kaplanıyor hayat... ne ki, Bay Brul, hayatın gerçek tadını tercih ederdim, bunu artık biliyorum... İşte bu yüzden hile yaptım. Kafesinin içinde düşünen birinden başka bir şey olmamak için.. hile yaptım, çünkü ne de olsa orada tepkisiz kalanlarla beraberdim... ve bir saniye bile erken çıkmadım oradan. Kuşkusuz, baş eğdiğimi, onlar gibi yaptığımı sanabilirlerdi, ve bu da başkalarının düşündüklerinden duyduğum kaygıyı gideriyordu. -Mamafih, bütün bu zaman, başka yerlerde yaşıyordum... ben bir tembeldim ve başka şeyler düşünüyordum..."
Evet, sanırım bu kadar. Biraz daha kıçımın üstünde rahatça oturmaya alıştığım zaman uzun uzun kendi cümlelerimi kurarım sanırım. Şimdilik başka başka adamların benim yerime, söyleyeceklerimi az çok ifade ettikleri sayfalardan alıntılar yapıp hazırcılığın tadını çıkarıyorum. Sonra uğrarım yine blogger, bir iki de sen karalamışsan onları da okurum. Tamam, tam olarak bu kadar, görüşürüz..
(Ayrıca abimin yırtıcı ama bir o kadar da sevimli kedisiyle evde başbaşa geçirdiğim 6 saatten sonra, şu an kendimi süperman gibi hissediyorum, kolu tırnak çizikleriyle süslenmiş kırmızı ojeli süperman.)
Selamlar sevgili blogger, ben buralarda yokken umarım günlerin güzel geçmiştir, eğlenmişsindir. Gerçi benim varlığımla veya yokluğumla ilişkilendirdiğim bi durum değil tabi ki eğlenmen, günlerini mutlu geçirmen falan, kimsenin mutluluğunun, üzüntüsünün sorumluluğunu alacak biri gibi hissetmiyorum şu sıralar (şımarık). Neyse sen yine de iyi ol; güzel temenni.Çok özel, eşi benzeri bulunmayan bir insan olmama rağmen nedense "1 yıl eşek gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra kendini boşlukta hisseden ergen" durumunu hissetmeye başladığımı itiraf etmem gerekir. Ama bu eziyet, kaçırdığım dizilerin (house olsun, mad men olsun, himym, the big bang theory vs vs) rapidleri tamamlanana kadar sürüp sonra beni 24 bölüm boyunca rahat bırakıyor.
Özlediğim şeyleri yapıyorum. How I Met Your Mother izlerken çerez-bira götürmek, The Big Bang Theory izlerken tıkınmak, Mad Men izlerken karpuzlu votkayla jelibon keyfi sürmek, 4-5 kere tavaf edilen seri şeklindeki filmleri seanslar halinde bir güne yaymak, "zamandan bol ne var" mantığıyla her gördüğüm grubu yer imlerine ekleyip diskografilere göz gezdirmek, kafadan yaz için okunacaklar listesi yapıp dolaba sırasıyla yerleştirip kitaplarla oynaşmak, sabahın 8'inde ayaklanıp yürüyüşe çıkmak -ki akşam da 45 dakikalık yürüyüş için playlist hazırlama keyfi vs vs... Kesinlikle sıkılmıyorum, yani tamam şunun şurasında sadece 3 gün geçti ama her an yapacak yeni birşey bulabilirmişim gibi geliyor, o derece yaratıcı bir ruh hali..
Tüm bunlara rağmen geçireceğim şu 3 ayın şu ana kadar yaşadığım en boktan yaz tatili olabileceğinin de farkındayım. Kafamı az çok bozduğunun yeni yeni farkına vardığım beklenilen sınav sonucum, şiddeti şimdilik durulmuş, lehimde sonuçlanmasını umduğum sürpriz tartışmalara ev sahipliği yapacak olan bölüm-şehir tercihlerim yeterli olur gibi bu durum için.
Uzun zaman önce alıp da elimi sürmeyi unuttuğum Boris Vian- Kızıl Ot kitabımın bekaretini bozup 70-80 sayfa ilerledikten sonra 19:40 sularında elimden bırakıp akabinde winampa hakkı verilesi grup Piano Magic 'in The Troubled Sleep Of Piano Magic albümünü attım. Luxembourg Gardens eşliğinde lastfm'in uzun zamandır önerdiği ama malum sebeplerden başına oturup inceleyemediğim gruplara bakıyorum. Bir grubu dinlemeye herhangi bir albümü playlistte sırasıyla çalarken başladığımda her ne kadar sonradan sevecek olsam bile ısınamadığımı düşünecek olursak (istisnalar yok değil tabi ki), sırf bu yüzden en çok dinlenen şarkılar hakkında fikir sahibi olmak adına SoulSeek denilen ilahi programı da aynı anda açıp mutlu bir şekilde önerilere göz gezdiriyorum. Neyse.
***
Son zamanlarda duyduğum en samimi itiraftır sanırım bu satırlar; "... Şefkate karşı gösterilen bu tepki, başkalarının yargılarından duyulan bu kaygı, yalnızlığa doğru atılan adımlardı bunlar. Korktuğum, utandığım, hayal kırıklığına uğradığım için, kayıtsız kahramanları oynamak istedim. Bir kahramandan daha yalnız ne vardır?" (Boris Vian-Kızıl Ot/80)
Kayıtsızlıkla duyarlılık arasında bir yere koymaya çalışıyorum şu sıralar kendimi. Tam olarak bir tarafa sabitlenemediğim için üçüncü seçeneği göz önünde bulundurmaktayım. Üçkağıtçılık. İşine gelene burnunu sokup, işine gelmeyene burun kıvırmak bir nevi buradaki üçkağıtçılık. Böyle bir durumda kahramanlık taslamanın Don Kişot'luktan farksız olacağını kabullenmiş olmalıyım ki o kabullenmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin kafada yaptığı dumanla tüm düşüncelerim birbirine girmiş durumda. Kafamda milyonlarca şey vardı ama vaziyeti benden çok daha iyi ifade edebilecek satırlara rastladım yine Kızıl Ot'ta. Boris'in kerameti..
"...Birbirimizi iyi anlayalım. Bir taraftan, özgürleştirdi beni lise, çünkü kendi ortamlarınınkinden türemiş alışkanlık ve takıntıları, benim çevreminkilerle aynı olmayan insanlar görme imkanı sağlıyordu bana; bu da sonuçta beni, kendi kişiliğimi oluşturmak için, bütünden kuşku duymaya ve hepsinin arasından beni memnun etmeye en elverişli olanları seçmeye itti... Diğer taraftan, Bay Perle'yle bahsettiğim bazı ayırdedici özelliklerin güçlenmesine katkıda bulundu; kahramanlık arzusu bir yandan, fiziki zayıflık diğer yandan, ve ikisinden birine kendimi tamamen bırakmaktaki beceriksizliğimin doğal sonucu olarak hayal kırıklığı.
-Kahramanlık isteğiniz birinci sıraya göz dikmeye itiyordu sizi.
-Ama tembelliğim oraya ulaşmamı engelliyordu durmadan... İstikrarsız bir denge bu. Yıpratıcı bir denge. Etki eden tüm kuvvetlerin sıfır değerinde olduğu bir sistem, çok daha uygun gelirdi bana... İkiyüzlülüğüm arttı sadece. Niyetini gizlemek anlamında değildi ikiyüzlülüğüm; yaptığım işlerle sınırlıydı. Yetenekli olmak şansına sahiptim, ve en ufak bir gayret göstermeden ortalamayı geçebildiğim halde çalışıyormuş gibi yapıyordum. Ama yetenekliler sevilmez.
... On altı sene...kıçım kaskatı bankların üzerinde geçen on altı sene... dümenlerin ve dürüstlüğün birbiriyle nöbet değiştirdiği on altı yıl, -on altı sıkıntı yılı- ne kaldı geriye? Kopuk kopuk hatıra kırıntıları... ekim başında yeni kitapların kokusu, resimleri yapılan yapraklar, uygulamalı çalışmalarda doğranan kurbağanın formol kokan iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının farkına varıldığı ve sınıfların tenhalaştığı yılın son günleri. Ve sınavların öncesinde, sebebi hiç bilinmeyen bütün o büyük korkular... Bir alışkanlıklar düzenliliği... bununla sınırlıydı. Ama biliyor musunuz, Bay Brul, çocuklara on altı yıl süren bir alışkanlıklar düzenliliği dayatmak alçakçadır? Zaman çarpıtılıyor, Bay Brul. Gerçek zaman mekanik değildir, hepsi birbirine eşit saatlere bölünmez... gerçek zaman, kendi içimizdedir... her sabah yedide kalkın... öğlen yemek yiyin, dokuzda yatın... ve asla kendinize ait bir geceniz olmayacak... ve denizin alçalmayı bırakıp durduğu, yeniden yükselmeden önce gece ve gündüzün birbirine karışarak birleştiği ve tıpkı okyanusa kavuşan nehirlerin yaptığı gibi bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın var olduğunu asla bilmeyeceksiniz. On altı yılımın gecelerini çaldılar benden, Bay Brul. Başka şeylerin yanı sıra.. onları da çaldılar... Amacımı çaldılar benden, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmenin tek hedefim olması gerektiğine inandırdılar beni... son sınıfta, bitirme sınavını vermem gerekti... ve daha sonra bir diploma... Evet, bir amacım olduğunu zannettim, Bay Brul... ve hiçbir şeyim yoktu.. Başı sonu olmayan bir koridorda, bazı budalaların arkasına takılıp, başka budalaların önünde ilerliyordum. Size zorlanmadan yutturmak için, acı tozların kapsüllere konulması gibi, diploma denen eşek postlarıyla kaplanıyor hayat... ne ki, Bay Brul, hayatın gerçek tadını tercih ederdim, bunu artık biliyorum... İşte bu yüzden hile yaptım. Kafesinin içinde düşünen birinden başka bir şey olmamak için.. hile yaptım, çünkü ne de olsa orada tepkisiz kalanlarla beraberdim... ve bir saniye bile erken çıkmadım oradan. Kuşkusuz, baş eğdiğimi, onlar gibi yaptığımı sanabilirlerdi, ve bu da başkalarının düşündüklerinden duyduğum kaygıyı gideriyordu. -Mamafih, bütün bu zaman, başka yerlerde yaşıyordum... ben bir tembeldim ve başka şeyler düşünüyordum..."
Evet, sanırım bu kadar. Biraz daha kıçımın üstünde rahatça oturmaya alıştığım zaman uzun uzun kendi cümlelerimi kurarım sanırım. Şimdilik başka başka adamların benim yerime, söyleyeceklerimi az çok ifade ettikleri sayfalardan alıntılar yapıp hazırcılığın tadını çıkarıyorum. Sonra uğrarım yine blogger, bir iki de sen karalamışsan onları da okurum. Tamam, tam olarak bu kadar, görüşürüz..
(Ayrıca abimin yırtıcı ama bir o kadar da sevimli kedisiyle evde başbaşa geçirdiğim 6 saatten sonra, şu an kendimi süperman gibi hissediyorum, kolu tırnak çizikleriyle süslenmiş kırmızı ojeli süperman.)
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Çukurnot:
Çok güler oldum kendime son zamanlarda. Ne zaman ciddi birşeyler söylesem, içimden koca bir Gregorian korosu "hadi ordan!" diye bağırarak oktav çıkıyor. Saatlerce car car çene çalarken anlattığım şeylere sonradan hiç de katılmadığımı farkediyorum. Karşımdakilerle bir ilgisi de yok, ağzımdan çıkan şeylerle aklımdakiler birbirini tutmuyor sadece. Ya laf salatası yapıyorum, kayda değer birşeyler çıkmıyor ya da zihnimi beklemeye alıyorum tepkisiz kalıyorum. Gerzekçe.. Annem olsa "kitap okumuyorsun, ondan böyle" derdi. Ama bu; bana, bir ay sonra gireceğim sınava ve kitaplığımda bekleyen kitaplara büyük haksızlık olurdu. Woody Allen filmlerinden fırlamış ne istediğini bilmeyen, tatminsiz hatunlar gibi oldum. Bu durum üzerine sık sık düşünüp, hal ve hareketlerime bir çeki düzen vermek adına, baktıkça aklıma gelmesi için sol elimin işaret parmağıyla baş parmağı arasındaki yere olağanüstü boyutta bir ünlem işareti çizdim. Şimdilik böyle, sanırım...
Etiketler:
aynı malı deme corc,
günün posası,
Kişilik analizleri,
Tanrısal Tesirler
29 Ocak 2010 Cuma
Haftaiçi Karalamaları
21:30
Bir kez daha kafamda gerçeklikle alakasız senaryolar kurup tüm insanlıktan soğuyor, asosyal bünyemi özleyip, ot yaşamıma geri dönmeyi düşlüyorum. Hayret geç kaldın, dedim yavaş yavaş iki göğsümün arasına nüfuz eden bunaltıyı fark edince. Şizofrenik, hipertonik, süperekonomik bilinçaltımda önemsiz bir olayı alıp 6 ciltlik, The Other Boleyn Girl 'e taş çıkartacak kadar entrikalı bir kurgu yaratıyorum. Engel olunacak, engel olunası bir durum değil. Kendimi bildim bileli böyle. Kendimden başka da kimseye zarar vermiyorum, ne mutlu. Kurduğum olası (olası falan da değil) senaryolarla aklımı meşgul edip, gün içinde milyon kere "acaba olur mu ki lan?" diye düşünüp beynimi kemiriyorum. Ciddi ciddi kafaya takıp sinir de oluyorum üstüne ve başıma açtığım hayali beladan kurtulmak için bu sefer de hayali çözüm senaryoları yazıyorum. Yalnız, öyle karmaşık durumların içine sokuyorum ki kendimi, çözümünü bile bulamıyorum. Zihnimin bu karışık mevzularıyla uğraşırken de dış dünyadaki insanı faaliyetlerimi geciktiriyorum. Bir insanın kendi benliğinde kaybolması da bu olsa gerek. Karşıma geçip "bu kadar nevrotik bir hatun olduğunu bilmiyorduk, herşeyi nasıl da büyütüyorsun, seni takıntılı" diye çene yormaya gerek olduğunu da sanmıyorum. Durum nevrotiklikten çok farklı zira. Bir insanın sadist bilinçaltının mazoşist bilincine çektirdiklerinden biri belki. Bir Kieslowski klasiği Three Colours 'ı açıp aralıksız üçünü de (sırasıyla Mavi-Beyaz-Kırmızı) izledikten sonra kolayca başından savılabilecek kurgular aslında bunlar. Ama bunun yerine kalemi kağıdı kapıp orta parmağın kaleme dayandığı yeri morarta morarta yazmak nedense ilk tercih edilen.
Yazıya giriş yaptığımda (sanki baskıya yetişecek bir köşe yazım varmışçasına söyledim bunu) tüm insanlıktan soğumaktan bahsetmiştim. Belki nedeni budur onca zaman kaybının, soğuyan kahvenin, kendi kendine biten sigaranın ve moraran parmağın. Sık sık kabuğuna çekilme isteği. Dönüp baktığımda başıma ne geldiyse çevremdeki insanlarla fazla haşır neşir olduğum dönemlerde geldiğini farkettim. Uyum sağlaman gereken geyikler, gülmen gereken espriler, bulunman gereken mekanlar vesaire vesaire vesaire... Sanırım kendimle kaldığımda "aslında fikrim o değildi, neden öyle söyledim bilmiyorum, an'a ayak uydurmak olsa gerek" leri çok defa söylediğim için bunun farkındalığını düzenli olarak hatırlamaya ihtiyacım var. Kendimi kaybedip, sonra bir anda durup "dur bir dakika, ne yapıyorum lan ben?" diye sorduğumdan ya da. Sonra da insanların 'tutarlı davranışlarım olması gerektiğine' dair vaizlerini dinliyorum.
Yalan da değil, inkar etmek ahmaklık olur. Ama beş dakika hoşça vakit geçirdiğim birinden 10 dakika sonra sıkılıp bunu itiraf etmem de çocukluğumdan bu yana öğrendiğim görgü ve ahlak kurallarını hiçe sayıp taşkınlık etmek olur. Bu durumda yavaş yavaş köşeye çekilip bir süre sakince olanları izlemek belki dışarıdan tutarsız -yerine göre dengesiz- olarak görülecek fakat o an için verilebilecek en zararsız tepki olacaktır.
Aksini de denemediğimi kim inkar edebilir? Kendisinden çok sıkıldığımı söylediğim şahsa gerekçe olarak 'arasıra kendimden bile sıkıldığımı, bunun üzerine kişilik değiştirdiğimi' söylemiştim. Tabi ki ciddiye alınmamıştım. Ama doğruyu söylemek isterim, gerekçe uydurmaya üşendiğim için o an konuşmakta olduğum Mimi'den yardım almıştım. Ama olsundu, şaka yaptığım düşünülmüştü. Ben de insanlık henüz buna hazır değil demiş, dürüstlüğü bir kenara bırakmıştım. İnsanlar da ya hasta olduğum ya da hatunsal dönemlerden geçtiğim kanısına varıyorlardı, yalan söylemeye de gerek kalmıyordu, küçük onaylamalar dışında.
Bazı sağlıksız insanlarla dünyayı ele geçirme planlarımız da o dönemlerde alevlenmiş, planlar o dönemde masaya yatırılmış olsa gerek. Yazacağımız kitaplarla, çekeceğimiz filmlerle hem dolmuş zihinlerimize bir tuvalet molası verebilecek hem de üre asidik fikirlerimizi insaların beyinlerine empoze edebilecektik. Biraz kıvama geldiğimizde ağzmızdan kendimizi çok zeki gösterecek cümlelerin dökülüğünün farkındalığı da bu yolda bize eşlik edecekti. Bu noktada, gelecek zamanın hikayesi fiil çekimini kaldırır, şimdiki zamana uyarlarsak pek de birşeyin değişmediğini görebiliriz zaten.
Beni bekleyen yapacak onca işin yanında hala yazıyor oluşum ve aklımın bir tarafının Ordinary People izlemeye duyduğu yoğun istek birbiriyle çatışıyor. Herşeyin bir zamanı olduğunu ilk annem söylemişti ama o zaman ne elime kalem kağıt alıp sorunlu monologlar yazmayı ne de Ordinary People 'ı biliyordum.
Kızılderili çadırı kurup içinde sızma iznimiz, tabağımızdaki son pirinç tanesini de ağzımıza attıktan sonra verilirdi, onu hatırlıyorum.
***
12:00
Son noktayı koyup kalemi elimden bırakalı ne kadar oldu bilmiyorum ama saat sabahın(!) 12'si. Kalkalı 1 saat oldu olmadı. Son yarım saatimi abimin gitmeden odamda bolca döküp bıraktığı saçlarını toplamakla geçirdim. Sabahsa annemin 'ilk kar' şerefine suratıma attığı kar topuyla uyandım. Şimdilik herşey normal. Geçen geceden kalma kurgulardan eser yok. Annemin elime tutuşturduğu bir adet Forza'yı ağzıma atıp sıcak ıhlamurdan yudumluyorum boğazımı bir nebze de olsa yumuşatması dileğiyle.
****
22:42
Marketten çıkarken fotoğrafı çekilen ve yumruğu havada pozuyla göze pek de babacan görünmeyen adam ölmüş. Yarın, Esmé için- Sevgi ve Sefaletle 'den satırlar okuyup kadeh kaldırmalı Friedrich 'le. Sahi, her sene arkasından kadeh kaldırdığımız adamların sayısı da artıyor bir bir..
Bir kez daha kafamda gerçeklikle alakasız senaryolar kurup tüm insanlıktan soğuyor, asosyal bünyemi özleyip, ot yaşamıma geri dönmeyi düşlüyorum. Hayret geç kaldın, dedim yavaş yavaş iki göğsümün arasına nüfuz eden bunaltıyı fark edince. Şizofrenik, hipertonik, süperekonomik bilinçaltımda önemsiz bir olayı alıp 6 ciltlik, The Other Boleyn Girl 'e taş çıkartacak kadar entrikalı bir kurgu yaratıyorum. Engel olunacak, engel olunası bir durum değil. Kendimi bildim bileli böyle. Kendimden başka da kimseye zarar vermiyorum, ne mutlu. Kurduğum olası (olası falan da değil) senaryolarla aklımı meşgul edip, gün içinde milyon kere "acaba olur mu ki lan?" diye düşünüp beynimi kemiriyorum. Ciddi ciddi kafaya takıp sinir de oluyorum üstüne ve başıma açtığım hayali beladan kurtulmak için bu sefer de hayali çözüm senaryoları yazıyorum. Yalnız, öyle karmaşık durumların içine sokuyorum ki kendimi, çözümünü bile bulamıyorum. Zihnimin bu karışık mevzularıyla uğraşırken de dış dünyadaki insanı faaliyetlerimi geciktiriyorum. Bir insanın kendi benliğinde kaybolması da bu olsa gerek. Karşıma geçip "bu kadar nevrotik bir hatun olduğunu bilmiyorduk, herşeyi nasıl da büyütüyorsun, seni takıntılı" diye çene yormaya gerek olduğunu da sanmıyorum. Durum nevrotiklikten çok farklı zira. Bir insanın sadist bilinçaltının mazoşist bilincine çektirdiklerinden biri belki. Bir Kieslowski klasiği Three Colours 'ı açıp aralıksız üçünü de (sırasıyla Mavi-Beyaz-Kırmızı) izledikten sonra kolayca başından savılabilecek kurgular aslında bunlar. Ama bunun yerine kalemi kağıdı kapıp orta parmağın kaleme dayandığı yeri morarta morarta yazmak nedense ilk tercih edilen.
Yazıya giriş yaptığımda (sanki baskıya yetişecek bir köşe yazım varmışçasına söyledim bunu) tüm insanlıktan soğumaktan bahsetmiştim. Belki nedeni budur onca zaman kaybının, soğuyan kahvenin, kendi kendine biten sigaranın ve moraran parmağın. Sık sık kabuğuna çekilme isteği. Dönüp baktığımda başıma ne geldiyse çevremdeki insanlarla fazla haşır neşir olduğum dönemlerde geldiğini farkettim. Uyum sağlaman gereken geyikler, gülmen gereken espriler, bulunman gereken mekanlar vesaire vesaire vesaire... Sanırım kendimle kaldığımda "aslında fikrim o değildi, neden öyle söyledim bilmiyorum, an'a ayak uydurmak olsa gerek" leri çok defa söylediğim için bunun farkındalığını düzenli olarak hatırlamaya ihtiyacım var. Kendimi kaybedip, sonra bir anda durup "dur bir dakika, ne yapıyorum lan ben?" diye sorduğumdan ya da. Sonra da insanların 'tutarlı davranışlarım olması gerektiğine' dair vaizlerini dinliyorum.
Yalan da değil, inkar etmek ahmaklık olur. Ama beş dakika hoşça vakit geçirdiğim birinden 10 dakika sonra sıkılıp bunu itiraf etmem de çocukluğumdan bu yana öğrendiğim görgü ve ahlak kurallarını hiçe sayıp taşkınlık etmek olur. Bu durumda yavaş yavaş köşeye çekilip bir süre sakince olanları izlemek belki dışarıdan tutarsız -yerine göre dengesiz- olarak görülecek fakat o an için verilebilecek en zararsız tepki olacaktır.
Aksini de denemediğimi kim inkar edebilir? Kendisinden çok sıkıldığımı söylediğim şahsa gerekçe olarak 'arasıra kendimden bile sıkıldığımı, bunun üzerine kişilik değiştirdiğimi' söylemiştim. Tabi ki ciddiye alınmamıştım. Ama doğruyu söylemek isterim, gerekçe uydurmaya üşendiğim için o an konuşmakta olduğum Mimi'den yardım almıştım. Ama olsundu, şaka yaptığım düşünülmüştü. Ben de insanlık henüz buna hazır değil demiş, dürüstlüğü bir kenara bırakmıştım. İnsanlar da ya hasta olduğum ya da hatunsal dönemlerden geçtiğim kanısına varıyorlardı, yalan söylemeye de gerek kalmıyordu, küçük onaylamalar dışında.
Bazı sağlıksız insanlarla dünyayı ele geçirme planlarımız da o dönemlerde alevlenmiş, planlar o dönemde masaya yatırılmış olsa gerek. Yazacağımız kitaplarla, çekeceğimiz filmlerle hem dolmuş zihinlerimize bir tuvalet molası verebilecek hem de üre asidik fikirlerimizi insaların beyinlerine empoze edebilecektik. Biraz kıvama geldiğimizde ağzmızdan kendimizi çok zeki gösterecek cümlelerin dökülüğünün farkındalığı da bu yolda bize eşlik edecekti. Bu noktada, gelecek zamanın hikayesi fiil çekimini kaldırır, şimdiki zamana uyarlarsak pek de birşeyin değişmediğini görebiliriz zaten.
Beni bekleyen yapacak onca işin yanında hala yazıyor oluşum ve aklımın bir tarafının Ordinary People izlemeye duyduğu yoğun istek birbiriyle çatışıyor. Herşeyin bir zamanı olduğunu ilk annem söylemişti ama o zaman ne elime kalem kağıt alıp sorunlu monologlar yazmayı ne de Ordinary People 'ı biliyordum.
Kızılderili çadırı kurup içinde sızma iznimiz, tabağımızdaki son pirinç tanesini de ağzımıza attıktan sonra verilirdi, onu hatırlıyorum.
***
12:00
Son noktayı koyup kalemi elimden bırakalı ne kadar oldu bilmiyorum ama saat sabahın(!) 12'si. Kalkalı 1 saat oldu olmadı. Son yarım saatimi abimin gitmeden odamda bolca döküp bıraktığı saçlarını toplamakla geçirdim. Sabahsa annemin 'ilk kar' şerefine suratıma attığı kar topuyla uyandım. Şimdilik herşey normal. Geçen geceden kalma kurgulardan eser yok. Annemin elime tutuşturduğu bir adet Forza'yı ağzıma atıp sıcak ıhlamurdan yudumluyorum boğazımı bir nebze de olsa yumuşatması dileğiyle.
****
22:42
Marketten çıkarken fotoğrafı çekilen ve yumruğu havada pozuyla göze pek de babacan görünmeyen adam ölmüş. Yarın, Esmé için- Sevgi ve Sefaletle 'den satırlar okuyup kadeh kaldırmalı Friedrich 'le. Sahi, her sene arkasından kadeh kaldırdığımız adamların sayısı da artıyor bir bir..
19 Aralık 2009 Cumartesi
Üç yapraklı yoncanın bir yaprağını ikiye ayırıp yarattığımız suni şansa sevinip eğlenmek de bir tercihtir...
Son yarım saatimi yatağıma oturmuş, sırtımı kalorifere dayamış, kendimi dışarıdaki şiddetli rüzgarın uğultusuna mı yoksa Hight Hopes 'un çan seslerine mi versem diye düşünerek ve yeni blog düzenimin ne kadar güzel olduğunu yüksek sesle defalarca dile getirerek geçirdim.
Kimya dersinde, sıkıntının beraberinde getirdiği ilham perisiyle göz göze gelmiş bakışırken, bu kısıtlı alanda duygularımı nasıl ifade etsem, iki göğsümün arasına ara ara yerleşen yoğun sis kümesini ve akabinde beliren nedensiz mide ağrısını (kahveye bağlamıyorum gördüğün gibi) nasıl yok etsem diye düşünürken, sakin sakin sıranın üstündeki tükenmez kalemi elime alıp, yazıya dökmezsem unuturum korkusuyla bir anda aklıma, daktiloda yazılırmışçasına sert sert, harf harf oluşan ve o an hislerime başarılı bir şekilde tercüme olabilen cümleyi sanki ortada hiç kağıt yokmuş gibi kazıdım sık sık terleyen avuç içime.
"Bu kadar sıkılacağımı bilseydim, Godot'yu beklemeye giderdim ben de..."

(Olga Bokareva)
Böyle durumlarda "neyse ki odam var, sıcacık, mis..." der geçerdim ama sanırım artık bu da pek işe yaramıyor. Aslında hala, yaşadığım şehirdeki en eğlenceli ve samimi mekanın odam olduğunu düşünmüyor değilim (Bedava kahve servisi, kulağa çalınan sakin müziği ve kahverengi tonlu mobilyaları, kitaplıkları olan başka bir yer yok zira benim bildiğim...). Ama sanırım bunun bile yetersiz geldiğini hissettiğim anlar sıklaşmaya başladı. Alışılmışın verdiği güven yerini, taze duygulara olan ihtiyaca bıraktı.
Kıçını sıcak koltuğuna yerleştirip elinde kahvesiyle sanki hiç değişmeyecekmiş, her daim böyle sabit kalacakmış gibi görünen, ben ve tanıdığım bir iki yaratıcı kişiliğin derin ihtiyacı aslında değişiklik. Kalıbımız aynı aslında, bir araya gelsek yine geniş koltuklara yayılıp, pembe battaniyelerimizi üstümüze çekip, dibimizde filtre makinesi, elimizde kitapla günlerimizi geçirecek olmamız muhtemel bile denilebilir. Ama olsun, dışarı çıkıp görmek gereken yerler, insanlar var, değişime alışıp ona sırtını yaslayıp tembelliğe devam etmek güzel birşey...
Yağmurlu hava keyfini çabuk tüketip "kış gelse de sıcak şarap yapıp Tori Amos-Winter dinlesek" dırdırlarına başladım. Yakın zamanda bu çenenin kapanmasını; yağmur tanrısının, kar tanrısının, yer tanrısının, gök tanrısının ve hava durumuyla ilgi alakası bulunan tüm tanrların görevlerinin başına geçmelerini umut ediyorum. Gerek ağız ve diş sağlığımın, gerekse çevremdeki insanların sinir sistemlerinin altüst olmaması adına alınması gereken ufak bir önlem için ufak bir çağrı sadece...
(Çiş molası)
Az önce aynanın karşısında gözlerimin altındaki çizgileri inceledim. Neden 18 senelik hayatımda kendimi bildim bileli gözlerimin altında çizgiler vardır bilmiyorum.
Annem: Cildin babana çekmiş senin, kuru kuru, sürekli gülüyorsan ondan çizgi çizgi olmuştur. (Geçiştirme cevap)
Babam: Zihninin olgunluğu yüzüne yansımıştır, heh heh hee... (Politik cevap)
Ara sıra ayna karşısında inceleyip ileride nasıl görüneceklerini düşünmek kafamı bozmaktan çok rahatlatıyor aslında. Garip bir şekilde o çizgiler güvende hissettiriyor, karşına çıkan herşeyi doğal kılıyor, kendi etrafına çizdiğin çemberin içerisinde hiçbir anormallik yokmuş hissi uyandırıyor. Bir bunun için, bir de kızıl kanatlı karatavuklar için yaşlanmak lazım işte...
Kimya dersinde, sıkıntının beraberinde getirdiği ilham perisiyle göz göze gelmiş bakışırken, bu kısıtlı alanda duygularımı nasıl ifade etsem, iki göğsümün arasına ara ara yerleşen yoğun sis kümesini ve akabinde beliren nedensiz mide ağrısını (kahveye bağlamıyorum gördüğün gibi) nasıl yok etsem diye düşünürken, sakin sakin sıranın üstündeki tükenmez kalemi elime alıp, yazıya dökmezsem unuturum korkusuyla bir anda aklıma, daktiloda yazılırmışçasına sert sert, harf harf oluşan ve o an hislerime başarılı bir şekilde tercüme olabilen cümleyi sanki ortada hiç kağıt yokmuş gibi kazıdım sık sık terleyen avuç içime.
"Bu kadar sıkılacağımı bilseydim, Godot'yu beklemeye giderdim ben de..."

(Olga Bokareva)
Böyle durumlarda "neyse ki odam var, sıcacık, mis..." der geçerdim ama sanırım artık bu da pek işe yaramıyor. Aslında hala, yaşadığım şehirdeki en eğlenceli ve samimi mekanın odam olduğunu düşünmüyor değilim (Bedava kahve servisi, kulağa çalınan sakin müziği ve kahverengi tonlu mobilyaları, kitaplıkları olan başka bir yer yok zira benim bildiğim...). Ama sanırım bunun bile yetersiz geldiğini hissettiğim anlar sıklaşmaya başladı. Alışılmışın verdiği güven yerini, taze duygulara olan ihtiyaca bıraktı.
Kıçını sıcak koltuğuna yerleştirip elinde kahvesiyle sanki hiç değişmeyecekmiş, her daim böyle sabit kalacakmış gibi görünen, ben ve tanıdığım bir iki yaratıcı kişiliğin derin ihtiyacı aslında değişiklik. Kalıbımız aynı aslında, bir araya gelsek yine geniş koltuklara yayılıp, pembe battaniyelerimizi üstümüze çekip, dibimizde filtre makinesi, elimizde kitapla günlerimizi geçirecek olmamız muhtemel bile denilebilir. Ama olsun, dışarı çıkıp görmek gereken yerler, insanlar var, değişime alışıp ona sırtını yaslayıp tembelliğe devam etmek güzel birşey...
Yağmurlu hava keyfini çabuk tüketip "kış gelse de sıcak şarap yapıp Tori Amos-Winter dinlesek" dırdırlarına başladım. Yakın zamanda bu çenenin kapanmasını; yağmur tanrısının, kar tanrısının, yer tanrısının, gök tanrısının ve hava durumuyla ilgi alakası bulunan tüm tanrların görevlerinin başına geçmelerini umut ediyorum. Gerek ağız ve diş sağlığımın, gerekse çevremdeki insanların sinir sistemlerinin altüst olmaması adına alınması gereken ufak bir önlem için ufak bir çağrı sadece...
(Çiş molası)
Az önce aynanın karşısında gözlerimin altındaki çizgileri inceledim. Neden 18 senelik hayatımda kendimi bildim bileli gözlerimin altında çizgiler vardır bilmiyorum.
Annem: Cildin babana çekmiş senin, kuru kuru, sürekli gülüyorsan ondan çizgi çizgi olmuştur. (Geçiştirme cevap)
Babam: Zihninin olgunluğu yüzüne yansımıştır, heh heh hee... (Politik cevap)
Ara sıra ayna karşısında inceleyip ileride nasıl görüneceklerini düşünmek kafamı bozmaktan çok rahatlatıyor aslında. Garip bir şekilde o çizgiler güvende hissettiriyor, karşına çıkan herşeyi doğal kılıyor, kendi etrafına çizdiğin çemberin içerisinde hiçbir anormallik yokmuş hissi uyandırıyor. Bir bunun için, bir de kızıl kanatlı karatavuklar için yaşlanmak lazım işte...
Etiketler:
coffee and cigarettes,
günün posası,
haftaiçi karalamaları,
Pink Floyd
6 Kasım 2009 Cuma
Aşırı Dozda Farkındalık ve Varoluşsal Çelişki
Yalan değil, oturdum yarım saat boyunca nereden başlayabilirim diye düşündüm. Başlığım pek şık oldu ama yıllarca "önce kompozisyonunuzu yazın, tamamladıktan sonra başlık atın" diye diye başımızın etini yiyen edebiyat öğretmenlerinin bu sefer sözünü dinlemeyerek, yazının; başlığın gölgesinde kalıp kalmayacağını hesaba katmadan saldırdım klavyeye. Belki bir kitaptan alıntı ve onun hakkında iki paragraflık afili bir yorum.. Yapmadığım şey değil, sanki kötü birşeymiş gibi gösterip sivri dilli bir cümle kurmak değildi amacım. Yine de o izlenimi veren bir cümle kurmuş olmam o şekilde düşündüğüm anlamına gelemz. Sık sık yalan söylediğim gerçeğini göz önünde bulundurursak (bunun da bir yalan olup olmadığı sorusu sonsuza kadar sürebilecek bir tartışmanın girişi niteliğindedir, zamanımızın olmadığından değil belki ama üşengeç insanlar olduğumuz yalanlanamaz bir gerçek.), bence affedilebilir bir yargı (olmaz öyle şey diyenler için bknz. Existential Angst -ve başlığın hakkını vermek :1) ...
*
Tabi ki yargıyı bir kenara bırakır, dikkatleri bugün derste yarım saat boyunca tuvalette kilitli kaldığım konusuna çekersem başlığımın hakkını tam anlamıyla verebilirim. İlk beş dakikamı kapıyı isteksizce tıklayarak geçirip, geri kalan zamanımı 10 yaşında kafama takılmış soruların cevaplarını arayarak, tuvaletin; insanın kendini güvende ve yalnız hissedip kafasını dinlediği, zihnini kurcalayan yüz bin milyon baloncuk düşüncelere rahatça odaklanabildiği ender mekanlardan biri olduğunu düşünerek ve bir de Frank Zappa 'yla aynı fikirde olmanın mutluluğunu yaşayarak geçirdim. Oldukça verimli bir yarım saat olduğunu söyleyebilirim.. (ve başlığın hakkını vermek:2)
*

"Bir zamanlar hayat verecek kadar yetenekli bir mucit varmış. Olağanüstü bir adam. Karısı ve çocukları olmadığı için onları laboratuvarında yapmaya karar vermiş. İşe karısıyla başlamış ve onu dünyanın en güzel prensesi olarak tasarlamış. Ne yazık ki kötü bir genetik perisi öyle bir büyü yapmış ki prenses üç karıştan fazla uzayamamış. Sonra kendi görüntüsünden altı çocuk klonlamış. Vefakar, çalışkan, o kadar benziyorlarmış ki kimse onları ayırt edemezmiş. Ama kader onu yine aldatmış, hepsine uyku hastalığı vermiş. Bir arkadaş özlemi içerisinde, akvaryumda bir beyin yetiştirmiş ama onun da migreni varmış. Ve nihayet en büyük şaheserini yaratmış. Dünyadaki en zeki adamdan daha zeki. Ama ne yazık ki mucit ciddi bir hata yapmış. Adam zekiymiş ama onun da bir kusuru varmış. Asla ve asla rüya görmezmiş. Öyle mutsuzmuş ki, ne kadar hızlı yaşlandığını bilemezsiniz. Sonra zavallı şaheserin gözü o kadar dönmüş ki bir damla gözyaşının onu kurtarabileceğine bile inanmış. Ve o kadar zulümden sonra rüya görmenin ne olduğunu asla öğrenemeden korkunç bir şekilde ölmüş." (ve başlığın hakkını vermek:3)
*
Tabi ki yargıyı bir kenara bırakır, dikkatleri bugün derste yarım saat boyunca tuvalette kilitli kaldığım konusuna çekersem başlığımın hakkını tam anlamıyla verebilirim. İlk beş dakikamı kapıyı isteksizce tıklayarak geçirip, geri kalan zamanımı 10 yaşında kafama takılmış soruların cevaplarını arayarak, tuvaletin; insanın kendini güvende ve yalnız hissedip kafasını dinlediği, zihnini kurcalayan yüz bin milyon baloncuk düşüncelere rahatça odaklanabildiği ender mekanlardan biri olduğunu düşünerek ve bir de Frank Zappa 'yla aynı fikirde olmanın mutluluğunu yaşayarak geçirdim. Oldukça verimli bir yarım saat olduğunu söyleyebilirim.. (ve başlığın hakkını vermek:2)
*

"Bir zamanlar hayat verecek kadar yetenekli bir mucit varmış. Olağanüstü bir adam. Karısı ve çocukları olmadığı için onları laboratuvarında yapmaya karar vermiş. İşe karısıyla başlamış ve onu dünyanın en güzel prensesi olarak tasarlamış. Ne yazık ki kötü bir genetik perisi öyle bir büyü yapmış ki prenses üç karıştan fazla uzayamamış. Sonra kendi görüntüsünden altı çocuk klonlamış. Vefakar, çalışkan, o kadar benziyorlarmış ki kimse onları ayırt edemezmiş. Ama kader onu yine aldatmış, hepsine uyku hastalığı vermiş. Bir arkadaş özlemi içerisinde, akvaryumda bir beyin yetiştirmiş ama onun da migreni varmış. Ve nihayet en büyük şaheserini yaratmış. Dünyadaki en zeki adamdan daha zeki. Ama ne yazık ki mucit ciddi bir hata yapmış. Adam zekiymiş ama onun da bir kusuru varmış. Asla ve asla rüya görmezmiş. Öyle mutsuzmuş ki, ne kadar hızlı yaşlandığını bilemezsiniz. Sonra zavallı şaheserin gözü o kadar dönmüş ki bir damla gözyaşının onu kurtarabileceğine bile inanmış. Ve o kadar zulümden sonra rüya görmenin ne olduğunu asla öğrenemeden korkunç bir şekilde ölmüş." (ve başlığın hakkını vermek:3)
Etiketler:
A Little Story Time,
günün posası,
Kişilik analizleri,
Tanrısal Tesirler
10 Ekim 2009 Cumartesi
Ayı hatırlamıyorum. Gün hepten yok. Bir şey var.. Ama onun da ne olduğu belli değil...*
Bugün trafik ışıklarının dibinde beklerken karşıya geçmek için yanıma gelen ve akabinde hapşuran ( 'ı' değil, inadına 'u') bir bayana bilinçsiz bir şekilde, tamamen ağız alışkanlığı sonucu "iyi yaşa" dedim. Aldığım tepki, suratıma malca bakan mal bir surat oldu. Oysa ki tanımadığın bir insanın sana böyle güzel bir dilekte bulunmasına vereceğin tepki aynı güzellikte bir "hep beraber efenim" olmalıdır, mal surat değil. Hayır, normalde sokaktan geçen insanlara Pollyanna style gülücükler saçan ve her hapşurana mendil uzatan biri değilim blogger, sen de biliyorsun. Boş bir anıma geldi ve söyleyiverdim, niye adamı pişman ediyorsun ki odun karı? Çok kızdım amk..
*
Geçen gün kuaför koltuğunun dibindeki saç tutamlarına bakarken abimin saçlarının artık benimkilerden daha uzun olduğu gerçeğiyle yüzleştim, yüzsüzce ve bir cevap beklemeksizin bu haberi ona mesaj aracılığıyla ilettim. Eminim okuduğunda yüzüne o çok tanıdık, sinsi gülümseyişi yerleştirmiştir (bir abi-kardeş benzerliği-örnek 1). Otobüs beklerken yine elimi kısalmış saçlarıma götürüp akabinde "Bowie-kuaför-kırık saçlar" içerikli melankolik bir mesaj da Mimi Wodka 'ya attım. Bir buçuk senedir kuaför yüzü görmemiş saçlarıma bakarak, kuaförsel terimleri alfabetik sıraya göre sayabilecek potansiyele sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirsin, fakat, "let your hair down" mantığına can ı gönülden bağlı bir kişiliğe sahip olduğumu da anlayabilirsin, saçlarım makasla tırt tırt kesilirken suratımdaki içi giden ifadeyi göz önünde bulundurarak...
*
Senenin dinlenilen en güzel albümlerini özene bezene sıralamıştım. İçim rahattı çünkü herbir albümü en az 5-10 kere dinlemiş ve her seferinde gayet de doğru seçimler yaptığımı tekrar ve tekrar farkedip kendimi takdir ediyordum. Yılın en süpsüper albümler yazısını da senenin sonuna bırakıyorum, albümleri geniş geniş ele alır karalarım yine birşeyler tabi ki ama bir konuya parmağımı basıp durmadan geçmemeliyim, çatlayabilirim, belli olmaz.. Herneyse, ne diyordum, evet, en beğendiğim albümleri seçmiştim ve içim rahattı.. Ta ki o geceye kadar.. Mimi Wodka 'dan gelen o şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici haberle işler değişti.
-Son albümleri pek bir güzel Turşucuğuum, hemen edin!
O gece indirdim albümü ve ertesi sabah dinlemek üzere mp4e attım. Sabah okul yolunda dinlemeye başladığım albümü gün biterken 5.-6. postasıyla dinliyordum. Her ne kadar son dakka gollerine karşı artık daha hazır, daha tedbirli bir Alasse insanı olsam da, Deathstars- Night Electric Night albümünün 2009 'un en cano albümleri arasında ilk 3'e oynadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim -ki an itibariyle söyledim.

"Bana hareketli, gürültülü, sabahları soğuk duş etkisi yaratacak birşey lazım olm, eskittim playlistleri!" isyanlarımın ortasında, İsveç'ten gelen sert industrial rüzgarıyla mp4üme misafirliğe gelen Night Electric Night 'ı baya baya geç dinlediğim için (albümün 30 Ocak'ta yayınlandığını belirtirsek suratıma isabet edecek olan tükürükler daha afili gelebilir) Whiplasher 'dan defalarca özür dilerim bu blog aracılığıyla, başka bir zaman başka bir platformda değiniriz yine bu konuya kendisiyle...
Ayrıca albümü birkaç kere dinledikten sonra kulağımın yoğun isteği üzerine "evet, sen o'sun" diyerekten albümdeki favori parçam ilan ettiğim Death Dies Hard 'ın klibini de günde üç öğün izlemeden geçmiyorum...
Deathstars- Death Dies Hard
(* Gogol Amca'ya göndermeler..)
Şu kısıtlı zamanda kitaplara, filmlere, albümlere, blog ahalisinin yazılarına vs zaman ayırmak güç iş, tatilde zıbara zıbara geçirdiğim günleri özledim sanki lan.. Ve bu yüzden an itibariyle film izlemeye kaçıyorum blogger, öptüm..
*
Geçen gün kuaför koltuğunun dibindeki saç tutamlarına bakarken abimin saçlarının artık benimkilerden daha uzun olduğu gerçeğiyle yüzleştim, yüzsüzce ve bir cevap beklemeksizin bu haberi ona mesaj aracılığıyla ilettim. Eminim okuduğunda yüzüne o çok tanıdık, sinsi gülümseyişi yerleştirmiştir (bir abi-kardeş benzerliği-örnek 1). Otobüs beklerken yine elimi kısalmış saçlarıma götürüp akabinde "Bowie-kuaför-kırık saçlar" içerikli melankolik bir mesaj da Mimi Wodka 'ya attım. Bir buçuk senedir kuaför yüzü görmemiş saçlarıma bakarak, kuaförsel terimleri alfabetik sıraya göre sayabilecek potansiyele sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirsin, fakat, "let your hair down" mantığına can ı gönülden bağlı bir kişiliğe sahip olduğumu da anlayabilirsin, saçlarım makasla tırt tırt kesilirken suratımdaki içi giden ifadeyi göz önünde bulundurarak...
*
Senenin dinlenilen en güzel albümlerini özene bezene sıralamıştım. İçim rahattı çünkü herbir albümü en az 5-10 kere dinlemiş ve her seferinde gayet de doğru seçimler yaptığımı tekrar ve tekrar farkedip kendimi takdir ediyordum. Yılın en süpsüper albümler yazısını da senenin sonuna bırakıyorum, albümleri geniş geniş ele alır karalarım yine birşeyler tabi ki ama bir konuya parmağımı basıp durmadan geçmemeliyim, çatlayabilirim, belli olmaz.. Herneyse, ne diyordum, evet, en beğendiğim albümleri seçmiştim ve içim rahattı.. Ta ki o geceye kadar.. Mimi Wodka 'dan gelen o şaşırtıcı olduğu kadar da sevindirici haberle işler değişti.
-Son albümleri pek bir güzel Turşucuğuum, hemen edin!
O gece indirdim albümü ve ertesi sabah dinlemek üzere mp4e attım. Sabah okul yolunda dinlemeye başladığım albümü gün biterken 5.-6. postasıyla dinliyordum. Her ne kadar son dakka gollerine karşı artık daha hazır, daha tedbirli bir Alasse insanı olsam da, Deathstars- Night Electric Night albümünün 2009 'un en cano albümleri arasında ilk 3'e oynadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim -ki an itibariyle söyledim.

"Bana hareketli, gürültülü, sabahları soğuk duş etkisi yaratacak birşey lazım olm, eskittim playlistleri!" isyanlarımın ortasında, İsveç'ten gelen sert industrial rüzgarıyla mp4üme misafirliğe gelen Night Electric Night 'ı baya baya geç dinlediğim için (albümün 30 Ocak'ta yayınlandığını belirtirsek suratıma isabet edecek olan tükürükler daha afili gelebilir) Whiplasher 'dan defalarca özür dilerim bu blog aracılığıyla, başka bir zaman başka bir platformda değiniriz yine bu konuya kendisiyle...
Ayrıca albümü birkaç kere dinledikten sonra kulağımın yoğun isteği üzerine "evet, sen o'sun" diyerekten albümdeki favori parçam ilan ettiğim Death Dies Hard 'ın klibini de günde üç öğün izlemeden geçmiyorum...
Deathstars- Death Dies Hard
(* Gogol Amca'ya göndermeler..)
Şu kısıtlı zamanda kitaplara, filmlere, albümlere, blog ahalisinin yazılarına vs zaman ayırmak güç iş, tatilde zıbara zıbara geçirdiğim günleri özledim sanki lan.. Ve bu yüzden an itibariyle film izlemeye kaçıyorum blogger, öptüm..
Etiketler:
çemkirik,
günün posası,
müzik,
Sing in Your Ear
26 Eylül 2009 Cumartesi
Günün Posası

Sabah 8'den akşam 6'ya kadar dershanedeydim ve ingilizce-sözel dersler arasında sadece 1 saatlik öğle yemeği arası vardı. 10 saat boyunca ders dinlemek, deneme sınavı olmak bünyeme hiç ama hiç iyi gelmedi. Tenefüslerde aklımdaki yegane şey, sırt çantamdaki iki adet buz gibi biraydı. Eve gelince pijamalarımı çekip, yemeğimi odama çıkartıp, sevgili bira eşliğinde Jim Jarmusch'dan nağmeler "Night On Earth" izleme hayalleri kura kura geçirdim tüm günümü. Otobüs durağında beklerken yorgunluk ve erken kalkmanın verdiği uykusuzluk yüzünden kendimi zor taşıdım. Otobüse binip kendimi tek koltuklardan birine attığımda bir parça huzur bulmuştum. Yann Tiersen- Les Retrouvailles albümü eşliğinde güzel bir yolculuk geçireceğimi umarak kurulmuştum o koltuğa. 2 durak sonra binen "altın gününden geldik biz, çok yedik çok oynadık, gençleşelim diye de dedikodunun kralını çevirdik" teyzelerinden bir düzinesi doluştu otobüse. Ve evet tahmin et blogger ne oldu, sen de ben de çok çok iyi biliyoruz ki bu teyzelerden (akabinde amcalardan) kaçış pek mümkün değil. Kıçını onlara döndürüp camdan dışarıyı izler havası takınmak da yetmiyor çoğu zaman, ordan bir aklı evvel fırlıyor "hadi gençsiniz biriniz yer verin teyzenize" lanetini okuyor ve yine köşesine pısıyor. Sana iki seçenek kalıyor; ya ayrım gözetmeksizin insanoğlunun doğasına uygun olarak gençlerin de yorulabileceğini, hatta altın gününde dedikodunun hat safhasına varan teyzelerden çok daha fazla yorulabileceğini karşındakine kavratacaksın ya da içinden güzel güzel sövüp ayağa kalkacaksın. Ve genelde yorgunsan kılını kıpırdatmak, ağzını açmaktan daha kolay bir iş gibi görünüyor o zamanlar. Dibime sokulup gözümün içine sinsi bakışlar fırlatan altın günü teyzesine kıçımla bir güzel ısıttığım yumuşacık koltuğumu verip ayakta beklemeye başladım ben de. Otobüsten indiğimde gerçekten bitkindim ve eve giden kısa yolu tepiyordum. Bir üstümüzdeki sitelerin evlerinin birinde her geçişimde havlayıp asabımı bozan köpeğin yanından geçtiğim sıralarda köpeğin zincirinin olmadığını farkettim. Bozuntuya vermeden yürürsem belki havlamaz, ısırmaya falan kalkmaz düşüncesiyle devam etmek istedim, devam da ettim. Dinlediğim şarkı bitmeye yakın sesi azalınca arkamdan gelen zincir şıngırtısını duydum. Ne olmuş ne bitmiş kimmiş o demeden ani bir dönüşle, elimin tersiyle de osmanlı tokadı atacak pozisyonu yaratarak sesimin yettiği kadar, gayet vulgar bir biçimde "hooşşşt!!!" diye böğürdüm. Yine şımarık şımarık havlayarak keyfimi kaçıracağını sanan nalet yaratık, alçak köpek "viyk viyk viyk" diye inleyerekten geldiği yöne ani bir dönüşle döndü, koşarak kafesine girdi. Tüm günün yorgunluğunu, sinirini üzerimden attığımı hissederek devam ettim yoluma. Devasa bir huzur kapladı içimi, midem kıpır kıpır oldu, kahkaha ataraktan gittim evime, mutlu oldum sanki...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


