Pages

24 Haziran 2010 Perşembe

Nerede Kalmıştık?

(Öyle biryerlerde kalmışlığımızdan ya da süpersonik biçimlerde devam edeceğimizden değil aslında, afili göründüğü için yazılmış bir başlık.)

Selamlar sevgili blogger, ben buralarda yokken umarım günlerin güzel geçmiştir, eğlenmişsindir. Gerçi benim varlığımla veya yokluğumla ilişkilendirdiğim bi durum değil tabi ki eğlenmen, günlerini mutlu geçirmen falan, kimsenin mutluluğunun, üzüntüsünün sorumluluğunu alacak biri gibi hissetmiyorum şu sıralar (şımarık). Neyse sen yine de iyi ol; güzel temenni.

Çok özel, eşi benzeri bulunmayan bir insan olmama rağmen nedense "1 yıl eşek gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra kendini boşlukta hisseden ergen" durumunu hissetmeye başladığımı itiraf etmem gerekir. Ama bu eziyet, kaçırdığım dizilerin (house olsun, mad men olsun, himym, the big bang theory vs vs) rapidleri tamamlanana kadar sürüp sonra beni 24 bölüm boyunca rahat bırakıyor.

Özlediğim şeyleri yapıyorum. How I Met Your Mother izlerken çerez-bira götürmek, The Big Bang Theory izlerken tıkınmak, Mad Men izlerken karpuzlu votkayla jelibon keyfi sürmek, 4-5 kere tavaf edilen seri şeklindeki filmleri seanslar halinde bir güne yaymak, "zamandan bol ne var" mantığıyla her gördüğüm grubu yer imlerine ekleyip diskografilere göz gezdirmek, kafadan yaz için okunacaklar listesi yapıp dolaba sırasıyla yerleştirip kitaplarla oynaşmak, sabahın 8'inde ayaklanıp yürüyüşe çıkmak -ki akşam da 45 dakikalık yürüyüş için playlist hazırlama keyfi vs vs... Kesinlikle sıkılmıyorum, yani tamam şunun şurasında sadece 3 gün geçti ama her an yapacak yeni birşey bulabilirmişim gibi geliyor, o derece yaratıcı bir ruh hali..

Tüm bunlara rağmen geçireceğim şu 3 ayın şu ana kadar yaşadığım en boktan yaz tatili olabileceğinin de farkındayım. Kafamı az çok bozduğunun yeni yeni farkına vardığım beklenilen sınav sonucum, şiddeti şimdilik durulmuş, lehimde sonuçlanmasını umduğum sürpriz tartışmalara ev sahipliği yapacak olan bölüm-şehir tercihlerim yeterli olur gibi bu durum için.

Uzun zaman önce alıp da elimi sürmeyi unuttuğum Boris Vian- Kızıl Ot kitabımın bekaretini bozup 70-80 sayfa ilerledikten sonra 19:40 sularında elimden bırakıp akabinde winampa hakkı verilesi grup Piano Magic 'in The Troubled Sleep Of Piano Magic albümünü attım. Luxembourg Gardens eşliğinde lastfm'in uzun zamandır önerdiği ama malum sebeplerden başına oturup inceleyemediğim gruplara bakıyorum. Bir grubu dinlemeye herhangi bir albümü playlistte sırasıyla çalarken başladığımda her ne kadar sonradan sevecek olsam bile ısınamadığımı düşünecek olursak (istisnalar yok değil tabi ki), sırf bu yüzden en çok dinlenen şarkılar hakkında fikir sahibi olmak adına SoulSeek denilen ilahi programı da aynı anda açıp mutlu bir şekilde önerilere göz gezdiriyorum. Neyse.
***

Son zamanlarda duyduğum en samimi itiraftır sanırım bu satırlar; "... Şefkate karşı gösterilen bu tepki, başkalarının yargılarından duyulan bu kaygı, yalnızlığa doğru atılan adımlardı bunlar. Korktuğum, utandığım, hayal kırıklığına uğradığım için, kayıtsız kahramanları oynamak istedim. Bir kahramandan daha yalnız ne vardır?" (Boris Vian-Kızıl Ot/80)

Kayıtsızlıkla duyarlılık arasında bir yere koymaya çalışıyorum şu sıralar kendimi. Tam olarak bir tarafa sabitlenemediğim için üçüncü seçeneği göz önünde bulundurmaktayım. Üçkağıtçılık. İşine gelene burnunu sokup, işine gelmeyene burun kıvırmak bir nevi buradaki üçkağıtçılık. Böyle bir durumda kahramanlık taslamanın Don Kişot'luktan farksız olacağını kabullenmiş olmalıyım ki o kabullenmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin kafada yaptığı dumanla tüm düşüncelerim birbirine girmiş durumda. Kafamda milyonlarca şey vardı ama vaziyeti benden çok daha iyi ifade edebilecek satırlara rastladım yine Kızıl Ot'ta. Boris'in kerameti..

"...Birbirimizi iyi anlayalım. Bir taraftan, özgürleştirdi beni lise, çünkü kendi ortamlarınınkinden türemiş alışkanlık ve takıntıları, benim çevreminkilerle aynı olmayan insanlar görme imkanı sağlıyordu bana; bu da sonuçta beni, kendi kişiliğimi oluşturmak için, bütünden kuşku duymaya ve hepsinin arasından beni memnun etmeye en elverişli olanları seçmeye itti... Diğer taraftan, Bay Perle'yle bahsettiğim bazı ayırdedici özelliklerin güçlenmesine katkıda bulundu; kahramanlık arzusu bir yandan, fiziki zayıflık diğer yandan, ve ikisinden birine kendimi tamamen bırakmaktaki beceriksizliğimin doğal sonucu olarak hayal kırıklığı.

-Kahramanlık isteğiniz birinci sıraya göz dikmeye itiyordu sizi.

-Ama tembelliğim oraya ulaşmamı engelliyordu durmadan... İstikrarsız bir denge bu. Yıpratıcı bir denge. Etki eden tüm kuvvetlerin sıfır değerinde olduğu bir sistem, çok daha uygun gelirdi bana... İkiyüzlülüğüm arttı sadece. Niyetini gizlemek anlamında değildi ikiyüzlülüğüm; yaptığım işlerle sınırlıydı. Yetenekli olmak şansına sahiptim, ve en ufak bir gayret göstermeden ortalamayı geçebildiğim halde çalışıyormuş gibi yapıyordum. Ama yetenekliler sevilmez.

... On altı sene...kıçım kaskatı bankların üzerinde geçen on altı sene... dümenlerin ve dürüstlüğün birbiriyle nöbet değiştirdiği on altı yıl, -on altı sıkıntı yılı- ne kaldı geriye? Kopuk kopuk hatıra kırıntıları... ekim başında yeni kitapların kokusu, resimleri yapılan yapraklar, uygulamalı çalışmalarda doğranan kurbağanın formol kokan iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının farkına varıldığı ve sınıfların tenhalaştığı yılın son günleri. Ve sınavların öncesinde, sebebi hiç bilinmeyen bütün o büyük korkular... Bir alışkanlıklar düzenliliği... bununla sınırlıydı. Ama biliyor musunuz, Bay Brul, çocuklara on altı yıl süren bir alışkanlıklar düzenliliği dayatmak alçakçadır? Zaman çarpıtılıyor, Bay Brul. Gerçek zaman mekanik değildir, hepsi birbirine eşit saatlere bölünmez... gerçek zaman, kendi içimizdedir... her sabah yedide kalkın... öğlen yemek yiyin, dokuzda yatın... ve asla kendinize ait bir geceniz olmayacak... ve denizin alçalmayı bırakıp durduğu, yeniden yükselmeden önce gece ve gündüzün birbirine karışarak birleştiği ve tıpkı okyanusa kavuşan nehirlerin yaptığı gibi bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın var olduğunu asla bilmeyeceksiniz. On altı yılımın gecelerini çaldılar benden, Bay Brul. Başka şeylerin yanı sıra.. onları da çaldılar... Amacımı çaldılar benden, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmenin tek hedefim olması gerektiğine inandırdılar beni... son sınıfta, bitirme sınavını vermem gerekti... ve daha sonra bir diploma... Evet, bir amacım olduğunu zannettim, Bay Brul... ve hiçbir şeyim yoktu.. Başı sonu olmayan bir koridorda, bazı budalaların arkasına takılıp, başka budalaların önünde ilerliyordum. Size zorlanmadan yutturmak için, acı tozların kapsüllere konulması gibi, diploma denen eşek postlarıyla kaplanıyor hayat... ne ki, Bay Brul, hayatın gerçek tadını tercih ederdim, bunu artık biliyorum... İşte bu yüzden hile yaptım. Kafesinin içinde düşünen birinden başka bir şey olmamak için.. hile yaptım, çünkü ne de olsa orada tepkisiz kalanlarla beraberdim... ve bir saniye bile erken çıkmadım oradan. Kuşkusuz, baş eğdiğimi, onlar gibi yaptığımı sanabilirlerdi, ve bu da başkalarının düşündüklerinden duyduğum kaygıyı gideriyordu. -Mamafih, bütün bu zaman, başka yerlerde yaşıyordum... ben bir tembeldim ve başka şeyler düşünüyordum..."

Evet, sanırım bu kadar. Biraz daha kıçımın üstünde rahatça oturmaya alıştığım zaman uzun uzun kendi cümlelerimi kurarım sanırım. Şimdilik başka başka adamların benim yerime, söyleyeceklerimi az çok ifade ettikleri sayfalardan alıntılar yapıp hazırcılığın tadını çıkarıyorum. Sonra uğrarım yine blogger, bir iki de sen karalamışsan onları da okurum. Tamam, tam olarak bu kadar, görüşürüz..

(Ayrıca abimin yırtıcı ama bir o kadar da sevimli kedisiyle evde başbaşa geçirdiğim 6 saatten sonra, şu an kendimi süperman gibi hissediyorum, kolu tırnak çizikleriyle süslenmiş kırmızı ojeli süperman.)

2 baloncuk:

Canselmo dedi ki...

Şimdi hepsini geçtim de, ayıptır sorması sen kaç kilosun?! Karpuzlu votka+jelibon ve bira-çerez nedir Allah aşkına! Ben öyle bir kombinasyonu sadece bir gün tüketsem sonraki hafta sadece spor yapar, arada da belki birer ikişer yağsız tavuk memesi yerim. Vay anasını..

Alässe_isis dedi ki...

ahahaha 48-50 arası gidip gelen bir kilom var ama 1.58lik bir bodur olduğum gerçeği de göz önünde bulundurulmalı. en çok enerjiyi beyin harcar düz mantığıyla pek bir zeki olduğum sonucunu çıkartarak kilo olayını çözüme kavuşturdum an itibariyle kafamda! gözümü seviyim..