Pages

Kişilik analizleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişilik analizleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2010 Salı

"Sakın kimseye birşey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

Çevremde gördüğüm şeylerden sıkıldığım anlarda, sağıma ya da soluma uzandığımda okuyabileceğim bir kitaba erişebilme ve bu süreçte de başka hiçbir şeye ihtiyaç duymama lüksüne sahip olduğum gerçeğini bilmek birazcık da olsa rahatlatıyor şu sıralar. Çok da rahat bir ruh haline geçiş yaptığımı söyleyemem, zira. Halbuki fena bir haftasonu da geçirmemiştim; denize girip, güneşin bağrında kumdan kale bile yapmıştım, işimiz bitince de kendimizi godzilla sanıp yarattığımız şehri yerle bir etmiştik. Kumdan kalelerin bile bir standartı vardır belki; her isme, her cisme hitap etmiyordur.


Birkaç senedir tanımakta olduğum bir kişiye dönüşme korkum olmasa, kafamın içindeki tüm hayalperest huylu tümörleri bir bir yok ederdim herhalde. Çünkü adamın teki çok doğru söyledi bir filmde.

"Things have been tough lately for dreamers."

Böyle bir kanıya varmam için çok ekstrem olaylara ihtiyacımın olmaması, aksine çok küçük bir gözlemlemenin ardından kafamda kurduğum devasa senaryo-fikir yumağı-düşünce ağının, ne denirse artık, zihnimde ne denli büyük bir sansasyon yarattığı gerçeği gerçekten çok gülünç. İşte bu yüzden hayalperest ruhlu beyin tümörleri yok edilmeli aslında. İçinde yaşadığımız dünya kesinlikle kafamızdaki kadar geniş değil, insanlarıysa ya ters ya fazla karmaşık. Kendi kendine var ettiğin hayal kırıklığı ise; herkesin birden bire doğaçlama yapmaya başladığı bir tiyatro sahnesinde apışıp, repliğini unutmak gibi. O kadar şairane ve o kadar trajikomik.

"Bazen hayatın takıldığı zaman vurarak düzelttiğiniz ve sonuna gelmek için ileri alabildiğiniz bir film şeridi gibi olmasını gerçekten isterim."



Son günlerde sürekli yoldayım. Yarım saatlik otogar kafelerinde içilen çay ve sigara molasından sonra 3-5 saatlik yolculuklar yorucu oluyor çok, ama otobüslerde uyuyabilen biri değilim. Ne kadar yorgun olursam olayım gözlerimi kapatıp uyuyamıyorum. Müzik dinleyip dışarıyı seyretmekten başka hiç bir şey işe yaramıyor, yoksa mide bulantısı ve kusma düşüncesinin ağızda bıraktığı kekremsi tatla berbat bir zaman geçiriyorum. Cam kenarında yer olmasa bile yanımdaki insanlara gerçekten inandırıcı bir biçimde "az sonra o şık tişörtüne midemi çıkardığımda bana yerini vermediğin için çok pişman olacaksın" izlenimini verebiliyorum. Eğitimini almadım ama rol yapma sanatı insana birçok kritik durumda yardım edebiliyor.

Bu gece Ankara'ya gidiyorum okul ve yurt kayıt işlerini ayarlamaya. Bölüme birinci olarak girseniz bile orda burda bir "torpil amca"nız olmadığında yurt başvurularınız pek de göz önünde bulundurulmuyormuş, bu sabah öğrendim (Hergün Kızılay'dan Beytepe'ye gitmek için sabahın köründe kalkıp yola çıkacağım düşüncesi çok oturdu mideme). Gün içinde, yolda Kansas- Carry On Wayward Son ve türevleri ideal yol playlistini oluştursa da gecenin bir yarısı 6 saatlik Ankara yolunda sadece Abel Korzeniowski eli değmiş A Single Man soundtrack'lerini dinlemeye karar verdim, belki insanların ışıktan rahatsız olmayacakları tutar da Holden Caulfield'i 76 yaşında New York'u tekrar keşfe çıkartan aptalın kitabını bile okuyabilirim.


Bunların dışında pek bir değişiklik yok. Alkol arıyorum sürekli, iyi geliyor, ayıkken çoğu şey sıkıcı görünüyor gözüme. Tüm günümü My Name Is Earl izleyerek geçiriyorum, şu sıralar izlemekten en çok keyif aldığım dizi oldu. Karakterlerin salaklıkla karışık komikliği izlerken hiç yormuyor. Suratımda saçma bir sırıtmayla izliyorum, soundtrack tercihlerine de hayran kalarak.. Şöyle bir düşünüyorum da, gerçekten, son zamanlarda kafamdaki tıkırtıları, göğsümdeki bulantıyı unutturan ve 25 dakika boyunca keyifli hissettiren 1-2 şeyden biri bu dizi. Ve özelikle o repliği;

-Hey Earl!
-Hey Crab Man!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Çukurnot:

Bu sabah resmi olarak Hacettepe Üniversitesi- İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olduğum gerçeğini öğrendim ö'lü s'li y'li m'li bir siteden. "Sağol şekerim" dedim siteye, kapattım sonra. How I Met Your Mother 4. sezonu sıraladım gom player'a. Bir elimde Nesquik mısır gevreği, diğer elimde Dimes Çiftlik sütüyle her zamanki popo izli koltuğuma gömüldüm ve yerimden saatlerce kalkmadım. Hala da birşeyler kafama dank etmiş değil. Şu an gecenin 2'si, ve yanımda tirbuşonu takılı bir Kayra-Cumartesi var. Peynir ve üzümümü de kenara koydum. Sabahlayıp, o şişeyi bitirip, gece boyunca Mimi Hanımla yeni planlar yapıp, ayyaş manifestosu falan hazırlamayı düşünüyorum. Ne zaman kendime gelip, olan bitenin farkına varacağım? Cumartesi günü annem balkona hazırladığı kahvaltı için seslenip, abim başıma üşüşerek gıdıklayarak uyandırdığında ve (1 aydır ağzıma bile almamama rağmen cumartesi sabahı için istisna yapacağım) sabah kahvemden bir yudum aldığım zaman herşey dank edecek, böyle filmlerdeki gibi..

4 Non Blondes- What's Up

Tüm gün kulağımda bu şarkı vardı, bilmiyorum daha önce paylaştım mı ama kesinlikle kendinden geçip kocaman, böyle 32 dişin olmasa bile 32 diş birden sırıtmana yol açan şarkıdır bu. Çok güzeldir yahu..

2 Ağustos 2010 Pazartesi

John Lennon- Woman

"İnsanlar aşka değil aşık olma fikrine taparlar." cümle buydu ya da bunun ayarında birşeydi sanırım. Ya bir film repliğiydi ya da film repliği tadında biri söylemişti, tam hatırlamıyorum. Aşkın göreceli bir fantezi olduğunu düşündüğüm için -daha doğrusu bu yaşta düşündüğüm için- kendime kızmıyor değilim ama evet, ben de çevresinde birbirinden memnun ve birbirine saygısını yitirmeyen çiftler bulunmayanlardanım. Yazdıklarımı okuyan ve mutlu bir ilişkisi olan biri varsa söylediklerimi ciddiye almamalı, zira bunları yazan hödük zaten hayatında böyle bir tecrübeyi yaşamaya cesaret etmemiş biridir ve dolayısıyla atıp tuttuklarının güvenilirliği bir hayli tartışılır. Fakat en yakınımdan en alakasız olduklarıma kadar birbirini delice sevdiğini söyleyip de en gergin anlarda bile birbirine karşı temkinli yaklaşan, saygısını koruyan bir çifte hiç rastlamadım. Buna anne-babam da dahil, samimi arkadaşlarım, akraba çevrem, aksini aklımın ucundan bile geçirmediğim tanıdıklarım, çok çok yakıştırıp takdir ettiklerim, mutlu olmalarını gerçekten çok istediğim çiftlerin hepsi... Sanırım bu; birçok insanın sevdiğini ve sevildiğini düşündüğünde, bunun karşısındakini pek bir düşündüğü için değil de en çok yalnız kalmaktan korktuğu için biriyle beraber olmak istediği gerçeğini kabul etmemesiyle alakalı. Yani kabul edelim, bu sırf seviştiğimiz insanlarla yaşadığımız ilişkiler için geçerli değil, yaşadığımız birçok çeşit ilişki için geçerli, birini yanımızda istememizin ya da birinin yanında olmak istememizin en önemli sebebi kendimizi, en çok da kendimizi sevmemiz ve düşünmemiz. Üzgünüm, aşka inanmadığımdan değil (bir insan için en yaratıcı ve en mükemmel fantezi olduğunu iddia ederim), sadece sırf kendimizi herkesten, herşeyden daha çok sevdiğimiz için başka bir kimseyle hayatımızın geri kalanını mutlu mesut, sevgi ve saygı dolu günler içerisinde geçireceğimiz düşüncesi hiç inandırıcı gelmiyor artık. Evlilik ve bir aile kurma düşüncesinden çok daha öncesinde vazgeçmiştim zaten, şimdiyse ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesinden vazgeçiyorum. Hayatta herşeyin tadımlık olması fikri ilk başta carpe diem izlenimi yaratabilir, ama değil, gerçekten... Sadece kendimizi iyi hissettirecek mutlu anılar toplamaya çalışıyoruz 60-70 yıl boyunca, daha fazlası değil.

Bazı fikirlerden vazgeçtiğimi söylüyorum, bunlardan ebediyen vazgeçtiğimi değil. Nasıl ki bundan 5 yıl sonra kendimi belli bir yerde göremiyorsam, bundan 5 yıl sonra ne düşüneceğimi kesinleştirip garantisini de veremiyorum. Bu yüzden "ömrünün geri kalanını başka biriyle mutlu bir şekilde geçirme düşüncesi" hakkındaki fikirlerimden şu an bile kuşku duyuyorum. Ama "evlilik ve bir aile" bundan 10 yıl sonra bile aynı şekilde kalır gibi sanki..

Gerçekten bu cümleleri başkaları adına kurmuyorum. Kendi sınırlarımı değerlendiriyorum sadece. Karşıma geçip "yıllardır beraberim ve bir saniyesinden bile pişman değilim" dersen söyleyecek birşeyim zaten olmaz. En başta da söyledim, kendime baktığım zaman tüm riskleri alıp böylesi bir tecrübenin ne sorumluluğunu alabilecek ne de ona atılabilecek cesarete sahip birini görüyorum. Sanırım, bir insanın bireyselliğini, şahsi özgürlüğünü, kişisel iradesini bir çift olarak yaşayıp bir çift olarak hareket etmekten daha ön planda tuttuğum için böyle. Zaten sırf bana bıraksan fantezi dünyasında tanrıcılık oyununu, eline gitarını alıp karşıma geçerek John Lennon-Woman söyleyen kişi için uğruna vazgeçtiğim şeylerden vazgeçip bütün tabularımı yıkarım. Dediğim gibi, sadece sınırlarımı değerlendiriyorum şu an.

24 Haziran 2010 Perşembe

Nerede Kalmıştık?

(Öyle biryerlerde kalmışlığımızdan ya da süpersonik biçimlerde devam edeceğimizden değil aslında, afili göründüğü için yazılmış bir başlık.)

Selamlar sevgili blogger, ben buralarda yokken umarım günlerin güzel geçmiştir, eğlenmişsindir. Gerçi benim varlığımla veya yokluğumla ilişkilendirdiğim bi durum değil tabi ki eğlenmen, günlerini mutlu geçirmen falan, kimsenin mutluluğunun, üzüntüsünün sorumluluğunu alacak biri gibi hissetmiyorum şu sıralar (şımarık). Neyse sen yine de iyi ol; güzel temenni.

Çok özel, eşi benzeri bulunmayan bir insan olmama rağmen nedense "1 yıl eşek gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra kendini boşlukta hisseden ergen" durumunu hissetmeye başladığımı itiraf etmem gerekir. Ama bu eziyet, kaçırdığım dizilerin (house olsun, mad men olsun, himym, the big bang theory vs vs) rapidleri tamamlanana kadar sürüp sonra beni 24 bölüm boyunca rahat bırakıyor.

Özlediğim şeyleri yapıyorum. How I Met Your Mother izlerken çerez-bira götürmek, The Big Bang Theory izlerken tıkınmak, Mad Men izlerken karpuzlu votkayla jelibon keyfi sürmek, 4-5 kere tavaf edilen seri şeklindeki filmleri seanslar halinde bir güne yaymak, "zamandan bol ne var" mantığıyla her gördüğüm grubu yer imlerine ekleyip diskografilere göz gezdirmek, kafadan yaz için okunacaklar listesi yapıp dolaba sırasıyla yerleştirip kitaplarla oynaşmak, sabahın 8'inde ayaklanıp yürüyüşe çıkmak -ki akşam da 45 dakikalık yürüyüş için playlist hazırlama keyfi vs vs... Kesinlikle sıkılmıyorum, yani tamam şunun şurasında sadece 3 gün geçti ama her an yapacak yeni birşey bulabilirmişim gibi geliyor, o derece yaratıcı bir ruh hali..

Tüm bunlara rağmen geçireceğim şu 3 ayın şu ana kadar yaşadığım en boktan yaz tatili olabileceğinin de farkındayım. Kafamı az çok bozduğunun yeni yeni farkına vardığım beklenilen sınav sonucum, şiddeti şimdilik durulmuş, lehimde sonuçlanmasını umduğum sürpriz tartışmalara ev sahipliği yapacak olan bölüm-şehir tercihlerim yeterli olur gibi bu durum için.

Uzun zaman önce alıp da elimi sürmeyi unuttuğum Boris Vian- Kızıl Ot kitabımın bekaretini bozup 70-80 sayfa ilerledikten sonra 19:40 sularında elimden bırakıp akabinde winampa hakkı verilesi grup Piano Magic 'in The Troubled Sleep Of Piano Magic albümünü attım. Luxembourg Gardens eşliğinde lastfm'in uzun zamandır önerdiği ama malum sebeplerden başına oturup inceleyemediğim gruplara bakıyorum. Bir grubu dinlemeye herhangi bir albümü playlistte sırasıyla çalarken başladığımda her ne kadar sonradan sevecek olsam bile ısınamadığımı düşünecek olursak (istisnalar yok değil tabi ki), sırf bu yüzden en çok dinlenen şarkılar hakkında fikir sahibi olmak adına SoulSeek denilen ilahi programı da aynı anda açıp mutlu bir şekilde önerilere göz gezdiriyorum. Neyse.
***

Son zamanlarda duyduğum en samimi itiraftır sanırım bu satırlar; "... Şefkate karşı gösterilen bu tepki, başkalarının yargılarından duyulan bu kaygı, yalnızlığa doğru atılan adımlardı bunlar. Korktuğum, utandığım, hayal kırıklığına uğradığım için, kayıtsız kahramanları oynamak istedim. Bir kahramandan daha yalnız ne vardır?" (Boris Vian-Kızıl Ot/80)

Kayıtsızlıkla duyarlılık arasında bir yere koymaya çalışıyorum şu sıralar kendimi. Tam olarak bir tarafa sabitlenemediğim için üçüncü seçeneği göz önünde bulundurmaktayım. Üçkağıtçılık. İşine gelene burnunu sokup, işine gelmeyene burun kıvırmak bir nevi buradaki üçkağıtçılık. Böyle bir durumda kahramanlık taslamanın Don Kişot'luktan farksız olacağını kabullenmiş olmalıyım ki o kabullenmenin verdiği dayanılmaz hafifliğin kafada yaptığı dumanla tüm düşüncelerim birbirine girmiş durumda. Kafamda milyonlarca şey vardı ama vaziyeti benden çok daha iyi ifade edebilecek satırlara rastladım yine Kızıl Ot'ta. Boris'in kerameti..

"...Birbirimizi iyi anlayalım. Bir taraftan, özgürleştirdi beni lise, çünkü kendi ortamlarınınkinden türemiş alışkanlık ve takıntıları, benim çevreminkilerle aynı olmayan insanlar görme imkanı sağlıyordu bana; bu da sonuçta beni, kendi kişiliğimi oluşturmak için, bütünden kuşku duymaya ve hepsinin arasından beni memnun etmeye en elverişli olanları seçmeye itti... Diğer taraftan, Bay Perle'yle bahsettiğim bazı ayırdedici özelliklerin güçlenmesine katkıda bulundu; kahramanlık arzusu bir yandan, fiziki zayıflık diğer yandan, ve ikisinden birine kendimi tamamen bırakmaktaki beceriksizliğimin doğal sonucu olarak hayal kırıklığı.

-Kahramanlık isteğiniz birinci sıraya göz dikmeye itiyordu sizi.

-Ama tembelliğim oraya ulaşmamı engelliyordu durmadan... İstikrarsız bir denge bu. Yıpratıcı bir denge. Etki eden tüm kuvvetlerin sıfır değerinde olduğu bir sistem, çok daha uygun gelirdi bana... İkiyüzlülüğüm arttı sadece. Niyetini gizlemek anlamında değildi ikiyüzlülüğüm; yaptığım işlerle sınırlıydı. Yetenekli olmak şansına sahiptim, ve en ufak bir gayret göstermeden ortalamayı geçebildiğim halde çalışıyormuş gibi yapıyordum. Ama yetenekliler sevilmez.

... On altı sene...kıçım kaskatı bankların üzerinde geçen on altı sene... dümenlerin ve dürüstlüğün birbiriyle nöbet değiştirdiği on altı yıl, -on altı sıkıntı yılı- ne kaldı geriye? Kopuk kopuk hatıra kırıntıları... ekim başında yeni kitapların kokusu, resimleri yapılan yapraklar, uygulamalı çalışmalarda doğranan kurbağanın formol kokan iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının farkına varıldığı ve sınıfların tenhalaştığı yılın son günleri. Ve sınavların öncesinde, sebebi hiç bilinmeyen bütün o büyük korkular... Bir alışkanlıklar düzenliliği... bununla sınırlıydı. Ama biliyor musunuz, Bay Brul, çocuklara on altı yıl süren bir alışkanlıklar düzenliliği dayatmak alçakçadır? Zaman çarpıtılıyor, Bay Brul. Gerçek zaman mekanik değildir, hepsi birbirine eşit saatlere bölünmez... gerçek zaman, kendi içimizdedir... her sabah yedide kalkın... öğlen yemek yiyin, dokuzda yatın... ve asla kendinize ait bir geceniz olmayacak... ve denizin alçalmayı bırakıp durduğu, yeniden yükselmeden önce gece ve gündüzün birbirine karışarak birleştiği ve tıpkı okyanusa kavuşan nehirlerin yaptığı gibi bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın var olduğunu asla bilmeyeceksiniz. On altı yılımın gecelerini çaldılar benden, Bay Brul. Başka şeylerin yanı sıra.. onları da çaldılar... Amacımı çaldılar benden, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmenin tek hedefim olması gerektiğine inandırdılar beni... son sınıfta, bitirme sınavını vermem gerekti... ve daha sonra bir diploma... Evet, bir amacım olduğunu zannettim, Bay Brul... ve hiçbir şeyim yoktu.. Başı sonu olmayan bir koridorda, bazı budalaların arkasına takılıp, başka budalaların önünde ilerliyordum. Size zorlanmadan yutturmak için, acı tozların kapsüllere konulması gibi, diploma denen eşek postlarıyla kaplanıyor hayat... ne ki, Bay Brul, hayatın gerçek tadını tercih ederdim, bunu artık biliyorum... İşte bu yüzden hile yaptım. Kafesinin içinde düşünen birinden başka bir şey olmamak için.. hile yaptım, çünkü ne de olsa orada tepkisiz kalanlarla beraberdim... ve bir saniye bile erken çıkmadım oradan. Kuşkusuz, baş eğdiğimi, onlar gibi yaptığımı sanabilirlerdi, ve bu da başkalarının düşündüklerinden duyduğum kaygıyı gideriyordu. -Mamafih, bütün bu zaman, başka yerlerde yaşıyordum... ben bir tembeldim ve başka şeyler düşünüyordum..."

Evet, sanırım bu kadar. Biraz daha kıçımın üstünde rahatça oturmaya alıştığım zaman uzun uzun kendi cümlelerimi kurarım sanırım. Şimdilik başka başka adamların benim yerime, söyleyeceklerimi az çok ifade ettikleri sayfalardan alıntılar yapıp hazırcılığın tadını çıkarıyorum. Sonra uğrarım yine blogger, bir iki de sen karalamışsan onları da okurum. Tamam, tam olarak bu kadar, görüşürüz..

(Ayrıca abimin yırtıcı ama bir o kadar da sevimli kedisiyle evde başbaşa geçirdiğim 6 saatten sonra, şu an kendimi süperman gibi hissediyorum, kolu tırnak çizikleriyle süslenmiş kırmızı ojeli süperman.)

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Çukurnot:

Çok güler oldum kendime son zamanlarda. Ne zaman ciddi birşeyler söylesem, içimden koca bir Gregorian korosu "hadi ordan!" diye bağırarak oktav çıkıyor. Saatlerce car car çene çalarken anlattığım şeylere sonradan hiç de katılmadığımı farkediyorum. Karşımdakilerle bir ilgisi de yok, ağzımdan çıkan şeylerle aklımdakiler birbirini tutmuyor sadece. Ya laf salatası yapıyorum, kayda değer birşeyler çıkmıyor ya da zihnimi beklemeye alıyorum tepkisiz kalıyorum. Gerzekçe.. Annem olsa "kitap okumuyorsun, ondan böyle" derdi. Ama bu; bana, bir ay sonra gireceğim sınava ve kitaplığımda bekleyen kitaplara büyük haksızlık olurdu. Woody Allen filmlerinden fırlamış ne istediğini bilmeyen, tatminsiz hatunlar gibi oldum. Bu durum üzerine sık sık düşünüp, hal ve hareketlerime bir çeki düzen vermek adına, baktıkça aklıma gelmesi için sol elimin işaret parmağıyla baş parmağı arasındaki yere olağanüstü boyutta bir ünlem işareti çizdim. Şimdilik böyle, sanırım...

15 Nisan 2010 Perşembe

Merhabalar...


Baharın gelmesi ve kafamın %35 oranında rahatlamasıyla birlikte zaten suratına bakmadığım blogumun görüntüsünde bir değişiklik yapma kararı alıp o değişikliği yaptım. Eski düzenimi sevmediğimden değil ama açgözlülüğümden olabilir bu yenilenme. Asıl nedense şu aralar (aralığın genişliğini sen hesap et artık) klavye başına oturduğumda aklıma yazacak bir bokun gelmemesi. Durduk yere evini süpürüp porselenlerini parlatan ev kadınları gibi hissediyorum aynı. Uğraşacak birşeyler bulamayıp kendi kendime meşguliyetler yaratıyorum. Aslında yerine getirilmesi gereken birsürü iş var ama işime gelmediği için hepsine sırtımı dönüp görmezden de geliyor olabilirim. Daha durumun hangi boyutta olduğuna karar vermedim.

Eline kamerayı alıp sıkıcı sıkıcı şeyler çeken adamların filmlerini izliyorum zevk alarak. Birileri zevk alıyorsa sıkıcı şeyleri çekmek de bir anlam kazanır herhalde. Olay örgüsüne kimin ihtiyacı var ki zaten?

Oturup böyle şeyler hakkında gevezelik ettiğim için de kendimi çok sıkıcı bulduğum zamanlar olmuyor değil. Hani ben ben olmasam böyle cümleler kuran bir çokbilmişle muhabbet etmek ister miydim diye düşünüyorum zaman zaman. Yeterince objektif olamadığım için cevap vermiyorum.

Sonuçta amaç kafandakileri dökmek değil midir? Kafandaki şeyler belli bir düzende değilse nasıl toplayıp toparlanıp şık şık paragraflar döşeyebilirsin ki? Adama sorarlar, önceden nasıl yazıyordun hıyar? diye. Bakarsın şöyle birkaç saniye aval aval, sonra dersin, önceden böyle aval aval bakmıyordum. Aslında asıl sebebi bu değil de cümle pek afili oldu diye devam ettirdim, yoksa bir backspace'e bakar. Belki daha az kahve, daha az sigara, daha dingin bir kafadır gerekli olan. Bilemedim tam olarak, aklına birşey gelirse sen söylersin.

Komik birşey geldi aklıma. Bundan birkaç hafta önce sevgili kentimizin biricik üniversitesinde Samuel Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyunu sahne aldı. Okuduktan sonra kafamda oluşan soru işaretlerine izlersem yanıt bulabilirim belki diye peşime birkaç tatlı insanı taktım, tıngır mıngır gittik. Son dönemdeki hal ve hareketlerimin bir nevi özetini gördüm Godot'yu bekleyen o iki (dört belki) salağı izlerken ahahaha.

-Offf çok sıkıldım, hadi gidelim.
-Hayır gidemeyiiiz.
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaaa...
.
.
.
-Ben gitmek istiyorum, yeter artık!
-Gidemeyiiiz
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaa...



Çukurnot1: Şu ilk sınavın bitmesine en çok sevinenin kanepem olduğunu düşünmekteyim. Tüm kitapları üzerinden kaldırıp bodruma attıktan sonra kanepede beliren derin çukursa pek enteresan oldu, odaya ayrı bir hava kattı.

Çukurnot2: Fotoğraf: Art Geeks

6 Kasım 2009 Cuma

Aşırı Dozda Farkındalık ve Varoluşsal Çelişki

Yalan değil, oturdum yarım saat boyunca nereden başlayabilirim diye düşündüm. Başlığım pek şık oldu ama yıllarca "önce kompozisyonunuzu yazın, tamamladıktan sonra başlık atın" diye diye başımızın etini yiyen edebiyat öğretmenlerinin bu sefer sözünü dinlemeyerek, yazının; başlığın gölgesinde kalıp kalmayacağını hesaba katmadan saldırdım klavyeye. Belki bir kitaptan alıntı ve onun hakkında iki paragraflık afili bir yorum.. Yapmadığım şey değil, sanki kötü birşeymiş gibi gösterip sivri dilli bir cümle kurmak değildi amacım. Yine de o izlenimi veren bir cümle kurmuş olmam o şekilde düşündüğüm anlamına gelemz. Sık sık yalan söylediğim gerçeğini göz önünde bulundurursak (bunun da bir yalan olup olmadığı sorusu sonsuza kadar sürebilecek bir tartışmanın girişi niteliğindedir, zamanımızın olmadığından değil belki ama üşengeç insanlar olduğumuz yalanlanamaz bir gerçek.), bence affedilebilir bir yargı (olmaz öyle şey diyenler için bknz. Existential Angst -ve başlığın hakkını vermek :1) ...

*

Tabi ki yargıyı bir kenara bırakır, dikkatleri bugün derste yarım saat boyunca tuvalette kilitli kaldığım konusuna çekersem başlığımın hakkını tam anlamıyla verebilirim. İlk beş dakikamı kapıyı isteksizce tıklayarak geçirip, geri kalan zamanımı 10 yaşında kafama takılmış soruların cevaplarını arayarak, tuvaletin; insanın kendini güvende ve yalnız hissedip kafasını dinlediği, zihnini kurcalayan yüz bin milyon baloncuk düşüncelere rahatça odaklanabildiği ender mekanlardan biri olduğunu düşünerek ve bir de Frank Zappa 'yla aynı fikirde olmanın mutluluğunu yaşayarak geçirdim. Oldukça verimli bir yarım saat olduğunu söyleyebilirim.. (ve başlığın hakkını vermek:2)

*

"Bir zamanlar hayat verecek kadar yetenekli bir mucit varmış. Olağanüstü bir adam. Karısı ve çocukları olmadığı için onları laboratuvarında yapmaya karar vermiş. İşe karısıyla başlamış ve onu dünyanın en güzel prensesi olarak tasarlamış. Ne yazık ki kötü bir genetik perisi öyle bir büyü yapmış ki prenses üç karıştan fazla uzayamamış. Sonra kendi görüntüsünden altı çocuk klonlamış. Vefakar, çalışkan, o kadar benziyorlarmış ki kimse onları ayırt edemezmiş. Ama kader onu yine aldatmış, hepsine uyku hastalığı vermiş. Bir arkadaş özlemi içerisinde, akvaryumda bir beyin yetiştirmiş ama onun da migreni varmış. Ve nihayet en büyük şaheserini yaratmış. Dünyadaki en zeki adamdan daha zeki. Ama ne yazık ki mucit ciddi bir hata yapmış. Adam zekiymiş ama onun da bir kusuru varmış. Asla ve asla rüya görmezmiş. Öyle mutsuzmuş ki, ne kadar hızlı yaşlandığını bilemezsiniz. Sonra zavallı şaheserin gözü o kadar dönmüş ki bir damla gözyaşının onu kurtarabileceğine bile inanmış. Ve o kadar zulümden sonra rüya görmenin ne olduğunu asla öğrenemeden korkunç bir şekilde ölmüş." (ve başlığın hakkını vermek:3)

24 Eylül 2009 Perşembe

Maybe we could express ourselves more fully if we say it without words...

Telefonlar 06.45 'e kuruldu ve ben eylül boyunca bloga adam gibi yazı koymamış, yazılan hiçbir taslağı beğenmeyip kaydetmeden silmiş, boşverip diğer bloggerların yazılarını okumuş bir blogger mahluku olarak her sabah aynada kendime bakıp, doğru açıyı yakalayıp suratıma iki tane geçiriyorum sırf bu yüzden. Kişisel hesaplaşmada sınır tanımayan zihniyetler olduğumuz su götürmez bir gerçektir aynı zamanda. Ancak dediğim gibi, insanın yaşayacak kayda değer birşeyleri olmayınca anlatacak kayda değer birşeyleri de olmuyor. Bak bu cümleyi unutma, not al bir yerlere, afili oldu baya. Bundan 20 yıl sonra posası çıkmış mühim entel insanlardan falan olursam yaparsın yorumunu "artık yaratıcılık mevzusunda bir esprisi kalmadı, gençken söylediği şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor, biz bunun cücüklüğünü biliyoruz" falan dersin (tabi ki demezsin öyle birşey, lafın gelişi söylüyorum ben).


06:45 'te uyanıp okula gitme dönemleri, evet, yarın sabah itibariyle başlıyor ve ben yine an itibariyle Les Champs-Elysées dinleyen bir blogger mahluku olarak eylül boyunca boş kalmış bu kalbim kadar temiz bloga son birşeyler karalayıp öyle kaçayım dedim. Bu kararı almamda sabah ayna karşısında geçirilen 1 dakika 20 saniyelik yüz kızartıcı kişisel hesaplaşmanın da etkisi olmadı değil.


Natural Born Killers izledikten sonra akıllarda kalması olası birçok sahneden ziyade, akabindeki 2 gün boyunca yılan korkum üzerinde yoğunlaştığımı belirtmek isterim. Jim Morrison 'ı çok seviyorum ama doğaya bir kızılderili bilge gözüyle bakmak için ya fazla dejenere oldum ya da yılanlarla bitmemiş -hatta muhtemelen daha başlamamış- bir iç hesaplaşmam var. Yine ileride birgün Buddha misali mühim bir adam olursam da bu konu üzerinde iki çift laf ederim, not almak lazım.


Annemin, Stewie 'nin "Louis Louis Louis, mum mum mum mum mum, mummy mummy mummy, mother mother mother mother..." repliğinin bulunduğu Family Guy bölümünü izlediğine dair içimde garip bir şüphe belirdi nedense. Otomatiğe bağlayıp insanı çileden çıkartma tekniğini başarıyla pratiğe döktüğü için kendisini tebrik etmeliyim bir ara, bunu da not aldım.


Hazır çileden çıkmışken burdan müyap 'a seslenip öyle gideyim. Bir çeşit bezdirme tekniği midir bu anlamıyorum. Bilgisayarın dns ayalarlarıyla oynamayı bıraktım çünkü, bir süre sonra bayıyor. Yuutub yasağını bile hala sindirememiş olan bloggerların myspace ve lastfm 'lerini birgünlük de olsa engellediniz, aferin lan, tebrik ettim, hayret ve hayranlık karışımı duygularla takip ediyorum. Son 1 haftadır bloga erişimde süpsüper sıkıntılar da yaşıyoruz, onu hala anlamış değilsem bile nedeni ne olursa olsun onun suçunu da sizin üstünüze atmak istiyorum. Tamam beybi öptüm..

31 Temmuz 2009 Cuma

Bugün kafein mutluluğunun bünyeme yeterli olduğu, nikotine gerek olmadığı gerçeğiyle yüz yüze geldim. Dumansız hava sahası bilmem nesi yüzünden değil. Kafelerin açık alanlarında gayet de içilebiliyor. Çay bahçeleri, parklar vs... Sadece dank etti bir an birşey. Kansere davetiye çıkarma korkusu falan da değil o dank eden. Otobüste gelirken düşündüm. Öncesinde birkaç arkadaş toplanmış çay kahve içip muhabbet ediyorduk, ben de paket taşıyan arkadaşın paketinden otlanıyordum bir iki. Otobüste, kulağımda Stones tıngırdıyordu i tell you love, sister, it's just a kiss away, it's just a kiss away diye diye.. Sonra birileri muhabbete sardı, Phaedrus'udur, Pier'idir (bak bu nereden geldi bilmiyorum, maşallahı var bilinçaltı Andy Warhol fabrikası gibi olunca takip etmiyorsun kim geliyor kim gidiyor -ki benliklere isim takmak çok eğlenceli bir olay vazgeçemiyorum), Alasse malasse başladık.

Phaedrus: ya o değil de, paket almaya alışık değilsin, zaten kıyamıyorsun o paraya gidip çikolata alıyorsun, yazık değil mi paketi yarılamış arkadaşlarından otlanıyorsun falan?

Alasse: ya yok, iyi gidiyor arkadaş muhabbetinde, konserde falan, elin boş kalmıyor, o yüzden..

Pier: bence uzaktan izleyip "zıkkım için lan ahaha" diye gülmek daha eğlenceli..

Phaedrus: hayır biliyorum ben seni, ipini salsak aileden ayrılınca üniversitede kıyarsın paraya devam edersin o şekilde de mesele o değil. sıkıldık lan.

Pier: bi de "sonsuza kadar yaşarım olm ben" diyordu, keko afsdafdas

İsmini vermek istemeyen bir seyirci: ya bi sittir git.

Alasse: ee tadımlık, otlanmaca, parazit olayını bırakıyoruz yani öyle mi? iyiymiş, tamam diyorum bu teklife.

Phaedrus: dumansız hava sahası style..

Alasse: olm çok gevezesiniz lan, sıçtınız gimme shelter a.

Pier: bloga özet geçersin...

8 Mart 2009 Pazar

The Shankill Butchers Wanna Catch You Awake...


- "4 gb lık caz klasörünün gitmesinden sonra bir bunalım dönemine girdi. Artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Diğer klasörler duruyordu ama o 4 gb lık bölüm özeldi. Oi Va Voi 'leri, San Ilya 'ları, Kerem Görsev 'leri, Hobo Blues Band 'leri, Latin Jazz 'ları, o ları, bu ları o klasörün içindeydi. Başından geçen bu üzücü olay sonunda, kendini sorguya çekince, kendisinin kendisi olmaklığının ve burada bulunmaklığının başından geçtiğini gördü..."

Yok öyle birşey... Yas dönemim bitti, Aziza Mustafa Zadeh açtım, Lover Man dinliyorum ne var yani? Her ne kadar San Ilya konusunda They Died For Beauty kulaklarımda çınlasa da...

Eeeyh, eyh.. Öyle işte blogger. Okulla uğraşıyorum şu sıralar. Okullu çocuğum ben, hatırla. Böyle gün boyunca "saçını toplaaa! okul ceketi dışında ceket giymeee! pislik öğrenciiii! sefil yaratıııık!" şeklinde aşağılanmalara mağruz kalıyoruz. Sıkıcı bir iş. Hani öğrencilik dönemlerini özler falan, "heyt be şimdiki halimize bir bak, o zamanlar ne de çılgınmışız, kıymetini bilemedik" falan derler ya.. Yok öyle birşey. Çılgın değilim ben, vallahi değilim. Sabah geldiğim an itibariyle kafayı koyuyorum sıraya, zıbar zıbarabildiğin kadar. Rüya falan görüyorum ara sıra. Yastık da götürmeye başladım, espri de değil, ciddi ciddi götürüyorum. Küçük ama, çantaya o sığıyor. Okuldan kaçınca öyle "o kafe senin bu kafe benim hulen, ah seveyim arkadaş çevremi, ne çılgınız aman allahım ne çılgınlık bu, genciz gençç!!!" şeklinde dolaşmıyorum. Direk eve damlıyorum. Odamda yatağım, kahvem, Marilyn Monroe lu kupam, çizgili pijamam, kitaplarım, filmlerim var, annem var. Daha ne isteyebilirim ki? Sıkıldıkça yanaklarından mıncıklıyorum kendisinin. Çirkefe bağlayasaya kadar. Sonra tersliyor komik bir biçimde, makas alıp gıdıktan kaçıyorum olay mahalinden. Yani yok, genç falan değilim ben. Ne bir dar paça pantolonum, ne karizmatik vans larım, ne de "kankam" var. Bunlar yoksa niye okullu öğrenci (okulsuz öğrenci bakınız.) olur ki bir insan?

-Salak mısın Turşu? Odun musun? Öğrenci ol lan!
-Home Sweet Home beybi, yok yani Mötley mod, sağol, takıl sen...

Yani böyle anlattıysam da tam olarak bir asosyal olduğumu düşünmüyorum (He ben zaten düşünmüyorum geç orasını da...). Gerek sınıf ortasında yaptığım "ayıp", "absürd", "kız kısmısına yakışmayan" esprilerle, gerek hal ve hareketlerimle insanları bir nebze de olsa güldürmüşümdür ve insanları güldürebiliyorsan sen asosyal olamazsın gülüm. Geyik muhabbeti dedin mi kafamı sıradan kaldırıp allahını yapıyorum. Güzel oluyor. Sonra tekrar zıbarıyorum falan, fantezi oluyor. Bir de çok afedersin ipnenin babası müdür beyimiz ders ortasında sınıflara ani baskınlar yapıp, tüm ceketleri çöp torbasına doldurup gitmese... Anne eli değmiş, örgü bir ceket o. Hayatımın vazgeçilmezi..

Sonra bir sürü bir sürü film izlemeye çalışıyorum vakit buldukça. Bir bir dökücem buraya bir dahaki sefere.

Gidiyorum ben blogger. Yahu hiçbirşey yazamıyorum buraya içim acıyor ulan! Yok karar verdim, haftaiçi kağıda karalar, haftasonu geçiririm buraya. O da hoş olur. Ders boşlanır, arkadaş boşlanır, ev boşlanır, anne, baba, içki boşlanır. Ama blogspot boşlanınca eziklik hissi oluşur. (Bloguna aşık insan müsvettesi, ne garip, neredeyse her yazımda bloga iltifat ediyorum. Annemin dediği kadar varım lan. Yavşaklık değildir de bu, nedir?)

28 Ocak 2009 Çarşamba

Pleased To Meet You


Direk konuma geçiyorum, zira yazıya nasıl başlayacağıma karar veremedim. Yazıp sildim cümlelerimi. Boşver dedim artık aklıma ne gelirse (Bu üç cümleyi yazarak bir giriş yapmış oldum aslında yazıya, gördüğün gibi hiçbir zaman konuya tam dalış yapamayacağız) ...

Yarın akşam annemin kuzeni evleniyor. Annemin kuzeni dediysem ikinci bahar falan değil sakin ol, kızımız daha 25-26 yaşlarında, 2 yıldır ingilizce öğretmeni (Kızı dest-i izdivç a çıkarır gibi oldu, ilginç geldi bir an). Çok severim kendisini, ben de gideceğim o düğüne! (Sanki götürülmezsem düğünde bomba patlatacakmış havasında söyledim, bu da ilginç geldi bir an.) Hayır aslında tüm hevesim; gelinliği annesi, babası, damat vesaire hariç, herkesten önce benim görmüş olmamdan kaynaklanıyor. Üstüne kritik yaptığım gelinliğin bulunduğu düğünde olmayacaksam ne önemi kalır tüm o eleştirilerin, "oyy şunun tacındaki çiçeklere baak" gibisinden beğeni gösterilerinin vs vs? Her ne kadar gittiğim anda pişman olacağımı bilsem de... Bknz. anne, teyze tayfasından => "Turşucuuum kalk hadi oynasanaaa, hadi bak vallahi darılırım, küçükken böyle değildin sen, oynardın hoppidi hoppidi." Yahu kadın! Sen diyorsun "küçükken" diye. Küçükken altıma da yapıyordum hoppidi hoppidi, bu mu istediğin?? Herşeye rağmen düğünlerde bizzat zevk aldığım birşey vardır. Oturduğun sandalyeye iyice gömülüp milleti dikizlemece; pastaları çiğnemeden yutmaya çalışan teyzeler, çakır keyfi olmuş, ortada halay çeken amcalar, amaçsızca ayak altında koşuşturup, aniden yere toto üstü çakılıp zırlayan veletler, özellikle anne, teyze tayfasının düğünle ilgili yorumları ( ne yorumu, şurda biz bizeyiz, dedikodu işte bal gibi dedikodu)... Ben akraba işleriyle pek ilgili biri değilimdir. Kim kimin halasıdır, şu kimin kuzeniymiş vesairelerle kafamı meşgul edemem hıh. Bir de anne-baba iki taraf da baya bir kalabalık olunca bilmek de işime gelmiyor. Ama şu düğünlerde bakınıyorum da, iyi ki bilmiyorum kim kimdir. Sokakta her gördüğüm yaşlı teyzenin ordan burdan bir akraba çıkma olasılığı yüzünden zaten ayda yılda bir dışarı çıkardığım kafamı iyice gömerim, o olur. Sevmiyorum yol ortasında durdurulup öpülmeyi, annemin şu taraftan halasının bilmemnesinin kızının nasıl olduğuyla ilgili rapor vermeyi falan. Tanımadığım adam hakkında "İyiymiş iyiymiş" diye geveleyemem. Ya adam öldüyse? Yalan söyledin, gizledin bizden diye kafama vurmazlar mı sonra?

Aslında benim bahsetmek istediğim konu bu değildi (Niye bahsediyorsun o zaman? deme çok kırılırım. Bu arada şu parantezlere bir sınır koymalı artık). Evlilik diyordum ben. "Evlilik öncesi boşluk hissi" diye birşey varmış. Yani yok öyle bir isim ama nikah öncesi gördüğüm tüm müstakbel gelin-damatlarda öyle bir duygu hakim. "Hiç evleniyormuşum gibi gelmiyor" diyor. Neden acaba? Hani bende öyle bir duygu olsa şüphelenirim "Noluyoruz yahu" diyerekten. Dolaylı yoldan kuzenim olan, sevgili müstakbel gelin bunu söyledikten sonra üzerinde düşünmeye başladım olayın. Bir kere herşeyden önce, 30-40 yıl aynı evde yaşayacağın insan düşüncesi ürkünç birşey (ürkünç= korkunç + ürkütücü. saygı duy lütfen, ilginç bir kelime bu). Hayır tanımak lazımdır, ön hazırlık olarak bir süre birlikte yaşamak lazımdır (ev arkadaşı bir nevi, ya anlaşamazsan, ya diş macununu ortadan sıkıyorsa, banyoda şarkı söylüyorsa ve sesi de kötüyse => doğal karşılamak lazım sırf diş macunu yüzünden kaç evde kavga çıkıyorduk kim bilir). Atıyorum, 30 yaşında evlendin. Karşındaki insan senin görmediğin ve göremeyeceğin 30 sene yaşamış, aynı şekilde sen de öyle. Dexter izlerken "kan! oh yes doğra adamım" diyorsun ama piyango sana çıkmasın... Bak mesela 20 yıl aynı hayatı paylaşırsın sonra eşcinsel olduğunu öğrenirsin, "numara mı yaptın kalleş" diye bağırırsın. Bu cümlelerin altında bir ses evlenme ulan evlenme! diye bağırmıyor yanlış anlama beni, böyle bir insan değilim aslında. Sev, sevil, seviş diyorum ben de. Ama aynı zamanda benliğinin bardağın boş tarafını gören kısmından da seslenmeden edemiyorum. Ayrıca biliyorum konuyla çok alakasız, saçma sapan birşey ama söylemezsem içimde kalır, gece rüyama girer, kötü olurum, midem falan ağrır. Şu an dışarıda feci bir yağmur var, şimşek falan çakıyor, gök gürlüyor, hava kapkaranlıkken birden aydınlanıyor vs. Az önce de elektrik gitti geldi, blogspot 'un dakika başı kaydetme özelliği sağolsun, yazım kaybolmadı. Ne diyordum? Heh, bilgisayardan mıdır bilmiyorum ama vücudumda bir elektrik akımının dolaştığını hissediyorum. Küçük voltajda çarpılmışlığım vardır baya, özellikle yeni kapanan küçük televizyonun antenine antenine dokunmaların sonucunda.. Parmaklarımda, belimde, kolumda, boynumda sürekli bir karıncalanma, iğne batması hissetmekteyim, tırstım lan birazdan kapatacağımdır bilgisayarı, televizyonu açacağımdır nihahaa! Neyse nerede kalmıştım? Evet bardağın diğer tarafı diyordum. Aşk, meşk güzel şeyler, "make love" ama "Ah güveniyorum ben, ne güzel işte hergün yeni bir huyunu keşfediyorum aşkitomun" diye dolaşma etrafta. Yarın öbür gün toplarız dağılmış vücut parçalarını, aşkiton da arkandan "Ben yapmadım, bir an bir ses duydum, gözüm karardı, içime başka biri girdi, o yaptırdı" diye ağlar. Evlilik güzeldir belki, ama bekarlık da güzeldir, iyi düşün, arada bir boşan, sonra fantezi olsun tekrar evlen falan..... (Elektriği daha iyi hissetmeye başlamadan önce defolup gitmeliyim blogger, son yazımı yayınlamadan, yağmurlu bir kış günü ölmek istemem. Görüşürüz, kendine iyi davran, yağmurlu havada kahve al kendine, şömine yak, kitap oku, elektronik aletlerden uzak dur falan feşmekan...

Çukurnot: Ayrıca olacaksa bir düğün White Wedding çalmalı, Billy Idol lar hoplayıp zıplamalı o mekanda derim. Ve yine içimde kalmasın, gece rüyama girmesin, midem ağrımasın diye 5 dakika daha bekliyorum şu muhteşem üçlüyü buraya iletmek için, buyrun blogger;

Billy Idol- White Wedding
Deathstars- White Wedding
Murderdolls- White Wedding

5 Ocak 2009 Pazartesi

Kış Uykusu


Selamlar huzur ve sevgi yumağım, cağnım blogum. Ve sen pek sevgili blogger.. Farkettiysen yılbaşı yazısı yazmadım. Daha doğrusu günlerdir (baktım bloga neredeyse 10 gün olmuş lan) birşey yazmamışım zaten. Mimi Wonka 'nın da "Püüh sana" larından sonra el atıp, bir iki şey karalamak lazımdır dedim, oturdum başına.

2009, 2009 dediler (dedik değil dikkatini çekmek isterim. Sizi ve kendimi işin içine katmıyorum, bizler seçilmiş insanlarız, çaktırma..), bol bol sevgi, mutluluk, dünya barışı; bununla birlikte utanmadan para, itibar, şan, şöhret istediler. Yaşasın dünya barışının yanında, gelsin yeşil yeşil banknotlar, gelsin renkli, cıvıl cıvıl kredi kartları dimi? (Di deme sakın.. Deme demiştim.. İyi tamam ben de içimden dedim kendime, boşver) O zaman ne yapıyoruz? "Saaaamveeer ovır dı reynbooov dım dım dım" diyerekten, bu yılda eski sevgilimizin önünden kırmızı cillop gibi arabamızla geçme dileklerinde bulunuyoruz. Parayla saadet olmaz mı? E al, oldu. Son model arabamla eski sevgilimin suratına çamur fırlatarak geçtim, beni bu dünyada daha ne mutlu edebilir? Prensiplerime aykırı diyorsan, bas parayı, Sam Rockwell yılbaşı akşamı, noel ağacının altındaki kocaman hediye paketinden fırlayıp, kırmızı iç çamaşırıyla yeni yıl şarkısı söylesin. "O da olmaz, Sam Rockwell 'in gülüşünü sevmiyorum ben, çok pişkin, hıh!" dersen, sana bayılana kadar alışveriş yapmanı öneririm. "Yok ben hala paranın satın alamayacağı şeyler istiyorum" dersen de HSBC kart al derim. Bakma sen öyle dediklerine, birikmiş puanlarınla paranın satın alamayacağı şeyleri de alabiliyorsun. Migrosta cipis reyonlarının yan tarafındalar. "Hocayı keklediğini sanıp, sıranın altından kopyaları götürmenin verdiği haz" aldım ben geçenlerde. Paha biçilemez sanıyordum ama gerektikçe çıkarıp tüketiyorum, hoş oluyor..

Neyse hoşgeldin tombul yeni yıl, güle güle ezik eski yıl falan derken biraz da gelir giderlerden bahsedelim. Bol bol kitap ve film geldi bana 2008'in sonlarında. Çoğu burada bulunmuyordu, şehirdışındaki kuzenlere sipariş veriyorduk. Kitapların orjinal olanları için biriktirmekte olduğum deri ceket paramın yarısını heba ettiğim söylentileri doğrudur. Ama olsun, kitap candır, uğruna paraya kıyılır. Kotaya kıyamayıp, torrent listesinde geri sıralara atıp ertelediğim birkaç fransız film geldi. İzlerken gözlerimin dolduğu da oldu. Bir de "ne gelen ne giden" tayfası vardı. Tripcan Güneş gelmedi misal. Son anda "finallere hazırlanmalıyım" ayağıyla kaldı orada sevdiceği ve yarenleriyle. Doğumgünü de 3 Ocak 'tı, telefonla kutladım. "Hediyelerini tırt görürsün sen doğumgünü çocuğu köpeği hehhehehe" dedim, pişkin pişkin de güldüm.. Bir de gidenler, götürülenler tayfası vardı. Kahpe 2008 giderken yanında benden, oturduğum mahalleden bir parça götürdü. Gerçi suçu 365 gün 6 saatte aramamalıyız. Küçük Mario tipli Hasan Balaman "Siz istediniz, biz yıktık" dedi, 2-3 sokak ötedeki genel evi yıktırdı. Kim istedi ki ondan böyle birşeyi? Orada çalışan ablalardan biri de yıkım sırasında Balaman'ı protesto etmiş. Balaman, abladan çok etkilenmiş ama an itibariyle bir Tayyip duası okumuş da sakinleşmiş, zinaya mahal vermemiş. Birçok dönem veledinin çocukluk anılarından esip geçmiş bir evdi orası. O renk renk odaların içinde neler olduğunu öğrenmek için verilen çabalar vardı o yıkıntıların arasında... Balaman; bekçisi dahil birçok kimseyi işinden etmekle birlikte, dünün çocuklarının anılarından da derin parçalar koparmıştır... Neyse, sevmiyorum böyle isimleri bloguma konuk etmeyi ama içimde kalmasın. Okan Bayülgen evlenmiş mesela hiç duymamışım. Dün gece o kadar bekledim hadi bu gece kaçırmayacağım Disko Kralını diye diye. Geçen hafta bir aptallık edip sızıp kalmıştım da Cem Adrian konuk olmuş. Hala içim sızlar, küfrederim kendime. Dün gece bir hırsla oturdum televizyon başına, Disko Kralı bekledim ama Kral evlendiği için bu hafta yapmadılar, yerine dandirik korku filmlerinden birini koydular. Bring me the disco king, bring me the disco king dırıdım dırıdım diye diye ayrıldım televizyon başından. Kahve etkisiyle de uyumadım, sabahladım. Edebiyat- Geometri- Tarih- Coğrafya- Biyoloji- Fizik dersleriyle bünyeyi iyice sarsıp kendimi eve attım. Hayır yabancı dil öğrencisiyim güya lan! Fen bölümünden gelecek 3 puan için oramı buramı yırtıyorum. Gerçi hoş oldu bugün. En son 1.5 sene önce gördüğü fizik sorularını yavaştan yavaştan hatırladığını farkedince sevindirik oluyor insan saniyelik...

Bir de yeni birşeyden bahsetmek isterim; çok içine kapanık bir insanmışım. Yeni farkediyor değilim ama yüzüme daha yeni vuruluyor bu gerçek. Son veli toplantısında "Diğerlerinden daha kültürlü ve bilgili olmasının getirdiği bir soyutlama görüyorum Turşu'da. İyice kabuğuna çekildi, iletişim kurmuyor fazla, bir de çok uyuyor.." yorumlarıyla karşılaşmış anne-baba ikilisi. Karşı da çıkmıyorum, kimse Pollyanna olduğumu söyleyemez herhalde. Ama fazla iletişim yaramıyor, bir süre sonra sevdiğin insandan sıkılıyorsun. Yani kendimi çevremden soyutlamamı aslında çevremdeki insanları sevdiğim için, onlardan sıkılmak istemediğim için bulduğum bir çözüm olarak gösterebilirim. Gerçi evet artık soyutlamak bir yana, kendimden uzaklaştırmak için bazı insanları bol bol tersleyip, uzun uzun kurduğum cümlelerle bozduğum olmuyor değil. Sırf tek başıma olayım, muhabbet etmeye çalışan arkadaşlar olmasın diye okuldan kaçıp sinemaya gittim. Issız Adam 'a. Yolda karşılaştığım bir arkadaş da gelmek isteyince kıramadım ve film boyunca yanımda oturan varlıktan uzak durmaya çalıştım. Çok huzursuz oldum. Filme doğru dürüst konsantre olamadım. Yanımdaki bir tanıdığın varlığından bu kadar rahatsız olabileceğimi düşünmemiştim hiç. Biran önce film bitse de defolup gitsek diye bekledim. Hatta bir ara "niye sinemaya gittiğini söyledin ki sanki bok kafalı" diye düşünürken gözlerim doldu sinirden. Herhalde artık kendime fazlasıyla alıştım. Başka bir insanın yanımda olması düşüncesi yabancı geliyor. Mevsimliktir belki diyorum...

Şu sıralar blog konusunda kısırlık yaşıyorum (Bu yazının uzunluğuna aldanma gayet güzel saçmalamış olduğumu ilk cümleden hissettin sen de). Bana sorarsan hepsi Sartre yüzünden. Bulantı 'yı bitirdiğimde kendimi bir boşlukta hissetmeme neden oldu o adam. Kitabın harikulade konusundan değildi. Kitabın bir konusunun olmasını isterdim tabii. En azından Roquentin 'in bu bomboş, hiçbir kıpırtısı olmayan günlerin sonunda, varoluşmaya başladığını hissettiğinde dayanamayıp intihar etmesi güzel bir son olurdu. Aslında tamam öyle her ruh halinde çekilebilecek bir kitap olmasa da Roquentin 'in sıradan gözlemleri güzeldi ama hiçbirşey yapmayan bir adamı günlerce okumak insanı da hiçbirşey yapmamaya itebiliyor. Mevsimliktir belki bu da. Hem Mimi Wonka 'yla birlikte On The Road okuyorum. Tembellikten silkinir, Howl gazıyla hoş şeyler yazabilme potansiyeline sahip olurum. Devam ederiz güzel güzel, sakin sakin...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Alta Rica: Efsanevi Lezzet

Bugün çok ruhsuz ve boş uyandım. Öyle bir ruhsuzluktu ki bu, ruhsuz durumuma şaşıramadım bile. Hani hergün olduğu gibi monoton geçecekti belliydi ama gözlerimi açtığımda farklı bir monotonluk hissettim. Yataktan kalktığımdaysa kendimi bir robot gibi hissettim. Düğmesine basılmış da otomot bir şekilde hareket eder gibiydim. O kadar robotlaşmıştım ki, bu robotsu hareketlere şaşırmadım bile. Sabahın körü olmasının yanı sıra, yağmurluydu hava. 1 saat sonra dershanedeydim. Esnedim durdum 3 ders boyunca. 2 saatlik arada eve gelince kendime gelir gibi oldum. Sonra tekrar dershane... Beynim o kadar boştu ki, Matematik dersinde 83 'ü 6 'ya bölemedim bile. 8 'i 6 'ya bölünce 1, elde var 2... Ama o 2 ne olacaktı? Nereye koyuluyordu? Hem 8 'in yanındaki 3'le ne yapacaktım? 3, 6 'ya bölünmezdi bir kere. Sonunda dayanamadım, arkadaşın kağıda baktım ve çıkan 13, kalan 5 'i geçirip işleme devam ettim. Yağmurda ıslana ıslana otobüs bekledim akşam. Otobüste de bol bol Faster Pussycat dinledim (Yazının akışına göre şöyle Beirut, Charles Aznavour, Nouvelle Vague vs bekliyordun dimi? Hadi itiraf et, Faster Pussycat ortama gitmedi. Ama yok, çok zevkliydi yanımdaki teyzenin dibinde dibinde Porn Star adlı naçizane şarkıyı dinlemek!). Eve kendimi attığımda çok mutlu oldum. Bitti gitti o ruhsuzluk, boşluk. İnsanın evi gibisi yok derler ya, o işte. Herşey tanıdık olunca rahatlıyor insan. Açtım Beirut 'u, geçtim bilgisayar başına, ödev yapıyorum! (Yapıyorum yapıyorum merak etme gidiyor ikisi bir arada, Okan izlerken bile ödev yapıyorum ben, hatta gecenin 2 'sinde 3 'ünde ödev yapmak daha verimli oluyor => Kahve içmek için güzel bahane Turşucuum...)

İkinci bir emre kadar tüketmeye kararlı olduğum yeni favori kahvem; Nescafe Alta Rica! Çantama atıyorum hergün, nerede ne zaman gerekeceği belli olmuyor. Bir de yanında Eti Antep Fıstıklı Bitter 'le çok nefis gidiyor. Kaçırılmaması gereken bir lezzet...

Beirut 'un Napoleon on the Bellerophon şarkısı garip bir hüzün veriyor bana, ezgisi hafiften duygusal. Sence de öyle değil mi?

Azraile Şaka Kabilesi 'ni dün akşam bitirdim. Aslında ben bitirdim ama kitap bitmemiş ki! Evet kitap dediğin hoş kokulu sayfalara sahip olmalı, böyle ellemeli, okşamalı, koklamalı, gece koynuna alıp uyumalısın vs. Ama olsun Güneş Şener Bey için bir istisna yapıp bitirdim online kitabını (Egosal mastürbasyon dediğin şey Dream Theater 'ın yaptığı değil, benim kurduğum bu cümledir!). Çok da severek okudum. Umarım birgün elimize alıp, sayfalarını koklar, alıntılar yaparız kitabından.

Telefonların örümcekleşip, kulağımızdan içeri girip, beynimizi yemesine ya da kara sineklerin dünyayı ele geçirip, tüm insan ırkını yok etmesine ilişkin garip teorilerimden bahsetmiştim geçen yazılarımda bilen bilir (Bilmeyen veya bilmemezlikten gelenler için => What If...? ve Sevgi Kebelekleri ). Şu dünyada en çok korktuğum şeylerdendir kesici alet edevatlar. Tüm bu korkumun kaynağı annem olsa gerek. Annem, annem olduğundan bu yana bıçakları bulaşık selesine hep dikine gelecek şekilde yerleştirir. Yani bardak almak için uzanırsanız, kolunuzu derin derin bıçağın sivri ucuna çizdirebilirsiniz. Annemin bu vahşi alışkanlığı sayesinde her türlü sivri şeyden tırsar oldum. Kitapların sayfalarının ellerimi kesmesi de başka bir neden olabilir. Keskin şeylerden olduğu kadar hızlı gelen cisimlerden de çok korkarım. Basketbol topu atılırken kaçışan tiplerdenim ben. Ya da 0.5 uç istediğim arkadaşım 2-3 metre öteden bana uç kutusu fırlatırsa sığınacak yer arayıp, kendimi yere fırlatabilirim. Bunların hepsi bıçak korkum yüzünden. Derinin yırtılma sesi tüylerimi diken diken eder ama aksine kan görünce bayılanlardan da değilim. Sonra yükseklik korkum yoktur ama aşağı düşünce olacak şeyleri düşünmesi buz kesmeme neden olabilir.

Bir de Don Kişot benim en sevdiğim hikayedir, söylemiş miydim?

18 Kasım 2008 Salı

Ortaya Karışık - Chapter 4

-Televizyonla aramdaki bağın filmlerden öteye geçmediği şu dönemde, hayatıma ışıl ışıl girip, her Salı yeni bölümlerini, her Perşembe tekrarlarını izlemek için televizyon önünde pinekleme sebebim olan bir dizi edindim kendime. The Big Bang Theory!!! Chuck Lorre 'nin Two And A Half Man klasiğinden bile çok daha sevdiğimi söyleyebilirim. Dizinin diğer yaratıcısının Bill Prady (Gilmour Girls) olduğu düşünülürse karakterler arasında geçen konuşmaların hızını tahmin edebilirsiniz herhalde. Konu itibariyle birçok insan tarafından "4 asosyal inek, 1 sarışın aptal kız! fazla klişe, fazla absürd !" tepkisi almasına rağmen, izlediğinizde alışılmış sit-com tarzından gayet de uzak olduğunu görebiliyorsunuz. Espriler kırıp geçirmenin yanı sıra yoğun zeka kıvılcımları barındırıyor, bu da diziyi bayağı sit-com lardan ayırıyor. Karakterlere gelecek olursaaak; fazla zeki olması nedeniyle insanlarla iletişimi son derece vasat, bunun bilincinde olduğu için de son derece egoist kişiliğimiz Sheldon... En az ev arkadaşı Sheldon kadar zeki olmasına rağmen, ortama girmeye çalışan 15 yaşındaki ergen edasıyla kapı komşusu Penny 'ye aşık olan ve normal olma çabası içine giren Leonard... "Sanal alemin kralıyım, gerçek dünyada bir hiçim" yaşamı süren ve bu konuda gösterdiği çabalara rağmen pek de bir yol gidemeyen Howard... Konuştuğu zaman midenize kramp girmesine sebep olacak espriler yapabilen ama bir kızın bulunduğu ortamda pili bitmiş robot misali susup, tepkisiz kalan Hindistanlı Rajesh... Ve son olarak hakkında fazla birşey söylememize gerek olmayan, sarışın, seksi, yeni kapı komşusu Penny... Şuan saat 19.02 ve bir buçuk saat sonra yeni bölümü başlayacak. Dizi dediğin şeyi netten indirip izlemiyorum ben. Heroes 'un da Big Bang 'in de her türlü cnbc-e dizisinin de tadı tv başında çıkar diyorum ve bu diziyi her ne kadar şiddete karşı da olsam şiddetle tavsiye ediyorum.

-Bir de ciğerini yediğim Fransa'da bekaret tartışması başlamış blogcu. Oku sen de gör, ben gördüm birşeye benzetemedim. Hatun da eli yüzü düzgün birine benziyor ama tüh tüh (tabi yüzünü göremediğimden kendi hayal gücümün bir betimlemesi bu "eli yüzü düzgün" ifadesi)... Gerdek gecesinde "bakire değilim ben" demiş de damat bey yanlış mı anlamış acaba diye düşünmüyor değilim. Şimdi bakire olmadığı için eli yüzü düzgün bile olsa "eli yüzü düzgün" dememem gerekir dimi? Dedim bakalım canım sağolsun. Memleketimin damadının değer yargılarına karışmak doğru olmaz tabi. Gerçi olay Fransa'da olduğu için "memleketimin şusu busu" dememek lazım, ama "memleketimin" kelimesinin, derinlerinde coğrafi konum değil de ahlaki değer kavramı taşıdığını düşünürsek bir sakıncası olmasa gerek. Yine de bir Hüseyin Üzmez 'e danışmak lazım. Susma hakkını kullanmak isterse Fransa İstinaf Mahkemesine danışırız.

-Siz ilk okkalı küfrünüzü ne zaman ve kime ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum. 4. sınıftaydım. Pollyanna okumuş bitirmiş bünyeyle dolaşıyordum o zamanlar. Bir sınav haftası, matematik yazılısından bir gün önce, oturmuş televizyon başında Titanik izliyordum. Sınavı unutmuş gemiden armut misali düşen insanlara dalmıştım. Yatma vakti geldiğinde matematik sınavı aklıma dank diye düşmüştü. Ama Pollyanna 'ydım ben, üzülüp telaş yapmamalıydım. Belki matematiğe çalışmamıştım ama Leonardo Di Caprio 'nun ne kadar yakışıklı olduğunu keşfetmiştim (4. sınıf okullu çocuğu bünyesi tabi ne bekliyordun ki?). Pollyanna olduğum için yüzümde bir tebessümle uyumalıydım, uyudum da. Ertesi gün herkesin 90lar 100ler aldığı sınavdan sadece 10 puan alarak sıramda oturup kalmıştım. Pollyanna tebessümü yerini nefrete bırakmıştı ve ağzımdan o filmlerde duyduğum, ne anlama geldiğini bilmediğim sözler döküldü. Kısık sesle, öğretmen duymasın, verilen 10 puan da alınmasın mantığıyla, bozulup suratında kocaman bir karanlık oluşan anime karakteri edasıyla tüm gün kalkmadım o sıradan. Pollyanna tuzağına birkaç kez daha düştüm ve sonu hep hüsranla bitti, bize göre değilmiş her daim kuşlar böcükler vs...

-Küçüklük deyince, çocukken izlediğimiz Show tv akşam kuşağı geldi aklıma. İlk bir saat Power Rangers izlerdik. "Pembe benim, sarı sensin, sonra ben kırmızıyla evleniyorum, seni kötü adam yiyo!" diyerek ortalarda dolaştığımız, bize kızların hep pembe ve sarı olması gerektiğini aşılayan garip dizi. Aslında koltuklara yerleşmemiz için bir geçiş dizisiydi, zira hemen arkasından çocukluğumu derinden etkileyen o televizyon serisi gelirdi. Goosebumps!!! Anne baba çalıştığı için bakıcımızda pineklerdik. Akşam kuşağımız başladığında, Power Rangers 'ın tam ortasında anne baba gelirdi, fakat biryere gitmezdik. Goosebumps biteseye kadar televizyona kenetlenirdik. Geceleri de canlanan kuklalar, korkuluklar, yeşil bir sıvıya dönüşen çocuklar, kafasını fırına kıstıran ve evin içinde elinde kafasıyla dolaşan hayalet çocuğu... görür, uyuyamaz, anne babanın sıcacık yatağına koşardık. Ne cinnet diziydin sen Goosebumps! Bir sen, bir de Dedektif Conan (bir de Linda Blair ama o daha sonradan fırladı)...

23 Ekim 2008 Perşembe

John Barleycorn 'a Bir Süreliğine Veda

Çok olmuş yazmayalı yahu. Zamanım olmadı da değil, neredeyse hergün geldim buraya, blogcuların yazılarını okudum kapattım. Çok ayıp ettim doğrusu şu kalbim kadar temiz sayfalara. Kalbim gibi midem de temizdir benim, valla bak! Ama son bir aydır kıtlıktan çıkmış gibi alkol tükettiğim için garip sesler çıkarıyor kendileri. Bir haftadır da meyvelerini veriyor. 2-3 haftalık bir süreçte hergün, iki günde bir, üç günde bir olmak üzere öğle tatillerinde ve okul çıkışı evde kendime rakı enjekte ettim efenim. Çok özlemişim, şerbet gibi geldi vallahi. Haftasonları da elmalı- şeftalili cep votkaları (yerine göre 35likler (kolay döner beynimiz bizim deviremiyoruz öyle 70lik falan cık) ) içimizi ısıttı da ısıttı... Aşırıya kaçtığımızda "e azcık duralım mide dinlensin be muntaz" dediğimiz sıraların birinde Nikki On Extasy nin tekila muhabbetlerine tanık olduk canımız çekti. "E hadi o özlemimizi de giderelim sonra dinlensin mide" dedik. İndirimdeki Bazooka 'ları gördük "E ayıp olur Turşu" dedik, "sonra da dinlenebilir aslında" ların arasında onu da götürdük. Farketmedik ki biz, gece yatarken kıçımız açıkta kalmış, üşütmüşüz. Sonumuz mide bulantısı, nane- limon, yastık- yorgan oldu. Ders oldu koca 1 yılın ardından tekrarlayan yoğun alkol tüketiminin etkileri. Niye çoğul konuşuyorsam bu arada onu da anlamadım! Jack London alkolik yıllarında, alkole John Barleycorn dermiş. Kitapta da John Barleycorn 'lu yıllarını iki kişilik olarak anlatmış, çok etkilenmişim heralde.

Herneyse, içki dediğin şey güzel güzel tüketilmeli arkadaşım. Yudum yudum içilmeli, keyfi çıkarılmalı. İnsan her yıl gelen kriz türü dürtülere hakim olmalı, olmazsa sonuçlarına da bu şekilde katlanmalı. Şimdi çıkıp biri "Heyt be Turşu şu soğuk gecede senin burun akıntısı, üşümeyi kahve + kanyak la ne de güzel geçirirdik" ya da " Zencefilli kurabiyeyle tarçınlı sıcak şarap da battaniye içinde ne de güzel gideeer! hım hım nım nım nım..." dese gözüne gözüne nane-limon sokabilirim ben. Var öyle bir potansiyel şuan. Mide bu, dinlenmeye ihtiyacı var efenim. Kahveyi bile azalttım şu mide rahatlasın diye. Arka fonda Yann Tiersen 'li, battaniye içinde, sıcak şarapla geçirilecek soğuk kış günlerine hazırlık yapmak lazım azizim... Olmuyor böyle köprüaltı şarapçıları tadında, çıkmıyor zevki...

22 Ağustos 2008 Cuma

Sıkı Can İyidir, Çabuk Çıkmaz!

Hayır ben hiçbir insana bu şekilde bir karşılık vermedim. Genellikle böyle karşılıklar aldım.

-Canım sıkılıyor Phaedrus!
-Sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz Turşu!
-İçimde hızla büyüyüp tüm bedenimi ele geçirmeye hazırlanan karanlık bir boşluk var -ki biz buna sıkıntı diyoruz- dikkat et seni de kapmasın geçerken!

Can sıkıntısı haliyle google denen (gerekli, gereksiz) bilgi kaynağına "can sıkıntısı" nı arattırdım. Karşıma çıkan sonuçların %80'i "can sıkıntısı için komik fıkralar" adı altında saçma sapan sitelerdi. Hiç değilse kendi ruh halimi okurken biraz da güleyim diye ekşisözlük linkine tıkladım. Karşıma çıkan entry'ler pek hoşuma gitti. Ama en çok bu alttaki ilgimi çekti.

-yapılacak şey bellidir*. sabredeceksiniz veya çabalayacaksınız. çabalayacak bir şey kalmadı mı eli mahkum sabredeceksiniz. uykunuz yoksa uyumak kesinlikle bir çözüm değil, depresyona kadar götürür benden söylemesi. bence ilk başta çabalayın biraz ki sabrederken içi içini yiyen biri olmayın. arkadaşlarınızı arayın * odanızı toparlayın :işe yaramaz ders çalışın* , gidin bilgisayarınızla oynayın* , film izleyin*, müzik dinleyin* vs. vs. hatta rejimde bile olsanız bir şeyler yiyin en azından kafanız dağılır*. bütün çabalama vaziyetleri bittiğinde yatağa veya kanepeye uzanırsınız, belki birşeye konsantre olur gibi olursunuz. işte o an bir nevi ölümdür, bir şey düşünmez, hareket etmezsiniz sadece bakarsınız veya gözlerinizi kaparsınız; aynen boşluk.

not: ileride davranış bozukluğuna veya anormalliğe yol açabilir. çocukken tek başıma tavla, monopoly* gibi oyunları hatta satrancı tek başıma oynamışlığım çoktur. hala da yaparım eğer çok sıkılırsam* ileride yalnızlığa alıştırır, insan ihtiyacını pek hissetmezsiniz; insanlıktan çıkar gibi olursunuz. neyse iyi tarafından bakın*


Yapılacak şeylerin hepsini yaptığımı söylemeliyim.

-Smoky Bonnie'yi arayıp, onunla 9 dakika konuşup, telefonu kapatıp, tekrar arayıp yine aynı sürede muhabbete devam etmek (10 dakikası 2 kontör durumlarından dolayı saat tuttuğumuz oldu, evet).

-Odamı toplamaya gelince; onu zaten 2 gün önce yaptım. Elektrik süpürgesi ve vilada sopasıyla çok iyi bir takım olduğumuzu düşünmekteyim.

-Ders çalış dersen kafanı gözünü yarabilme potansiyelim oldukça yüksek.

-Bilgisayar, film, müzik, yemek zaten günlük rutin işlerim arasında. Hayal gücü denilen aktivite olmasa nasıl geçer bu günler hiç bilmiyorum. Bir koltuğa oturup saatlerce aklıma gelen şeyleri düşünmek hem iyi bir zaman tüketimi hem de yararlı bir beyin jimnastiği. Tabi bir günün 23 saatini ( kalan bir saati tuvalet ve banyo olarak ayırmalıyız bence) bir koltukta olmamış şeyleri oluyormuş gibi görmekle, konuşulmamış şeyleri konuşmakla, tanışılmamış insanları tanımakla geçiriyorsanız ruh sağlığınızın büyük bir bölümünü "can sıkıntısı" na kaptırmışsınız demektir. İleride hatta çok yakında şizofrenik tepkiler göstermeye başlayabilirsiniz. Babamla hiç yapmadığım kavgayı beynimde canlandırdığımda sinirden ağlamam gibi. Kafamı yastığın altına gömüp susmayı beklemiştim yarım saat. Ya da bugün resim kursunda burnumun şakır şakır kanamasını henüz ortaya çıkarılmamış bir hastalığımın olduğuna bağlamam gibi. Mendille kanları temizlerken "eğer kansersem kafamı kazıttıktan sonra saçlarımı saklamalıyım" diye içimden geçen düşünce gibi. İşin kötü tarafı eve gelip karşımda benimle konuşmayan bir baba, Denizli'den geldiğinden beri "can sıkıntısı" ile depresyona giren bir abi - ki onun için pek birşey farketmeyecek, zira kendileri 1 hafta sonra Olimpos'ta güzel bir tatil yapacak- ve çocuklarının can sıkıntısını "hadi bir yürüyüşe çıkın, hadi markete gidip dondurma alın, kuzenlerinizle buluşun, onu yapın bunu yapın" diyerek geçirmeye çalışan bir anne bulunca, içimde büyüyen garip sıkıntı iyice delirtiyor beni. Saç diplerimden parmak uçlarıma kadar büyük bir baskı hissediyorum. Yapacak birşey bulamayınca da kendimi buzdolabının içine atıyorum. Buz gibi 1.5 litrelik su şişesini çıkarıp odama taşıyorum.

Herşeyin sinir bozucu geldiği anlar olur can sıkıntısı döneminde. Nikki Sixx 'in bir türlü inmeyen kitabı sinirlerimi bozuyor mesela. Hangi torrent linkini denersek deneyelim, 10 mb'lık dosya %99.7 'ye gelince duruyor. Abimin içeride o kadar övmeme rağmen BenX 'i değil de American Beauty 'yi izlemesi de sinirimi bozuyor. İzlediği zaman da BenX 'e hayran kalacak biliyorum ama "ben söylemiştim" demeyi sevmeyen bir insan olarak sadece yüzümde bir gülümsemeyle filmin kritiğini yapacağım ona. Dışarıda çocuk parkından gelen seslere de sinir oluyorum. Adamın yaptığı iğrenç espri buradan duyuluyor. Çok 25th Hour vari oldu biliyorum. Ayna karşısına geçip sövülecek daha birsürü şey var ama yazarken kayboldular bak görüyor musun?...

(Yazının sonunu nasıl bağlayacağını bilemeyip "hadi sonu gizemli olsun, görkemli olsun" ayağına yatıp sayfayı kapatan insan mode : on)

19 Ağustos 2008 Salı

Phaedrus'a Merhaba!

"Hafızama artık eskisi kadar güvenmiyorum. Unutkanlık başladı devamlı. Bu cümleyi kurmadan önce mutfağa gidip vişne suyu ve şeftali almıştım. Pasta tabağını da alacaktım ama elim doluydu. Sonra almak için ışığı açık bıraktım. Elimdekileri bıraktıktan sonra aşağı tekrar indim ışık kapalıydı. Açtım, masaya baktım, pasta tabağı yoktu. Şaşırdım yukarı çıktım. Baktığımda pasta tabağı yatağın yanındaki sehpada, vişne suyunun yanında duruyordu. Kendimden geçtim. Metafizikle kafayı bozmuş biri olsam buna kesin kulplar takardım. Astral yolculuk, parapsikoloji, reiki vs vs... Ama metafizik, ilgi duymama rağmen hayatımın merkezine oturtamayacağım bir alan olduğuna göre herzamanki basit ve maddesel muhabbetimize dönebiliriz. Peki nasıl oldu bu?...

Unuttum! Pasta tabağını yukarı çıkardığımı unuttum! Hatırlamıyorum öyle birşey! Şimdi gidip film izleyeceğim..."
...
Bu yazıyı dün gece yazmışım. Film bitince tamamlarım demişim ama üşenmiş kapatmışım sayfayı. "Küçücük bir unutkanlık amma abartmışsın haaa!" demeyin okuyucu. Benim için büyük birşey bu. İsim hafızası bir balık kadar olan ama olayları, konuşmaları ve suratları çok çok iyi hatırlayan biri için gerçekten şaşırtıcı. Ben sıra arkadaşımın ismini 2 hafta boyunca ezberleyememiş bir mahlukum. Ama 3 sene önceki muhabbetleri, tartışmaları her ayrıntısıyla hatırlayan da bir insanım aynı zamanda!

"Bir kutu birayı içip, içtiğini unutup tekrar bir kutu açan bir mahluksun da aynı zamanda!"
Demeyin. Çok kırılırım.

Bu geyik konulara ara verip kültür sanat konuşalım biraz da. Yalnız şunu farkettim ki son aylarda yazdığım yazıların %80'i paso geyik. Niye artık önemli, duygusal, ciddi konulardan bahsedemiyorum ben? Mevsimden herhalde...

Dün akşam kuzenimin yoğun tavsiyesi üzerine Benx adlı filmi izledim. Christiane F.- Wir Kinder Vom Bahnhof Zoo' dan sonra Alman filmlerine karşı bir önyargım oluşmadı değil. Ama Benx gerçekten harika bir film. Son zamanlarda ilk defa bir filmde bu kadar duygulanıp ağladım sanırım. Film; Ben adlı otistik bir çocuğun Archlord adlı bir internet oyununda saygı duyulan bir karakter olmasına rağmen (oyunda 80. levele gelebilmiş bir şahıs bu) gerçek dünyada çevresi tarafından ezilip, alay konusu olmaktan bıkıp, okulundaki insanlardan intikam almasını anlatıyor. Oyunda tanıştığı ve çok değer verdiği hatunun gerçek hayatta da onu ziyarete gelmesiyle hikaye gelişiyor. Film boyunca klasik "otistik çocuk, ezen çevre" görüntüsüyle acıma duygularınızı kabartıyor ama filmin sonunda ağzınız bir karış açık kalıyor, sonra ağzınızı kapatıp yüzünüze bir gülümseme yerleştiriyorsunuz. Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film. Gördüğünüz ilk yerde kapın, izleyin.


Bu sıralar Jack London okumaya verdim kendimi. Okumadığım evde birikmiş birsürü kitabı sıraya dizdim. En güzelinden en kötüsüne kadar okuyup bitirmeye kararlıyım. Kitapların birikmesine rağmen o sahafların önünden geçerken taze kahve ya da çay kokusunun içeriden gelen müzikle birleşince oluşturduğu büyülü atmosfer beni kapıdan içeri girmeye zorluyor ve bir kitap almazsam kendimi kötü hissediyorum. Şehrin tüm kitapçılarını gezmeme hatta şehir dışına çıkıp aramama rağmen bulamadığım Jack London- Bir Alkoliğin Anıları 'nı sokakta yürürken açılmış beyaz bir çadırın içindeki kitap tezgahında gördüm. Bordo-Siyah serisini dizmişler bir kenara, kitaplar süzülüyor. Hiç tereddütsüz kaptım kitabı attım çantaya. Okunacaklar serisinin en başına yerleştirdim. Şuanda Demir Ökçe'yi okumaktayım, bir iki güne biter sanırım. "... 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan öğretiyor. Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa'da ete-kemiğe bürünen faşizmin de ayak seslerini duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard'ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor; onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu tamamlıyor. Metne sözde 2700'lü yıllarda eklenmiş dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor (Kapağın arkasından bir alıntı dizisi)."

Son 1-2 yıldır doğru dürüst Türkçe müzik dinlememiş bir insan olarak son zamanlarda Asfalt Dünya adlı güzide grubu takip etmekteyim. Yeni çıkan Türk grupların geneline karşı büyük bir önyargım var ve çoğunun birbirine benzediğini düşünmekteyim. Ama aralarından sıyrılan istisna müzisyenler de gerçekten doyurucu müzik yaparak takdirimi kazanıyorlar (Aman ne büyük marifet dimi?). Bunların en başında Cem Adrian var sanırım. Yaptığı işle, aldığı karşılık hiç de denk değil. Orjinal yanlısı bir insan değilim. Bilgisayar başına oturup o torrent senin bu torrent benim şeklindedir anlayışım. "Zaten müzisyenler albümden değil konserden para kazanıyorlar hacı!" şeklinde düşünenlerdenim. Ama Cem Adrian'ın çıkarmayı planladığı 3 albümden oluşan seri, çıkardığı ilki gibi olursa alacağım ilk orjinal albüm olabilir. Herneyse bu istisna müzisyen/gruplardan biri de Asfalt Dünya. Müziğin tekniğinden çok fazla anlamadığım için kulağıma güvenerek dinleyeceğim şeyleri seçiyorum. Asfalt Dünya da gerek sözler gerekse müzik açısından dinlenilesi bir grup.

Hafızadan girip müzikten çıktıktan sonra şu yazıya bir son vermek en iyisi. Elveda okuyucu...

*Çukurnot: Phaedrus; (Daha birçok anlamı olmasının yanısıra) Robert M. Pirsig 'in "Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı" adlı kitabındaki kahramanın bilinçaltına verdiği isim olmakla birlikte benim blogumun başlığını da bundan sonra süsleyecektir.

15 Ağustos 2008 Cuma

Hoşgeldin Ey Yüce Alerji!

Ağustos'un 15'i ile Eylül'ün 20'si arasında tabiat ana doğaya ne gibi işlevler sunuyorsa artık, gelişen olaylar pek de lehime olmuyor açıkçası. Şeftali mevsimi diyor bazıları, ama şeftali yaz boyu vardı. Niye bu bir aylık süreç? "Yapraklar dökülüyor ondan herhalde" diye yorumlayanlar da oluyor ama ben yerlerde sarı sarı yapraklar görmüyorum. O zaman nedir bu burun akıntısının, göz yaşarması ve kaşıntısının, hapşırıkların sebebi?

Hastalık hastası bir insan değilim ben. Hatta küçüklüğümden bu yana geçirdiğim en önemli hastalık suçiçeğiydi. Hatta ve hatta çocukluğumda az dua etmemişimdir "Şöyle kanserdir, tümördür vesaire çıksa karşıma, kafamı kazıtsam, kemoterapi gibi karizmatik tedavi yöntemleri denesem, çöp gibi kalsam" diye. Bakmayın okuyucu öyle garip garip. Çocuktum ben ve elime Mavi Saçlı Kız tutuşturmuşlardı. Okumuştum ben de. Pek bir etkilenmişim sanırsam... Ne güzel kitaptı ama dimi? Burçak Çerezcioğlu pek de güzelmiş diye bakınırdık kitaptaki fotoğraflara. "Büyüyünce kızım olsun, adı Burçak olsun" düşüncesi de ordan gelir zaten.

Neyse, ne demiştim; hastalık hastası bir insan değilim ben. Evet, değilim ama alerji hastası biri olduğum saklayamayacağım bir gerçektir.

"Mimi Wonka gibi arılara alerjim yok, bir de o olsa tabiat sevgisi denen şey tamamiyle bitebilirdi içimde."

İşin komik tarafı yazının başında da farkedildiği gibi; birçok alerjimin kaynağını bilmiyorum ben. "Tedavisi var bunun. Git tıp fakültesine, bilmem nereye, tedavi gör kardeşim" deme o tedavileri de biliyoruz biz ! 2 sene önce aşındırdık doktorun muayenehanesini. Pis bakışlı, sımsıkı saç topuzlu, beyazımsı doktorun söylediklerinden sonra koşarak uzaklaştık biz oradan.

-Alerji dönemi bitince tekrar gelin anne, kız. Alerji testi yapalım. Nelere karşı alerjiniz olduğunu öğrenelim. Sonra tedavi aşamasına geçeriz. Hap tedavisi de olabilir tabii ama size daha çok aşı tedavisi uygulamayı düşünüyorum. Yaklaşık 4 sene boyunca her hafta, 10 günde bir, ya da 2 günde bir olarak ayarlarsak başarılı bir sonuca varacağımızı düşünüyorum.

"Hadi kuzum sen düşünedur bize müsade" dedik toz olduk ordan. "4 sene orama burama iğne batırmaktansa alerjilerimle mutlu mesut yaşarım daha iyidir" dedim ama şu Ağustos-Eylül alerjisi hiçbirşeye benzemiyor. İğneden bu kadar tırsmasam (He tamam iğneden tırstığın için o kadar kalınlıktaki iğneyle çeneni deldirdin sonra utanmadan çıkardın değil mi?) tedavi falan ne gerekirse yaparım ama çekiniyorum. Bu bir ay, hayatımın en çekilmez dönemi olur her sene.

Gözlerimin sürekli kaşınması, benim onları sürekli kaşımam ve kıpkırmızı kalmaları, küçülmeleri, durduk yere burnumun akması ve kollarımın, bileklerimin kaşınması (akabinde benim onları eşsiz tırnaklarımla kanatasıya kadar kaşımam) bilinen keş görüntümün üstüne tuz biber oluyor. Milletin kafasına şu şekil bir görüntü olarak yansıyorum. =>

İnsanları korkutuyor olma düşüncesi içten içe keyif veren, yüzüne bir Joker gülüşü yayan birşey de olsa, zamanla o kadar da eğlenceli olmuyor.

Şu alerji muhabbetini bir kenara bırakıp günlük notlara geçerek yazıyı bitirmek istiyorum.

*İnsanların tatile çıkıp "deniz, kum, güneş aman sabahlar olmasın" diyerekten eğlenmeleri hala sinirimi bozuyor.

*Death Note'un iki filmini de bulmuştum ama şöyle bir göz gezdirince o kadar aptalca buldum ki "beynimde anime olan Death Note'un yarattığı güzel etkiyi, bu aptal filmle bozmayayım" dedim ve izlemedim. Buna bir Amerikan eli atılsa hiç fena olmaz.

*Mp3, Mp4 vs çalar denilen aletler insanın (müzik dinleyen bir insanın) en yakın dostuymuş onu farkettim. Güzel bir yolculuğun tam ortasında şarjı bitince insanda bir boşluk, hüzün, ağlama hissi oluşuyor, tüm yolculuk zehir oluyor.

*Geçen gece cnbc-e de Tesis vardı. Kızın bağırsaklarının üstünden çim biçme makinesiyle geçtiler. Orjinal dilde izlememiştim bu filmi iyi oldu.

24 Temmuz 2008 Perşembe

Yok Artık! You Fucking Pickle

-Gel bakalım kediciik. Sokak kedisi misin sieeen?
-Amanin minnoş minnoş minnoş! Ne tatlı kedisin sieeen. Uyyy tüylere bak yumuşacık.
-Kuyruğunu sıktırınca kaçıyo mu buuu?

-Ay elimi tırmaladı bu paspas görünümlü şieey!
(doğan görünümlü şahin, şahin görünümlü doğan benzetmeleri geldi birden aklıma. Niye iki aynı modelden yapıyorsunuz kardeşim? Arabalardan da anlıyorsun ya zati xD)

Şimdi bu nedir diye sorabilirsiniz. Gerçek değil bu konuşma, tamamen hayal ürünü. Hem ben "sen" e "sieeeen" demem. Sizlere garip takıntılarımdan bahsetmişimdir önceki yazılarda. Hani herkesin "garip" takıntıları vardır
değil mi? Birsürü kişinin bulunduğu arkadaş topluluğu style muhabbetlerdeyken, millet birbirinin ne dediğini anlamadan, kendilerinin bile ne dediklerini anlamadan konuşurken, özellikle siz konuşurken sizi takmıyorlarsa başvurulacak Turşu yöntemlerinden biridir. Yanımdaki tipler hararetli bir şekilde konudan konuya atlayarak söylediklerinin duyulması için seferber olurken yapılacak üç çeşit şey vardır:

1) Ortamdan ayrılmak. O kadar kolaydır ki bir bahane bile bulmak zorunda değilsinizdir, zira insanlar sizi zaten dinlemiyordur.


2) Konuşan herkesi temiz bir şekilde öldürüp garsonla geyik yapmak. Şatafatlı bir yoldur, zaman ve plan ister. Genellikle garsonların ve kafe işleticilerinin, ayrıca yoldan geçen görgü tanıklarının da ölümüyle sonlanır. Sonuçta ortaya The Hills Have Eyes tarzı aptal bir görüntü çıkar. Shutter, The Ring modunda gudubet bir görüntünüz yoksa işin içinden çıkamazsınız.


3) İşte bahsettiğim konu. Limonlu Ice Tea'nizi alıp bir kenara çekilip hayali muhabbetler başlatırsınız.
Herhangi bir konuda tüm söylemek istediklerinizi içinizden söyler, oradaki insanlara söyletir, sonra rahatlamış bir ifadeyle çevrenize bakarsınız. Benim gibi bilinçaltı muhabbeti sırasında komik birşeye gülerseniz, dışarda hala söylediğini duyurma savaşı veren insanlar tarafından önce garipsenir, sonra hiçbirşey olmamış gibi ice tea içmeye devam edersin.

Yolda yürürken gördüğüm garip manzaralara senaryo üretmeden yapamam. Hani rüzgar varsa, bir kadının eteği açılıyorsa, bir adam da kafayı eğip birşey görme seferberliğine giriyorsa, o ortamda kesinlikle bir bilinçaltı muhabbeti olmalıdır. Bir grup haşarat kılıklı velet toplanmış köpeğin tekiyle dalga geçiyorlarsa, o ortamda köpeğin söylemek istediği birşeyler mutlaka vardır! Yoksa da olmalıdır.

Neyse bu konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan (nasıl bir deyimdir bu? "uzatmadan" demek
çok daha kolay değil midir?) Neler izledik, neler dinledik diyorum.

En son Donnie Darko ve Mulholland Drive tekrarı yaptım. E ikisini arka arkaya izleyince bir afallama oldu tabii. Donnie Darko'nun resmi sitesine girince tüylerim ürpermedi değil. Gerçekten insana feardotcom
havası yaşatıyor site.


1) David Lynch her daim sevilmelidir.

2) Jake Gyllenhaal her daim böyle sırıtmalıdır.










- Why are you wearing the stupid bunny suit?
- Why are you wearing the stupid man suit?

-Donnie Darko-

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Ortaya Karışık- Death At The Dinner

Turşu'nun evinde sıradan bir akşam yemeği...
Aile fertlerinin yüzlerini adam akıllı görebildikleri ender aktivitelerden biri. Bu yüzden her üye karnı tıka basa dolu bile olsa o masaya oturur. Bir diğer aktivite ise her akşam balkonda yapılan meyve faslıdır ama onun muhabbeti bir başka blog yazısıdır.

Akşam yemeklerimizde yapılan muhabbetleri bir teybe alıp gelecek nesillere örnek olsun diye dinletmek lazımdır. Zira iş yerinde, okulda, evde, sokakta geçen günlerinizin kısa bir özeti geçilip asıl muhabbetlere dalmak için öyle can atarsınız ki, yemek masasında yemeği ikinci plana atarsınız. Perşembe akşamının konusu babam ölünce yapılacak işler. Ama öyle ciddi değiliz merak etmeyin. Babam konuşmaya, Nazım Hikmet'in ölünce mezarının başına bir çam ağacı dikilmesiyle alakalı bir şiirle başladı. Önce çam ağacı istedi, sonra "ayda yılda bir defa 'rahmetli severdi' diye bir şişe rakı dökün toprağıma başka birşey istemem." muhabbeti...
...
Bloglara da yansımış olarak şu sıralar öss muhabbeti heryerde. Hatta ben şuanda buraya yazı yazarken içerideki odada dayımlar, annemler, teyzemler toplanmış bizim kuzenin öss seçimleriyle uğraşıyorlar.. Yıllardır tıp tıp tıp tıp diye bölümü kafasına yerleştirmiş hatun, şimdi ODTÜ gıda mühendisliği istiyor. Babası, annesi burda, yanımızda okusun tıp, dişçilik diye kıvranıyor, ellerinde hesap makineleri, taban puanlar, tavan puanlar vs vs sapıtmışlar. Dayılar, teyzeler iki tarafı uzlaştırmak için uğraşıyor, biryandan da gıda mühendisliğine destek veriyor. Bizim hatun da sadece izliyor :D "Ulan siz mi çalıştınız bukadar sene, şimdi istemediğim yerde okutmaya çalışıyosunuz!" diyor. Sikleyen yok... Burda oturmuş bu yazıyı yazarken "cık cık cık yazık insan hayatına vah vah vah..." demeden edemiyorum. "Gelin hepimiz arabalarımızı satıp bir karavan alalım, o sahil senin bu sahil benim gezelim" demek istiyorum. Ama dötüm yemiyor. 200 yıl yaşarsın azizim! valla bak!! Yaşlanmak bize göre değil diyorsan Steel Dragon'dan alıntı yapmak isterim sana ey blogcu!

Risk my soul, test my life
For my bread
Spend my time lost in space
Am I dead?
Let the river flow
Through my callused hands
And take me from my own
The eyes of the damned

It makes my stomach turn
And it tears my flesh from the bone
How we turn a dream to stone

And we all die young
Yeah we all die young

Tell me I know
I lived so afraid
And still we cry alone
With words left unsaid

Yeh it makes my stomach turn
And it tears my flesh from bone to bone
How we turn a dream to stone

And we all die young...

Mehmet Öz mod 200 yıl ot bok yiyerek torun bakacağımıza ya yaşlanmadan genç ölürüz, ya da hep genç kalanlardan oluruz. Hani şu barışarock vb festivallerde karşımıza çıkan tontoş ihtiyarlardan; uzun saçlı, yüzünde gülücük, elinde bira, kültür sanat fuarlarında görülen cinslerden. Ama içeride bu hararetli muhabbetler dönerken böyle bir fikirle kapıyı çalsam artık sonum ne olur tahmin et! Benim öss muhabbetim bukadar, gerisi çok karışık, insan kafayı kırar.

Konudan konuya atlamak istiyorum sayın blogcu! Birsürü şey yazasım var ama zaman kısıtlı. 1-2 saat sonra bana ev yolu görünüyor. Evde de emektar hurda "gel babanaaaa" diye beni çağırıyor. Neyse keyfimizi bozmayalım.

Milliyetçilik aşılayan film ve kitaplara değinmek istiyorum. Hani sinema salonundan çıkarken (sinemasına gidersin ya hani türk sineması kazansın, bari bunu korsan almayalım muntazam mantığı) "Vay be abi! Harbi irkildim, bak şu tüylere tiken tiken oldu yemin ossun!" dersin biraz daha inandırmak için kollarını yanındakinin gözüne sokarsın, sanki yüzeydeki kalkan tüy kıl ne kadar diye sayacak! Veya Kurtuluş Savaşı hikayeleri vs anlatan kitap bittiğinde "Abi çok etkisinde kaldım bildiğin gibi değil, şoklardayım şuan!" tepkisi verirsin... Yahu bunlar bende niye olmuyor? Hayır ruhsuz biri hiç değilim, inan bana gayet de içim dışım ruh, enerji neyn taşıyor. Ama nasıl bir işse hiçbir filmden böyle çıkmadım. Ya da hiçbir kitabı bu şekilde bitirmedim. Daha doğrusu madem dipteyim biraz daha batmaktan zarar ziyan olmaz; Ben o kitapları bitiremedim, sen ne diyorsun! 100-150 sayfa sonra bir kenara atıp "Abi yok ben birşey hissedemiyorum de get, aç şurdan Komedi Dükkanı'nı gülelim ya! Harbi korkmaya başlayacağım böyle giderse." diyerekten uzaklaşıyorum ortamdan. Tarihini okuyan biriyim, ne olmuş ne olmamış tarihsel ansiklopedi vs aracılığıyla az çok öğrenmişliğim var. Ama ben o filmleri izlerken duygulanmıyorum. Çünkü o filmlerden çıkan, o kitapları bitiren insanların genelinin bende bıraktığı izlenim hiç de samimi değil. O anlık yaşıyorlar, coşuyorlar, naralar atıyorlar. Bakıyorsun, ertesi güne birşey kalmamış. "Ben miyim ulan ruhsuz?" diye kafamı kurcalarken sonunda kendimi haklı çıkarıyorum. Ne kadar haklıyım bilmiyorum ama itiraf ediyorum durum bu (öyle bir program vardı dimi lan? Millet çıkıp "itiraf ediyorum kuzenime verdim, itiraf ediyorum kahvesine tuzu bilerek attım" bla bla bla...)

Zeitgeist izledim yine. Offical sitesini başka bir yazıda vermiştim, burda da veriyorum, girin indirin ya da online izleyin. Pişman olmazsın harika bir belgesel.

Aslında bir blog yazısı daha oluşturmam lazım. Mimi'nin attığı mim (en güzel tesadüf) üzerinde durmak istiyorum ama maalesef zamanım yok. Uzun bir süre yazı yazamasam da yorumlarımla kapınızı tıklatacağım efenim. Şimdilik hoşçakalın.
Yarın yine aynı saatte ana haber bülteninde....