Pages

Phaedrusla konuşurum arada tey tey tey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Phaedrusla konuşurum arada tey tey tey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2009 Cuma

Bugün kafein mutluluğunun bünyeme yeterli olduğu, nikotine gerek olmadığı gerçeğiyle yüz yüze geldim. Dumansız hava sahası bilmem nesi yüzünden değil. Kafelerin açık alanlarında gayet de içilebiliyor. Çay bahçeleri, parklar vs... Sadece dank etti bir an birşey. Kansere davetiye çıkarma korkusu falan da değil o dank eden. Otobüste gelirken düşündüm. Öncesinde birkaç arkadaş toplanmış çay kahve içip muhabbet ediyorduk, ben de paket taşıyan arkadaşın paketinden otlanıyordum bir iki. Otobüste, kulağımda Stones tıngırdıyordu i tell you love, sister, it's just a kiss away, it's just a kiss away diye diye.. Sonra birileri muhabbete sardı, Phaedrus'udur, Pier'idir (bak bu nereden geldi bilmiyorum, maşallahı var bilinçaltı Andy Warhol fabrikası gibi olunca takip etmiyorsun kim geliyor kim gidiyor -ki benliklere isim takmak çok eğlenceli bir olay vazgeçemiyorum), Alasse malasse başladık.

Phaedrus: ya o değil de, paket almaya alışık değilsin, zaten kıyamıyorsun o paraya gidip çikolata alıyorsun, yazık değil mi paketi yarılamış arkadaşlarından otlanıyorsun falan?

Alasse: ya yok, iyi gidiyor arkadaş muhabbetinde, konserde falan, elin boş kalmıyor, o yüzden..

Pier: bence uzaktan izleyip "zıkkım için lan ahaha" diye gülmek daha eğlenceli..

Phaedrus: hayır biliyorum ben seni, ipini salsak aileden ayrılınca üniversitede kıyarsın paraya devam edersin o şekilde de mesele o değil. sıkıldık lan.

Pier: bi de "sonsuza kadar yaşarım olm ben" diyordu, keko afsdafdas

İsmini vermek istemeyen bir seyirci: ya bi sittir git.

Alasse: ee tadımlık, otlanmaca, parazit olayını bırakıyoruz yani öyle mi? iyiymiş, tamam diyorum bu teklife.

Phaedrus: dumansız hava sahası style..

Alasse: olm çok gevezesiniz lan, sıçtınız gimme shelter a.

Pier: bloga özet geçersin...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Sidik Gibisin Gold

Selamlar blogger. Bir kere Jacobs Gold 'un tadı iğrenç, onu belirtmeden edemeyeceğim. Bitsin diye uğraşıyorum, ziyan olmasın, aman atılmasın, en nihayetinde kafein var onda mantığıyla. Ama dayanılacak gibi değil. Sidik gibi kokuyor, tadı desen o sidikten beter. Sidiğin tadını bilmiyorum ama eminim Jacobs Gold dan daha içilebilir bir aroması vardır. Neyse bir selam verip ardından sidik muhabbeti yapmak ayıp oldu. Hal hatır sorgu suali yerine üre ürik asit konuşmak ilk tercihim değildi, aklımdan Mgmt geçiyordu halbuki. Lastfm fotolarına göz gezdirirken bir tanesine rastladım ve Emile Hirsch 'i kaldırıp masaüstü arka planına yerleştirdim fotoyu an itibariyle.


Bu dört mahluk nasıl gerçek olur lan? diye sordum kendime. Andrew Vanwyngarden ve üç kedi oluşturuyor bu dörtlüyü. "Ben Goldwasser tipim deyiiil şekerim!" demeden geçmek istemem. Hani düşünmedim değil zamanında, kedi yerine ev hayvanatı olarak Andrew Bey'i mi alsam diye (Olmaz öyle şey! Olur mu öyle şey? Olmaz tabiki, salla orandan burandan tabi sen! demeden önce bağlantıya bakmandaki yararı hatırlatmak isterim. "Japon yaparsa ben de yaparım, yapabilirim ulen" sendromudur kendisi, eskiden çok eskiden elimize aldığımız deftere nefret ettiğimiz insanların isimlerini, ardından ölüm şekillerini yazmamıza rağmen ertesi gün hala yaşadıklarını gördüğümüzde etkisi göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti). Neyse, Andrew, Electric Feel falan güzel şeyler, kediler de öyle...

Son 1 haftadır yoktum bu arada. Haftasonu bir arkadaşı davet ettim eve, geldi o da, yazık (Aile üyeleri topluca gotik olmayabilir ama birçok konuda The Addams Family havası taşıdığımız inkar edilemez bir gerçek). Çabuk uyum sağladı sevgili arkadaş evimize, hernekadar 20 milyon sayıp aldığım Nescafe Cap Colombia 'yı ikram ettiğimde içine şeker ve süt katmak gibi bir hata yapıp tüm aile fertlerini hayretler içinde bıraksa da kendisi (Birincisi, Alta Rica 10 milyon, tamam biri latin işi, diğeri kolombiya (alta rica damağıma yapışmış, cap colombia falan yabancı geldi, alışamadım başlarda) ama 20 milyon lan, enfes kahve keyfi için değer mi diye sormama gerek kalmadı, değdiğini kasadan geçirirken gördük. İkincisi, Cap Colombia 'yı özel günler için saklamıştım, hadi dedim bak bu asosyal yaşamına 1 gecelik de olsa bir yenilik geldi, arkadaşına da koklat kahveden. Ama öyle bir kahveye bol şeker ve bol süt ilave etmen beni hem üzdü hem şaşırttı), olaysız bir akşam geçirdik misafirimizle. Dışarıdan bakıldığında olaysız desek daha doğru olurdu. Zira tek başıma gitmeyi planladığım sinemada peşime takılıp 2 saatimi ziyan eden arkadaşta olduğu gibi, bu şahısta da dişlerimi sıkıp sabahın olmasını bekledim. Gecenin bir yarısı film izliyorduk (Das Wilde Leben) ve o tanıdık hissin yaklaşmakta olduğunu farkettim. Noluyor ulan demeye fırsat bırakmadan o düşünce seline kapıldım (düşünce, sel, tanıdık his? phaedrus ile şiirsel dakikalar). "Şimdi şu kız gitse lan? Hani çantasını alsa, acil işi çıksa sabahın 1'inde. Lan, gitsen sen, hani biliyorum dışarısı soğuk, ceketimi veririm ama hani... hmmm" Neyse ertesi akşam eve geldiğimde odam yine benimdi, başka birinin tişörtü vs yoktu yani, tanıdıktı, kuruldum koltuğa, Chuck Palahniuk okudum. Bundan sonra misafirim olursa salonda yatıracağım kendisini. Ben yine uykuda deli deli hareket edip, yorganı farklı boyutlara sokup, sabah yastık ayağımın dibinde bir şekilde uyanacağımdır, güzel, güzel.

Neyse haftasonu öyle böyle geçti, haftaiçi de ders çalışıyordum blogger. Yine arada girip yeni yazılara yorum yapıyorum falan hiç değilse. Gelecek sene nadir görürsün beni, ultra duracell gücünde çalışıyor olurum büyük ihtimal. İşin ucunda Mimi, Nikki, Smoky üçlüsüyle kesintisiz muhabbet, şarap, caz varsa kasmak lazım tabi duracell i ("Güzel bir gelecekmiş, yok süpsüper üniversiteymiş, dereceymiş, güzel mesleğe açılan kapıymış, peh, şarap diyosun, caz diyosun" demezsin sen gerçi de, diyen arkadaşlar var... Demeyin lan! Çalışıyorum vallahi, içki miçki de içmiyorum haftaiçi, yds + öss olmeca etkisi yapıyor zaten. Neyse yeni yazı yaz blogger, haftaiçi takılıyorum buraya yazı yazmasam da. Sen yaz, okurum ben. Şimdi Mimi Hanım'ın gönderdiği dvd yi açmış bulundum. Brazzaville mi dizsem playliste, Nina Simone mı diye düşünüyorum (En kötü ikilemimiz böyle olsun hehey). Görüşürüz, bloguna iyi davran, öptüm yanacıklarından (yanacık, yanak denen bölgenin fazla öpülüp ısırılma ile hafifçe şişmesi halinde oluşan tepecik olup, yaygın olarak anne mahluklarında bulunmaktadır)...

çukurnot: Geldiği günden beri giyiyorum ve artık yıkanmalı o tişört Mimiciğim, çamaşır makinesine göndereceğim en yakın zamanda. Converse ler botların yerini aldı iyice, Richard Amcanın kitabına da geçiyorum yarından sonra, sevgiler, bol kahve sonrası Antik'ler ve phaedruslar...

1 Nisan 2009 Çarşamba

Akşam akşam bünyeye Eddie Vedder enjekte edip, aklımı "into the wild" düşünceleriyle meşgul eden iki yarene..


Bu adamlar insanı duvara boş boş baktırırlar. Jack Kerouac 'ından Christopher Mccandless 'ına, Jim Morrison 'ına kadar.. Karavan ne alemde Sayın Mimi Won(d)ka? Peki siz sevgili Smoky Bonnie? Yol için albüm lazım, tracklist hazır mı? (Çok güzel paranoyak şizofreni taklidi yaparım, ciddi ciddi attık çantaları sırta gidiyoruz sanırsın hah haa)

23 Mart 2009 Pazartesi

People like you are the reason people like me need medication.*


Dışardan geçen saadet parti arabasının çıkardığı gürültüyü duymaksızın oturup Clara Engel dinleyebiliyorsak biraz daha sıkıp birer "Alexander Supertramp" olmamamız için hiçbir sebep yok aslında. "Birer" olmayız da, "bir" oluruz. Topu topu bir adam ederiz zaten. Ben "tramp" olurum, sen "super" kısmını tamamlarsın, ya da tam tersi. Alexander bulunur, çok vardır sokakta, elini atsan bulursun bir Alex. Anlaştık mı? Güzell... Clara Engel 'in albümleri yok bende, netten dinliyorum. Yola gitmez zaten o bayan. Başka birşey düşünürüz, hallederiz. Hiç olmadı Clara Engel dinleriz ama tramp falan olmayız. Evde oturur, Nick Zedd filmleri izleriz. İnsan dışkılarını (bok işte lan) gördükten sonra üstüme kusma da.. Boynumu ovduracak insan ararım bu saatte, yok illa kusacaksan, dışarıdaki saadet arabasına kus. Arada bir fark olsun... Ulan Bob Dylan 'ı ben de canlandırmak isterim. Cate Blanchett kadar iyi iş çıkaramam belki ama Ben Whishaw 'ın yanına koyabilirdin, sayardım hayatta kalmak için gereken 7 maddeyi.. Meyve salatasının içine rakı koyup bulamaç halinde mideye götürme fikrimle Rodin 'den daha yaratıcı olduğumu kanıtlamak isterim. Mimi Wonka tasdikli. Ama o şarap koydu, olmaz tabi, kusarsın, bizim tarifleri uygulama. Kusabilme ihtimalini göz önüne alıp kendimi Zedd amcayla aynı kefeye koymak gibi ahlaksız, utanmaz bir fikir öne sürebilirim. Hatta sana Sam Rockwell sırıtışı çekip, iyice çirkinleşip, Thrust in Me bile çeker, koyarım önüne. Ama jilet korkum var, daha doğrusu keskin alet edevat korkum. Kağıttan da korkarım ama çaktırmam. The Wall izlediysen bilirsin, başroldeki Pink 'in kaşları dahil tüm vücut kıllarını (nedense saçları hariç, onları gayet sulu bir biçimde arkaya arkaya güzelce taramıştı) jiletle alması gibi. İğrenç böyle parmakların falan kanıyor. Bu arada "*" i şimdiden açıklayalım, yazının sonunda unutabilme potansiyelim yüksek. Charlie Bartlett izle. O tişörtlerden bir tane de ben bastıracağımdır. Akşam akşam "ordan burdan atıştırma" eylemimi gerçekleştirdiğime göre gidip biraz neolojist bünyeyi çalıştırayım, sonra gürültülü birşeyler dinleyeyim, sonra da Salinger okuyayım, Wonka hanımı ararım belki "bu adam niye böyle sonlar yapıyor hikayeye ulan?" diyerekten. Bak bak nerden esti bilmiyorum da ahaha Lord Chesterfield diye bir adam var, nerden gördüm, biliyorum vs hatırlamıyorum. Bağlantıya gir, 4. maddeyi oku ha haaa..