Pages

aynı malı deme corc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aynı malı deme corc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2010 Salı

The Importance Of Being Idle*

Sadece aylaklık yapıyorum. Çok zevkli birşeymiş, çok da özlemişim. O da beni özlemiş. Tom Waits de özlemiş beni. Müzik, çok harika birşey aslında (Bu cümleyi Oğuz Haksever tonunda söylediğimi düşün). Saçma sapan şeylerden bahsedip canını sıkmıyor insanın, garip yükler bindirmiyor omzuna, ağır olanlarından. Her ruh haline göre, seni memnun etmek için şekilden şekile girebilitesi var.

Bilemiyorum, aylaklığın verdiği rahatlıkla da olabilir, çevremde gelişen olaylara pek şaşırmıyorum, birileri şikayetlerle, "olmaz ama böyle"lerle gelirken tek yapmak istediğim, Tom Waits Bey'in "bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş" sesiyle kafamı dinlemek. Ve nedense kendimi Oasis* klibindeki Rhys Ifans gibi hissettim bu cümleden sonra.

Anlatacak, tavsiye edecek onlarca film izledim aslında ama filmler hakkında birşeyler anlatmak için klavye başına oturduğumda "bunu izle, bunu izleme, bu baya klas, bundan bi bok olmaz, şunu da izle, hadi öptüm." deyip "kaydı yayınla" ya tıklamaktan korkuyorum. Bu işi gayet de güzel yapan tiplerin varlığı rahatsız edici. Ama tabi bir de kıçımı kıpırdatmaya üşenmemin yanında, beynim harıl harıl çalışarak önümdeki her aktivite için mükemmele yakın bahaneler üretirken klavyenin başına geçmek her zaman için tercih edilen olmuyor (Uzun cümleleri ise okuyanın kafasını karıştırıp ne fevkalade, ne süperzeka, ne eşi benzeri bulunmayan bir hatun olduğumu göstermek için kurmuyorum, yayınladığımda gözüme uzun görünen cümlelerden oluşmuş uzun paragraflar beni mutlu ediyor. Kendime 3. şahıs kimliği verip yazıyı baştan aşağı 4-5 kere okurken suni bir tatmin olma hissiyatı içine giriyorum).

Babamla yaptığımız "şehirdışı dnr keşifleri"nde en son uğradığımız yer olan Antalya-Bilmem ne AVM DnR'ından aldığım son kitapların ("bir bok varmış gibi önceden aldığın ama hala kitaplıkta süzülen onlarca kitap dururken yenilerini almak neyine?" sorusunu her ne kadar kendime sık sık soruyor olsam da, pembe elbiseli, beyaz, dantelli çoraplı, saçları örgülü şımarık kız çocuğunun sırf seyretmesi güzel diye yeni aldığı her bebeği yatacak yer kalmayıncaya dek yatağına dizmesi gibi, o kitapların hepsinin raflarda değil de kanatlarım altında olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor diyebilirim.) listesini çıkaracak olursak;

Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk (itiraf etmek gerekirse bunu sırf ismi Céline'in Gecenin Sonuna Yolculuk'una benzediği için aldım, belki biraz da birinin zevkine güvendiğim için)

Oriana Fallaci- Doğmamış Çocuğa Mektup (Boşu boşuna aldığımı farkettiğimde çok geçti, almıştım. Hayır internette bol keseden atan salaklar, motosiklet temalı o müthiş mektup bu kitapta değil! Şahsen mektubun, varoluş karmaşasını çoktan aşmış, uzun, beyaz sakallı, bir dağ evinde yaşayan, sallanan koltuğunda oturup gün boyu piposunu tüttüren bir bey tarafından oğluna verilmek üzere yazıldığını, yolda da postacının yanlışlıkla mektubu düşürdüğünü düşünmekteyim. Öyle garip teorilerim var, bir ara tartışırız..)

Ryu Murakami- Şeffaf Mavi (Ve sonunda Murakami'yle kavuşuruz...)

John David California- 60 Yıl Sonra (Biliyorum, Salinger şu duruma tanık olsa gözünden sarkan tüm kurtçukları canlı canlı yedirirdi bana, ya da söve söve mezarına dönerdi ya da ayaklanmaya bile tenezzül etmezdi, farketmez. Ama dürtüyor bir şekilde o rafta öyle melül melül..)

Tüm bunlar, dolapta boşalttığım yeni gözde duran, bir hafta öncesinde Denizli'de bir sahaftan topladığım kitapların yanında çok hoş duracaklar. Ve hayır, verdiğim izlenimin aksine hepsini yerleştirdiğim sıraya göre okuyorum, aferin.

Yazacağım, inan bana, adam akıllı birşeyler çıkacak bir gün bu kafadan, mevsimsel aslında... gerçekten bak...peheyy...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Çukurnot:

Çok güler oldum kendime son zamanlarda. Ne zaman ciddi birşeyler söylesem, içimden koca bir Gregorian korosu "hadi ordan!" diye bağırarak oktav çıkıyor. Saatlerce car car çene çalarken anlattığım şeylere sonradan hiç de katılmadığımı farkediyorum. Karşımdakilerle bir ilgisi de yok, ağzımdan çıkan şeylerle aklımdakiler birbirini tutmuyor sadece. Ya laf salatası yapıyorum, kayda değer birşeyler çıkmıyor ya da zihnimi beklemeye alıyorum tepkisiz kalıyorum. Gerzekçe.. Annem olsa "kitap okumuyorsun, ondan böyle" derdi. Ama bu; bana, bir ay sonra gireceğim sınava ve kitaplığımda bekleyen kitaplara büyük haksızlık olurdu. Woody Allen filmlerinden fırlamış ne istediğini bilmeyen, tatminsiz hatunlar gibi oldum. Bu durum üzerine sık sık düşünüp, hal ve hareketlerime bir çeki düzen vermek adına, baktıkça aklıma gelmesi için sol elimin işaret parmağıyla baş parmağı arasındaki yere olağanüstü boyutta bir ünlem işareti çizdim. Şimdilik böyle, sanırım...

15 Nisan 2010 Perşembe

Merhabalar...


Baharın gelmesi ve kafamın %35 oranında rahatlamasıyla birlikte zaten suratına bakmadığım blogumun görüntüsünde bir değişiklik yapma kararı alıp o değişikliği yaptım. Eski düzenimi sevmediğimden değil ama açgözlülüğümden olabilir bu yenilenme. Asıl nedense şu aralar (aralığın genişliğini sen hesap et artık) klavye başına oturduğumda aklıma yazacak bir bokun gelmemesi. Durduk yere evini süpürüp porselenlerini parlatan ev kadınları gibi hissediyorum aynı. Uğraşacak birşeyler bulamayıp kendi kendime meşguliyetler yaratıyorum. Aslında yerine getirilmesi gereken birsürü iş var ama işime gelmediği için hepsine sırtımı dönüp görmezden de geliyor olabilirim. Daha durumun hangi boyutta olduğuna karar vermedim.

Eline kamerayı alıp sıkıcı sıkıcı şeyler çeken adamların filmlerini izliyorum zevk alarak. Birileri zevk alıyorsa sıkıcı şeyleri çekmek de bir anlam kazanır herhalde. Olay örgüsüne kimin ihtiyacı var ki zaten?

Oturup böyle şeyler hakkında gevezelik ettiğim için de kendimi çok sıkıcı bulduğum zamanlar olmuyor değil. Hani ben ben olmasam böyle cümleler kuran bir çokbilmişle muhabbet etmek ister miydim diye düşünüyorum zaman zaman. Yeterince objektif olamadığım için cevap vermiyorum.

Sonuçta amaç kafandakileri dökmek değil midir? Kafandaki şeyler belli bir düzende değilse nasıl toplayıp toparlanıp şık şık paragraflar döşeyebilirsin ki? Adama sorarlar, önceden nasıl yazıyordun hıyar? diye. Bakarsın şöyle birkaç saniye aval aval, sonra dersin, önceden böyle aval aval bakmıyordum. Aslında asıl sebebi bu değil de cümle pek afili oldu diye devam ettirdim, yoksa bir backspace'e bakar. Belki daha az kahve, daha az sigara, daha dingin bir kafadır gerekli olan. Bilemedim tam olarak, aklına birşey gelirse sen söylersin.

Komik birşey geldi aklıma. Bundan birkaç hafta önce sevgili kentimizin biricik üniversitesinde Samuel Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyunu sahne aldı. Okuduktan sonra kafamda oluşan soru işaretlerine izlersem yanıt bulabilirim belki diye peşime birkaç tatlı insanı taktım, tıngır mıngır gittik. Son dönemdeki hal ve hareketlerimin bir nevi özetini gördüm Godot'yu bekleyen o iki (dört belki) salağı izlerken ahahaha.

-Offf çok sıkıldım, hadi gidelim.
-Hayır gidemeyiiiz.
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaaa...
.
.
.
-Ben gitmek istiyorum, yeter artık!
-Gidemeyiiiz
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaa...



Çukurnot1: Şu ilk sınavın bitmesine en çok sevinenin kanepem olduğunu düşünmekteyim. Tüm kitapları üzerinden kaldırıp bodruma attıktan sonra kanepede beliren derin çukursa pek enteresan oldu, odaya ayrı bir hava kattı.

Çukurnot2: Fotoğraf: Art Geeks

24 Eylül 2009 Perşembe

Maybe we could express ourselves more fully if we say it without words...

Telefonlar 06.45 'e kuruldu ve ben eylül boyunca bloga adam gibi yazı koymamış, yazılan hiçbir taslağı beğenmeyip kaydetmeden silmiş, boşverip diğer bloggerların yazılarını okumuş bir blogger mahluku olarak her sabah aynada kendime bakıp, doğru açıyı yakalayıp suratıma iki tane geçiriyorum sırf bu yüzden. Kişisel hesaplaşmada sınır tanımayan zihniyetler olduğumuz su götürmez bir gerçektir aynı zamanda. Ancak dediğim gibi, insanın yaşayacak kayda değer birşeyleri olmayınca anlatacak kayda değer birşeyleri de olmuyor. Bak bu cümleyi unutma, not al bir yerlere, afili oldu baya. Bundan 20 yıl sonra posası çıkmış mühim entel insanlardan falan olursam yaparsın yorumunu "artık yaratıcılık mevzusunda bir esprisi kalmadı, gençken söylediği şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor, biz bunun cücüklüğünü biliyoruz" falan dersin (tabi ki demezsin öyle birşey, lafın gelişi söylüyorum ben).


06:45 'te uyanıp okula gitme dönemleri, evet, yarın sabah itibariyle başlıyor ve ben yine an itibariyle Les Champs-Elysées dinleyen bir blogger mahluku olarak eylül boyunca boş kalmış bu kalbim kadar temiz bloga son birşeyler karalayıp öyle kaçayım dedim. Bu kararı almamda sabah ayna karşısında geçirilen 1 dakika 20 saniyelik yüz kızartıcı kişisel hesaplaşmanın da etkisi olmadı değil.


Natural Born Killers izledikten sonra akıllarda kalması olası birçok sahneden ziyade, akabindeki 2 gün boyunca yılan korkum üzerinde yoğunlaştığımı belirtmek isterim. Jim Morrison 'ı çok seviyorum ama doğaya bir kızılderili bilge gözüyle bakmak için ya fazla dejenere oldum ya da yılanlarla bitmemiş -hatta muhtemelen daha başlamamış- bir iç hesaplaşmam var. Yine ileride birgün Buddha misali mühim bir adam olursam da bu konu üzerinde iki çift laf ederim, not almak lazım.


Annemin, Stewie 'nin "Louis Louis Louis, mum mum mum mum mum, mummy mummy mummy, mother mother mother mother..." repliğinin bulunduğu Family Guy bölümünü izlediğine dair içimde garip bir şüphe belirdi nedense. Otomatiğe bağlayıp insanı çileden çıkartma tekniğini başarıyla pratiğe döktüğü için kendisini tebrik etmeliyim bir ara, bunu da not aldım.


Hazır çileden çıkmışken burdan müyap 'a seslenip öyle gideyim. Bir çeşit bezdirme tekniği midir bu anlamıyorum. Bilgisayarın dns ayalarlarıyla oynamayı bıraktım çünkü, bir süre sonra bayıyor. Yuutub yasağını bile hala sindirememiş olan bloggerların myspace ve lastfm 'lerini birgünlük de olsa engellediniz, aferin lan, tebrik ettim, hayret ve hayranlık karışımı duygularla takip ediyorum. Son 1 haftadır bloga erişimde süpsüper sıkıntılar da yaşıyoruz, onu hala anlamış değilsem bile nedeni ne olursa olsun onun suçunu da sizin üstünüze atmak istiyorum. Tamam beybi öptüm..

21 Temmuz 2009 Salı

Son zamanlarda eski bir alışkanlığa geri döndüm blogger. Süt içmeye başladım. Günde iki kupa (kupa dediysem 3 su bardağı süt kapsayan cinslerinden yess). Sabah kahvaltısında ve gece Moonlight izlerken. Akşam 10da içilen sade kahve adamı 4e, 5e kadar ayakta tuttuyor. Sabah erken kalkmak istesem de en erken öğleden sonra 1 suları gözümü açtığım için evet akşam içilen kahveden 2-3 saat sonra dikiyorum o sütü. Ha bir yararı oluyor mu diye sorarsan, hayır derim. Yine yatağa girip ninni niyetine Tom Waits hırıltıları dinliyorum, Rain Dogs albümü bitmeye yakın sızıp kalıyorum.
1 ay sonra dershaneler açılacağı için soğuk duş etkisi yaratmasın diye yavaştan ders çalışmaya başladım, erken kalkmak icap ediyor haliyle. Matematiğidir, fen'idir vs gidiyor bir şekilde ama ingilizce çalışmam konusundaki çelişkiler çevremde hala sürüyor. Kimileri "yds bu, oturup test çözeceksin ingilizceden, öyle sabahtan akşama kadar film izlemeyle olmaz bu iş" diyor. Bense hala "How I Met Your Mother ingilizce altyazıyla izlenirse Boğaziçi garantidir hocam" mantığının arkasındayım. O "kimileri" doğru söylüyor ama. Yds hazırlığı yapan bir öğrenciden ingilizce konuşmasını, yazmasını beklemek ayıp olur. O adam bozmuştur kafayı perfect tense lerin formülleriyle (evet okullarda formülle öğretiyorlar ingilizceyi), en çok sorulan phrasal verb lerle vs (Bu noktada 8-12 yaş arası şımarıklığımı ortaya çıkarıp "Çocukluğumdan beri Janis Joplin, Pink Floyd şarkıları söyleyip çeviriyorum, sen karşıma beş şık koyuyorsun, yabancı dil beş şıklı mı konuşulur beybi?" diye sorarım ama adi yds en az 95 net ister, David Gilmour Amca'nın da beş şık konusunda pek bir yardımı olmaz)... Neyse sevgili blog sayfam temmuz ayında sınav sistemi çemkirmeleriyle dolmasın, dönem başlasın bol bol söveriz..

*

Aslında değinmek istediğim konu köpekler. Yapmışımdır belki bu muhabbetin aynısını eski yazılarda ama yazı geçer gider, bu köpekler evin dibinde havlamaya devam eder. Hani seveni vardır ona birşey diyemem ama ben nefret ediyorum o hayvanlardan. Ne zaman yürüyüşe çıksam tasmalarıyla orda burda dolaşan ve gördükleri anda suratıma suratıma bağıran köpeklerle karşılaşıyorum. Kedi insanı, köpek insanı diye bir ayrım yapılır ya, öyle birşey varsa kesinlikle kedi insanıyımdır ben. Kedi karizmatik bir hayvan bence. Her gördüğüne bağırmıyor. Çekiliyor köşesine, "kuul" bir havayla kesiyor gelen geçeni ancak. Sevdiğim köpekler de yok değil. Bazı arkadaşlarımın kendi halinde takılan, sakin köpekleri var, seviyorum onları. Car car bağırmıyor yanından geçtiğinde. Cinsine, o'suna bu'suna göre de ayrım yapmıyorum hepsinden çıkıyor uyuzu, sakini ama o süs köpekleri yok mu.. Hareket eden birşey gördüğü anda otomatiğe bağlayıp rahat 1-2 saat durmadan ciyaklayan başka bir canlı bilmiyorum ben. Kabus gibiler ve heryerdeler. Yaşadığımız mahalle ve çevresi genelde bahçeli evlerden oluştuğu için ipini koparan kulübeyi bahçeye dikip kendine bir köpek ediniyor. O koca koca dobermanlara falan alıştım tamam da (hayır her geçtiğimizde "merhaba cici doberman bugün nasılsın?" tarzı bir alışma değil bu.. Geçmiyorum o evlerin yanından, en fazla o kadar alışabiliyorum), o süs köpeklerinin nereden çıkacağı belli olmuyor. Sahiplerini hiç anlamıyorum. Hadi hırsızlık olayları falan sık sık oluyor diye aldın bir doberman ama süs köpeği lan! Evine girecek hırsız ancak benim kafadan bir eleman olmalı ki o ciyaklamayı duyduğu anda gidip kendi teslim olacak. Hiç sevmiyorum köpekleri, süs köpeklerine istisna bile yapmıyorum. Ki paspasa benzeyen görüntüsü yüzünden birinin üstüne yanlışlıkla basmışlığım bile vardır, o gün de ciyaklamıştı durmadan. Çok güzel kedi- köpek ayrımı yapıyorum biliyorum ama kedi hakikaten başka birşey. Turşu'nun alerjik bünyesi kurban olsun size.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

"Modem Canavarı" Dedi Bana Bilgisayarcı Pier.. Canavar Diğilim Ben!


15 gün içinde bir insan şimşek, fırtına vs yüzünden iki kere modem değiştirmek zorunda kalabilir mi yahu?Hani uğraşsan olmaz bu kadar sürede.

Senelerdir kullandığın modem şimşek çakması sonucu elektrikler gidince "şıraak!" diye bir ses çıkararak yanar. Tüh lan der üzülürsün, 50 milyona yenisini alırsın mecburen (ki teknolojik alet edevatlardan anlamayan biri olarak onu da kurmak için günlerce uğraşır (Denizli'de okuyan abiden, tatildeki arkadaşa, Mimi'nin kardeşine kadar herkesi arayıp telefonda modem ayarları çözümlemeye çalışır), akabinde kasayı ve modemi toplayıp bilgisayarcıya götürürsün, orası ayrı bir maceradır (kasasız da kurulabileceğini öğrendiğindeyse boşu boşuna taşıdığına yanarsın vs)). Sonra aradan iki hafta bile geçmeden ikinci bir şimşek gelir akşam vakti. Tam How I Met Your Mother 'ın beklediğin bölümü inmek üzeredir, sende şimdiye kadar inen bölümleri izlemek üzeresindir ve şansa bak ki dibindeki pencerenin panjurları kapalı olduğu için bir anda aydınlanan gökyüzünü çok geç farkedersin. Farkettiğin anda modemin fişini çekme girişimlerinde bulunurken "şıraaak!". Yine aynı sesi duyarsın ve mucize gibi garip garip şeyler beklersin elektrik gelene kadar. Ama anlamışsındır ki cebinde kaşınan yeni bir 50 milyon vardır (Bu sinirle şanssızlığına söverek masaüstüne yeni metin belgesi açar, yazarsın birşeyler ama bu keko durumu sindirememenin verdiği gazla 2. tekil şahıs yüklersin cümlelere).

Hayır bazen düşünüyorum böyle uzaklarda, kimsenin gitmediği, gidip de göremediği, görüp de geri dönemediği yerlerde, hayatlarımızı izleyen ve "abi bu sefer ne ipnelik yapsak bu tiplere nihoahaohaoa evet evet yaşasın sinir krizleriiii" diye coşup doyuma ulaşan birkaç adamın varlığına inanıyorum ben ve bir yakalasam o kemik çerçeveli gözlüklü keltoş herifleri çok pis benzeticem lan! (ki sanıyorum japon bunlar.)

3 Temmuz 2009 Cuma

Birleştirildiğinde bir kitap haline gelme potansiyeline sahip "Şimdi Kaydet" 'ilen taslaklarım "yayınla artık ulaan!" şeklinde bağırırmışçasına gözüme gözüme batarken, bendeniz evdeki tadilat sonrası tiner kokularıyla kendimden geçmiş bir vaziyette Janis Joplin albümleri indirip, Krzysztof Kieslowski (sıkıyorsa telaffuz et) filmleri indiriyordum.

Bir insanın evinde 20 küsür gün boyunca ustalar, çıraklar dolaşabilir mi? sorusunun cevabını bilmeyi geçtik, yaşıyoruz adeta. Bu da yetmezmiş gibi bilgisayarı formata götürmeden önce 6-7 gblık bir müzik klasörünü flash disk in içine doldurma gibi bir halt yedim, flash disk bozuldu. Garantiye gönderdik ama geri geldiğinde içinde Beirut, Yann Tiersen, Janis Joplin, Skid Row, Nick Cave vs. diskografileri olmayacak. Acı gerçeği bir bardak suyla sindirip aklıma gelen kayıpları telafi etme girişimlerine başladım. Tüm bunların üstüne şu layout'umun bozuk, garip görüntüsüne sinirlenip, 20 gündür kokladığım tinerin de etkisiyle çoğu taslağı sildim. Bazılarını kırptım, koydum aşağıya biryerlere. Ne alaka yahu diye sorabilirsin, ki aslında hiçbir alakası yok gerçekten de. Okuduğumda hoşuma gitmedikleri için sildim o taslakları. En son entry nin 16 haziranda girilmiş olmasının nedeni de budur. Akşama kadar dizi izleyip, kitap okuyup, sabaha kadar da film izleyince haliyle adam akıllı yazacak birşeyi olmuyor insanın. Ama seni temin ederim blogger, harika filmler izledim, taslak halinde kaydediyorum kritiklerini (yok silmem artık, tiner falan kalmadı), bir bir tavsiye edeceğim yakın gelecekte!

*

Temiz hava soluma isteği evde geçirdiğim her gün daha fazla artmakta. Dağ esintisi gibi beklentilerim yok tabi ki ama 2 günde bir yarım saat- bir saatlik yürüyüşler yapmak güzel bir fikir gibi görünüyor. Evin dibindeki parkın çevresini insanlar koşsunlar diye düzenlemişler, yapmışlar birşeyler. Kendi kuyruğunu kovalayan köpek misali dönüp duruyorsun, hoş bir görüntü.. Ama yürüyüş yapmak için ya sabahın erken saatlerinde ya da akşamları çıkmalı insan. Her sabah kurmama ve her sabah bangır bangır ötmesine rağmen çalar saatin sesini duymamazlıktan gelme gibi bir adetim var. Güneşin bol bol terlettiği vakitlerde uyanınca haliyle yürüyüşe çıkma fikri pek cazip değil. Akşamlarıysa insanın üşengeç kıçı kalkmaya pek yeltenmiyor. "Zaten akşam olmuş, otur film izle" mantığı her daim. İki durum arasında en makulu akşam yürüyüşleri gibi görünüyor yine de, deneyip görmek lazım.

*

Geçenlerde Kafka'nın bir insana hamamböcekli kabuslardan başka neler katabileceğini kendi gözlerimle gördüm, yaşadım. Isparta denilen gereğinden fazla mütevazı şehirde aradığım kitapları bulmak gülünç ve acınası bir girişim olduğundan belli zamanlarda bir kitap listesi oluşturup, şehir dışına çıkıp listeyi DnR lardan temin etme gibi bir aktivitem var. Geçen haftasonu Antalya bilmem kaç m Migros Dnr'da kitapları toplayıp, görevliye teslim edip, 1-2 saat sonra alacağımı söyledim. Babam kredi kartı eşliğiyle seminerinden dönene kadar oturup, kahve içebileceğim bir yer ararken Starbucks görüp daldım içeri. Ne içeceğime karar verirken, siparişimi bekleyen Starbucks elemanıyla muhabbet etmeye başladık. Önce şehirlerarası kitap alışverişimden, sonra aldığım Kafka ve Krakauer lerden etkilendiğini belirterek kahvemi hazırladı. Çabuk biten ilk fincanın ardından gelen beleş irish cream Kafka 'nın umrunda olmazdı belki ama damağım halinden memnundu...

2 Haziran 2009 Salı

Velkom Plechti


Efendim oturduğumuz ev şehir merkezinin dışında bulunduğu için pek gürültü, patırtı, araba kornaları vs ile rahatsız edilmiyoruz. Mahalle ahalisi de evinden falan pek çıkmadığı için sûkunet içinde yaşayıp gitmekteyiz. Kitabınızı, hamağınızı kapıp gelebilirsiniz yani, bekleriz. Fakat nisan, mayıs ayları başlayan ve duruma göre ekim, kasıma kadar süren bir durum var bu bölgede. Yaz düğünü! Aklına tek gece sürüp sabaha birşeyin kalmadığı düğünler gelmesin sakın. Sürprizi sona sakladım çünkü. Düğün sahipleri. Esmer komşularımız. Şehir merkezinde adamların işi ne? Gelecek böyle sessiz sakin yerlere, tek gecede alçısını sıvasını atıp yaptığı evine yayılıp oturacak. Seviyoruz biz onları. Biz küçükken genç esmer komşularımızın yol kenarlarında abimi sıkıştırmaması, dışarıda yanlışlıkla unuttuğum agucuk gugucuk papuçlarımın sabaha yerlerinde olmaması; durumu bizim için daha kolaylaştırabilirdi belki ama yine de seviyoruz... Tamam saçmaladım. Sevmiyorum ben kendilerini. Bazen komik ve eğlenceli gelebiliyorlar. Rahatlıkları, küçücük çocukların şubatın ortasında anadan doğma orda burda dolaşıp durması içimde ara sıra "vay be abi olaya bak, hayret ve gıpta ile bakıyorum" şeklinde düşüncelere yol açmıyor değil. Ama komşuluk ilişkilerimiz o kadar toz pembe değil maalesef. Veletlerin yan taraftaki parkı gün boyu işgal edip, yorulup acıktıkça, midelerini bizim hatunun bahçesindeki meyve ağaçlarına dadanarak doyurmaları ve haliyle annemin önce uyarılarla, sonra tehditlerle ve sonra da küfürlerle kışkışlama çalışmaları belki kabul edilebilir birşey. Herkes küçüklüğünde oranın buranın bahçesini talan etmiştir. Ama beni en çok şaşırtan şey o küçücük çocuğun ağzından çıkan küfürler. Ben bile duymadım öyle birşey lan!

-Pişşşt apla bakseynaa ahahauhau... Ne bakıyon laa dıt dıt dıt dıt dırıdıt dıııııt...

Neyse, benim asıl katlanamadığım düğünleri. 1 gece, 2 gece, 3 gece, 4 gece, 5 gece, 6 gece... Biraz daha sıkar 7 gece. Durmuyor adamlar yahu. Adam düğünü bitirdiğinde "para kalmadı lan, olsa bikaç gece daha yaparık" diyor. Bu durumun hep böyle gideceğini öğrendiğimiz zaman abimin lgs gecesiydi. Ertesi sabah sınava gireceksin, millet orada kopuyor, içtikçe içiyor, çaldıkça çalıyor, susmak, durmak bilmiyor. Şikayet etme gibi bir lüksün de yok zira polis kıçını kaldırmıyor böyle durumlar için. Bağışıklığı kapıp, bir süre sonra duymamak mümkün değil. İnan bana, o müziğe karşı hayatta bağışıklık kazanamazsın. Dün gece başladılar bir düğüne. Çok ürüyor bunlar, niye durmuyor, niye bu kadar azgınlar bizim esmer komşularımız? ("Esmer komşu" derim, komşuma çingen dedirtmem!! tribi. afsdafdsaf yok lan çingene style). Hani "yok biz illa da çingeneyiz, illa da çalgılı, gürültülü, deli gibi müzük açarız" diyorsan bari La Caravane Passe çaldırıver, ben de gelip oynayayım. Ah bi çalsan, 1 hafta oturmam, kalçalarımızı vura vura eritiriz senle. Ama gavur çingen müziği sevmiyorsan sen kaybedersin, ben evde çalar oynarım. Times Of Gypsies atmosferini oluşturmak isterdim seninle ey komşu! O zaman veletlerin istedikleri zaman bahçedeki olgunlaşmamış şeftalileri, vişneleri yiyip midelerini bozabilirlerdi. Küfrederdim ama yine de izin verirdim, fazla abartmamak şartıyla. Seninle o atmosferi hiç yakalayamayız değil mi esmer teyze, amca, apla, yiğen, velet?

La Caravane Passe

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Sidik Gibisin Gold

Selamlar blogger. Bir kere Jacobs Gold 'un tadı iğrenç, onu belirtmeden edemeyeceğim. Bitsin diye uğraşıyorum, ziyan olmasın, aman atılmasın, en nihayetinde kafein var onda mantığıyla. Ama dayanılacak gibi değil. Sidik gibi kokuyor, tadı desen o sidikten beter. Sidiğin tadını bilmiyorum ama eminim Jacobs Gold dan daha içilebilir bir aroması vardır. Neyse bir selam verip ardından sidik muhabbeti yapmak ayıp oldu. Hal hatır sorgu suali yerine üre ürik asit konuşmak ilk tercihim değildi, aklımdan Mgmt geçiyordu halbuki. Lastfm fotolarına göz gezdirirken bir tanesine rastladım ve Emile Hirsch 'i kaldırıp masaüstü arka planına yerleştirdim fotoyu an itibariyle.


Bu dört mahluk nasıl gerçek olur lan? diye sordum kendime. Andrew Vanwyngarden ve üç kedi oluşturuyor bu dörtlüyü. "Ben Goldwasser tipim deyiiil şekerim!" demeden geçmek istemem. Hani düşünmedim değil zamanında, kedi yerine ev hayvanatı olarak Andrew Bey'i mi alsam diye (Olmaz öyle şey! Olur mu öyle şey? Olmaz tabiki, salla orandan burandan tabi sen! demeden önce bağlantıya bakmandaki yararı hatırlatmak isterim. "Japon yaparsa ben de yaparım, yapabilirim ulen" sendromudur kendisi, eskiden çok eskiden elimize aldığımız deftere nefret ettiğimiz insanların isimlerini, ardından ölüm şekillerini yazmamıza rağmen ertesi gün hala yaşadıklarını gördüğümüzde etkisi göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti). Neyse, Andrew, Electric Feel falan güzel şeyler, kediler de öyle...

Son 1 haftadır yoktum bu arada. Haftasonu bir arkadaşı davet ettim eve, geldi o da, yazık (Aile üyeleri topluca gotik olmayabilir ama birçok konuda The Addams Family havası taşıdığımız inkar edilemez bir gerçek). Çabuk uyum sağladı sevgili arkadaş evimize, hernekadar 20 milyon sayıp aldığım Nescafe Cap Colombia 'yı ikram ettiğimde içine şeker ve süt katmak gibi bir hata yapıp tüm aile fertlerini hayretler içinde bıraksa da kendisi (Birincisi, Alta Rica 10 milyon, tamam biri latin işi, diğeri kolombiya (alta rica damağıma yapışmış, cap colombia falan yabancı geldi, alışamadım başlarda) ama 20 milyon lan, enfes kahve keyfi için değer mi diye sormama gerek kalmadı, değdiğini kasadan geçirirken gördük. İkincisi, Cap Colombia 'yı özel günler için saklamıştım, hadi dedim bak bu asosyal yaşamına 1 gecelik de olsa bir yenilik geldi, arkadaşına da koklat kahveden. Ama öyle bir kahveye bol şeker ve bol süt ilave etmen beni hem üzdü hem şaşırttı), olaysız bir akşam geçirdik misafirimizle. Dışarıdan bakıldığında olaysız desek daha doğru olurdu. Zira tek başıma gitmeyi planladığım sinemada peşime takılıp 2 saatimi ziyan eden arkadaşta olduğu gibi, bu şahısta da dişlerimi sıkıp sabahın olmasını bekledim. Gecenin bir yarısı film izliyorduk (Das Wilde Leben) ve o tanıdık hissin yaklaşmakta olduğunu farkettim. Noluyor ulan demeye fırsat bırakmadan o düşünce seline kapıldım (düşünce, sel, tanıdık his? phaedrus ile şiirsel dakikalar). "Şimdi şu kız gitse lan? Hani çantasını alsa, acil işi çıksa sabahın 1'inde. Lan, gitsen sen, hani biliyorum dışarısı soğuk, ceketimi veririm ama hani... hmmm" Neyse ertesi akşam eve geldiğimde odam yine benimdi, başka birinin tişörtü vs yoktu yani, tanıdıktı, kuruldum koltuğa, Chuck Palahniuk okudum. Bundan sonra misafirim olursa salonda yatıracağım kendisini. Ben yine uykuda deli deli hareket edip, yorganı farklı boyutlara sokup, sabah yastık ayağımın dibinde bir şekilde uyanacağımdır, güzel, güzel.

Neyse haftasonu öyle böyle geçti, haftaiçi de ders çalışıyordum blogger. Yine arada girip yeni yazılara yorum yapıyorum falan hiç değilse. Gelecek sene nadir görürsün beni, ultra duracell gücünde çalışıyor olurum büyük ihtimal. İşin ucunda Mimi, Nikki, Smoky üçlüsüyle kesintisiz muhabbet, şarap, caz varsa kasmak lazım tabi duracell i ("Güzel bir gelecekmiş, yok süpsüper üniversiteymiş, dereceymiş, güzel mesleğe açılan kapıymış, peh, şarap diyosun, caz diyosun" demezsin sen gerçi de, diyen arkadaşlar var... Demeyin lan! Çalışıyorum vallahi, içki miçki de içmiyorum haftaiçi, yds + öss olmeca etkisi yapıyor zaten. Neyse yeni yazı yaz blogger, haftaiçi takılıyorum buraya yazı yazmasam da. Sen yaz, okurum ben. Şimdi Mimi Hanım'ın gönderdiği dvd yi açmış bulundum. Brazzaville mi dizsem playliste, Nina Simone mı diye düşünüyorum (En kötü ikilemimiz böyle olsun hehey). Görüşürüz, bloguna iyi davran, öptüm yanacıklarından (yanacık, yanak denen bölgenin fazla öpülüp ısırılma ile hafifçe şişmesi halinde oluşan tepecik olup, yaygın olarak anne mahluklarında bulunmaktadır)...

çukurnot: Geldiği günden beri giyiyorum ve artık yıkanmalı o tişört Mimiciğim, çamaşır makinesine göndereceğim en yakın zamanda. Converse ler botların yerini aldı iyice, Richard Amcanın kitabına da geçiyorum yarından sonra, sevgiler, bol kahve sonrası Antik'ler ve phaedruslar...

3 Mayıs 2009 Pazar

superkoala

Anne şahsı: İnsan şu yatağı toplar be kızım, amma dağınık haa..
Turşu şahsı: Bikaç saat sonra tekrar yatıcam zaten, kasma annem.

Selam blogger, dinle beni.. Disko Kralı izleyeceğim diye sabah 5te yattım. Telefonun çalar saati çalmayınca yds denemesini kaçırdım. Kahvaltıda bugünü anneler günü sandım, az daha bizim hatunun anneler gününü kutlayacaktım. Babam gazetede, televizyonda birşey görmediğini söyleyince çaktım, 2. haftaydı değil mi? Neyse arkadaşın tekiyle dershanede buluşalım, hava güzel çimlerde oturup kitap okuyalım mal mal oturalım dedik. Dershanede beklerken ekildiğimi öğrendim. Aslında severim kendisini. Birkaç ay kadar önce "sittir ulan" diyerek cep telefonunu atmıştı. Ev telefonundan ulaşıyorduk biz kendisine. Annesine babasına "merhabalar efendim iyi akşamlar nasılsınız güzel güzel aman bozulmasın keyifler, ben şu şu, bu bu yu aramıştım" ayağı çekip kendisiyle konuşabiliyorduk. Planlardaki değişiklikler için lazım gerçi cep telefonu, evet... Ben o gazla derse de girdim. Yolda giderken "engelli arkadaşlarımız için gazete satıyoruk, alseyna" gençlerine rastladım (gelme üstüme tamam biliyorsun aslında hiç durmadan yoluma devam etsem sorun olmazdı ama konuşmaya başlayan insanın sözünü kesmemek adına durup dinlediğin zaman alıyorsun 1-2 tl verip). Tüm günü siktir et diyorum sana, o gazeteyi almak koydu yine. Gelecek sefer (gelecek sefer olursa tabi, "engelli arkadaşlarımız için gazete satıyoruk, alseyna" gençlerini gördüğüm anda yolumu değiştiririm) "efendim bu benden almak istediğiniz 2-3 tl yi engelli midemi doyurmak, engelli karaciğerimi mahvetmek ve benzeri faaliyetler için seferber edeceğim, o yüzden şimdi lütfen çektirip, siktirip vs artık hayal gücün hangisine müsade ediyorsa o şekilde git." demeyi düşünüyorum. Neyseki Uykusuz ve Penguen almıştım ve hava güzeldi.

Turşu şahsı (meyve tabağının başında elinde iki tane elma, biri kırmızı, diğeri kırmızı gibi): Hangisini yiyim?

Baba şahsı: Sen bilirsin.

Turşu şahsı: Hangisini yiyim?

Baba şahsı: Kendi kararını kendin ver

Turşu şahsı: Hangisini yiyim?

Baba şahsı: Ne biliyim, sen karar ver

Turşu şahsı: Hangisini yiyim?

Baba şahsı: ...

Turşu şahsı: Kırmızı olan güzel gibi, onu aldım.

30 Nisan 2009 Perşembe

Les Fleurs Du Mal

Sosyete meditasyoncularından nefret ediyorum, onu farkettim bugün. Bir hatun geldi konferansa, sınav öncesi nefes teknikleri öğretmek için. "Hee ben biliyorum bebeğim onları" dedim, okula yastık getirmiştim evden, onu arkadaşın omzuna koydum, zıbarmak üzere kapattım gözlerimi. Kadın nefes egzersizlerinden girdi, çakralardan çıktı. Uyuyamadım, sinir oldum. Hani anlattığı konuya değil, anlattığı konuya niye sinirleneyim ki? Ben hatuna taktım kafayı. Hani evde dergisini okuyup, ojelerini kuruturken sıkılan ve "hadi meditasyon yapalım" diye fırlayan sosyete karısı. Sonlara doğru "toplu meditasyon yapalım hadiiii" diye atıldı ortaya, onu da bok etti zaten. "Eveeeet sakinsiniiiiz, eveeeet üniversiteyi kazanıcaksınıııız, siz bu soruların cevaplarını biliyorsunuuuuuzz eveeeet, eveeeet" Hayır cırtlak da bir sesin var zaten, arkadan gelen su şırıltısı sesini falan bastırıyorsun farkında değilsin, odun...

Şimdi bahar geldi, playlistime en alakasız sanatçı girdi. Anna Varney, daha doğrusu Sopor Aeternus. Dışarıdaki kuşları ağaçtan düşürebilecek, çiçekleri soldurabilecek, börtü böceği sonsuza kadar yer altında tutabilecek bir gotik duruş var o bayanda. Transeksüel kendisi, bayan diyorum ben. 20 yıllık depresyonunun ardından sadist idine söz geçirememiş, "bu depresyon halini müzik dinleyebiletisi olan her mahluka bulaştırayım" deyip albüm falan yapmış. İyi yapmış, hoş olmuş da ağlıyor bu bayan şarkılarda (bknz. No One Is There). "Some men are like chocolate, but most of them are like shit" derken bile ağlayabilme potansiyeli var zaten. Saygı duyuyor, hayret ve hayranlıkla izliyorum. Aralık, ocak, şubat yetmezmiş gibi nisanda bile dinletebiliyor kendisi. Hala Sopor dinlerken sırıtabiliyorsam bunun tek nedeni o ağlak sesin arkasındaki şahane melodilerdir. 20 yıllık depresyona değmiş midir? kanımca evet.

Bir de geçenlerde ciddi ciddi bitlendiğim düşüncesine vardık annemle. Denizlide saçımı yıkadıktan sonra bitmek bilmeyen bir kaşıntı tutmuştu. Ama Denizli'nin suları zaten kireçlidir diye üstünde durmamıştım. Döndüğümde 1-2 kere saçımı yıkamama rağmen kaşıntı geçmedi. Dayanamayıp annemin önüne oturdum, "birşey var mı hatun baksana, bulduğunu hiç acımadan gebert" şeklinde. Bu kadar kararsızlık görmedim ben. "Yok kızım yok kepek bu, su değişimi, şampuan değişimi vs yüzünden olmuştur... Ama dur ya, kepek olsa böyle yapışmazdı, ayy bit yavrusu buu. Kesin o küçük çocuklardan kaptın geldin tüh... Ama yok ya bit yavrusu olsa, anası da olurdu, cık değil bu değil, kepek olsa gerek... Ama kepek yapışmaz kii, ayyy bit mi ki?" Tekrar duşa girip babamın önüne oturdum bu sefer. "Kepek bile yok ki burda, alerjiden kaynaklanıyor olmalı" yorumundan sonra bir an bir ışık hüzmesi... Yok yani gitti kaşıntı falan. Alerji reaksiyonlarımı hem garipsiyor, hem onlara saygı duyuyorum. Bir nedene ihtiyaçları yok varolmak için, sadece oluyorlar..

Bir kere daha "bir de", şu blogun layoutunu değiştirenler ahalisine ben de katılayım diyorum. Sıkıldım hep bunu görmekten. Hani değiştirince bir süre alışamayacağım, her açtığımda "neresi burası, ben kimim?" durumları olacak ama yenisine de alışırım, sever, benimserim. Şöyle hoşuma gidecek vintage style birşey bulsam an itibariyle yapıştıracağım ama bakınmak lazım biraz..

Sopor Aeternus- Les Fleurs Du Mal

1 Nisan 2009 Çarşamba

Akşam akşam bünyeye Eddie Vedder enjekte edip, aklımı "into the wild" düşünceleriyle meşgul eden iki yarene..


Bu adamlar insanı duvara boş boş baktırırlar. Jack Kerouac 'ından Christopher Mccandless 'ına, Jim Morrison 'ına kadar.. Karavan ne alemde Sayın Mimi Won(d)ka? Peki siz sevgili Smoky Bonnie? Yol için albüm lazım, tracklist hazır mı? (Çok güzel paranoyak şizofreni taklidi yaparım, ciddi ciddi attık çantaları sırta gidiyoruz sanırsın hah haa)

23 Mart 2009 Pazartesi

People like you are the reason people like me need medication.*


Dışardan geçen saadet parti arabasının çıkardığı gürültüyü duymaksızın oturup Clara Engel dinleyebiliyorsak biraz daha sıkıp birer "Alexander Supertramp" olmamamız için hiçbir sebep yok aslında. "Birer" olmayız da, "bir" oluruz. Topu topu bir adam ederiz zaten. Ben "tramp" olurum, sen "super" kısmını tamamlarsın, ya da tam tersi. Alexander bulunur, çok vardır sokakta, elini atsan bulursun bir Alex. Anlaştık mı? Güzell... Clara Engel 'in albümleri yok bende, netten dinliyorum. Yola gitmez zaten o bayan. Başka birşey düşünürüz, hallederiz. Hiç olmadı Clara Engel dinleriz ama tramp falan olmayız. Evde oturur, Nick Zedd filmleri izleriz. İnsan dışkılarını (bok işte lan) gördükten sonra üstüme kusma da.. Boynumu ovduracak insan ararım bu saatte, yok illa kusacaksan, dışarıdaki saadet arabasına kus. Arada bir fark olsun... Ulan Bob Dylan 'ı ben de canlandırmak isterim. Cate Blanchett kadar iyi iş çıkaramam belki ama Ben Whishaw 'ın yanına koyabilirdin, sayardım hayatta kalmak için gereken 7 maddeyi.. Meyve salatasının içine rakı koyup bulamaç halinde mideye götürme fikrimle Rodin 'den daha yaratıcı olduğumu kanıtlamak isterim. Mimi Wonka tasdikli. Ama o şarap koydu, olmaz tabi, kusarsın, bizim tarifleri uygulama. Kusabilme ihtimalini göz önüne alıp kendimi Zedd amcayla aynı kefeye koymak gibi ahlaksız, utanmaz bir fikir öne sürebilirim. Hatta sana Sam Rockwell sırıtışı çekip, iyice çirkinleşip, Thrust in Me bile çeker, koyarım önüne. Ama jilet korkum var, daha doğrusu keskin alet edevat korkum. Kağıttan da korkarım ama çaktırmam. The Wall izlediysen bilirsin, başroldeki Pink 'in kaşları dahil tüm vücut kıllarını (nedense saçları hariç, onları gayet sulu bir biçimde arkaya arkaya güzelce taramıştı) jiletle alması gibi. İğrenç böyle parmakların falan kanıyor. Bu arada "*" i şimdiden açıklayalım, yazının sonunda unutabilme potansiyelim yüksek. Charlie Bartlett izle. O tişörtlerden bir tane de ben bastıracağımdır. Akşam akşam "ordan burdan atıştırma" eylemimi gerçekleştirdiğime göre gidip biraz neolojist bünyeyi çalıştırayım, sonra gürültülü birşeyler dinleyeyim, sonra da Salinger okuyayım, Wonka hanımı ararım belki "bu adam niye böyle sonlar yapıyor hikayeye ulan?" diyerekten. Bak bak nerden esti bilmiyorum da ahaha Lord Chesterfield diye bir adam var, nerden gördüm, biliyorum vs hatırlamıyorum. Bağlantıya gir, 4. maddeyi oku ha haaa..

Selefonda Anarşi(k)

Skinhead bünyeye iyi gelir, hoştur The Dead 60s. Dağılmasalardı da dinlerdik, yine hoş olurdu. Sözleri diline dola dola gez. Yaow ow ow aoooww kısmını unutma, onu vurgula.

...
You know it cancelled it out
Riot on the radio
You know it's turning me on
Riot on the radio
Yaow ow ow aow


14 Mart 2009 Cumartesi

This Is Denver

...
if i had a vision or you had a vision or he had
a vision to find out eternity,
who journeyed to denver, who died in denver, who
came back to denver and waited in vain, who
watched over denver and brooded and loned in
denver and finally went away to find out the
time, and now denver is lonesome for her heroes,
...

Nasıl da şak diye çektim girişi Allen Ginsberg edasıyla gördün mü? Esiyor ara sıra, üretken olamayışımızı yüzümüze vura vura döktürüyoruz dizelerini beat amcalarının. Neyse zaten hayatta ya hayran olduğun adamlardan ya da dönüşmekten korktuğun tiplerden oluyorsun. Patti Smith potansiyeli olanlardanız bence biz. Jim Morrison adına şiirler falan okuruz.. Herneyse, çarptığım dizelerin ardından bol maddeli manifestolar falan gelmeyecek, sitüasyonist enternasyonel 'den girip, dada manifestolarından çıkmayacağız yani, telaş yapmayalım. Ne zaman gördün sen benim bir konuya Bukowski girip Bukowski çıktığımı? Bukowski girip Erasmus çıktığım oldu ama çoğunlukla Erasmus la başlayıp onunla bitirdim değil mi? (Değilse "D" boşluk "ismini" yaz 3232 ye gönder, 1 saate ordayım yanımda en Charles Manson ruh halimle). Ayrıca yeni kar yedim de geldim. 2 gün öncesi bahar havasındayken şimdi her yer karla kaplı. Açtım pencereyi, çatının uzantısından avuçladım, yedim!


Hey Pier!

Söyle?

Aynı malı deme lan aynı malı deme hehehe

Corc değil miydi olum o?

Yaşanmışlıklara göre değişir abi...