Pages

alttan alttan sivri dilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alttan alttan sivri dilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2009 Perşembe

Maybe we could express ourselves more fully if we say it without words...

Telefonlar 06.45 'e kuruldu ve ben eylül boyunca bloga adam gibi yazı koymamış, yazılan hiçbir taslağı beğenmeyip kaydetmeden silmiş, boşverip diğer bloggerların yazılarını okumuş bir blogger mahluku olarak her sabah aynada kendime bakıp, doğru açıyı yakalayıp suratıma iki tane geçiriyorum sırf bu yüzden. Kişisel hesaplaşmada sınır tanımayan zihniyetler olduğumuz su götürmez bir gerçektir aynı zamanda. Ancak dediğim gibi, insanın yaşayacak kayda değer birşeyleri olmayınca anlatacak kayda değer birşeyleri de olmuyor. Bak bu cümleyi unutma, not al bir yerlere, afili oldu baya. Bundan 20 yıl sonra posası çıkmış mühim entel insanlardan falan olursam yaparsın yorumunu "artık yaratıcılık mevzusunda bir esprisi kalmadı, gençken söylediği şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor, biz bunun cücüklüğünü biliyoruz" falan dersin (tabi ki demezsin öyle birşey, lafın gelişi söylüyorum ben).


06:45 'te uyanıp okula gitme dönemleri, evet, yarın sabah itibariyle başlıyor ve ben yine an itibariyle Les Champs-Elysées dinleyen bir blogger mahluku olarak eylül boyunca boş kalmış bu kalbim kadar temiz bloga son birşeyler karalayıp öyle kaçayım dedim. Bu kararı almamda sabah ayna karşısında geçirilen 1 dakika 20 saniyelik yüz kızartıcı kişisel hesaplaşmanın da etkisi olmadı değil.


Natural Born Killers izledikten sonra akıllarda kalması olası birçok sahneden ziyade, akabindeki 2 gün boyunca yılan korkum üzerinde yoğunlaştığımı belirtmek isterim. Jim Morrison 'ı çok seviyorum ama doğaya bir kızılderili bilge gözüyle bakmak için ya fazla dejenere oldum ya da yılanlarla bitmemiş -hatta muhtemelen daha başlamamış- bir iç hesaplaşmam var. Yine ileride birgün Buddha misali mühim bir adam olursam da bu konu üzerinde iki çift laf ederim, not almak lazım.


Annemin, Stewie 'nin "Louis Louis Louis, mum mum mum mum mum, mummy mummy mummy, mother mother mother mother..." repliğinin bulunduğu Family Guy bölümünü izlediğine dair içimde garip bir şüphe belirdi nedense. Otomatiğe bağlayıp insanı çileden çıkartma tekniğini başarıyla pratiğe döktüğü için kendisini tebrik etmeliyim bir ara, bunu da not aldım.


Hazır çileden çıkmışken burdan müyap 'a seslenip öyle gideyim. Bir çeşit bezdirme tekniği midir bu anlamıyorum. Bilgisayarın dns ayalarlarıyla oynamayı bıraktım çünkü, bir süre sonra bayıyor. Yuutub yasağını bile hala sindirememiş olan bloggerların myspace ve lastfm 'lerini birgünlük de olsa engellediniz, aferin lan, tebrik ettim, hayret ve hayranlık karışımı duygularla takip ediyorum. Son 1 haftadır bloga erişimde süpsüper sıkıntılar da yaşıyoruz, onu hala anlamış değilsem bile nedeni ne olursa olsun onun suçunu da sizin üstünüze atmak istiyorum. Tamam beybi öptüm..

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Çemkir Be Ablacım

Efes Bira Grubu Türkiye Bölge Başkanlığı Pazarlama Direktörü Dilek Başarır:

"Alkollü içki reklamlarında, içki tüketiminin diğer gıda maddeleriyle ilişkilendirilmesinin yasaklanmasının nedenini anlayamıyoruz. Çünkü bizler, alkollü içkilerin uygun bir yiyecekle birlikte tüketilmesinin çok daha bilinçli bir tüketim yolu olduğuna inanıyoruz. Sinemalara ilişkin yasak ise sanki yasaklamıyor gibi yapıp aslında açık bir şekilde reklamı yasaklamakta. Ayrıca "Coğrafi, tarihi, kültürel, sanatsal değerlerle ilişkilendiren içerik kullanılmamalı" deniyor. Bu da turizm gelirlerine katkıda bulunmak ve daha çok turisti ülkelerine çekmek amacıyla birçok ülkenin kullandığı yöntemin Türkiye'de yasak olmasının ülkemize rekabet dezavantajı getireceği demek. Bu değişikliklerin gençleri alkolden koruma amacıyla yapıldığı belirtiliyor. Oysa tüm dünyada olduğu gibi 18 yaş altına Türkiye'de de alkol satmak ve onların içki satılan yerlere girmeleri yasak. Ancak bu yeni düzenlemeler yetişkinleri de kapsayacak şekilde geniş tutuluyor. Reklama getirilen düzenlemeler yasaklamıyor gibi gösterip yasaklamanın ince bir yolunu oluşturuyor. Üyesi olmayı hedeflediğimiz Avrupa Birliği üyesi ülkelerde piyasayı düzenleyen çalışmalar var, ancak pazarlama ve tanıtım faaliyetlerinin bu derece kısıtlanması hiçbirinde söz konusu değil."

Mey İçki Pazarlama Direktörü Çiçekten Becel:

"Böyle bir yasak neden çıktı bilmiyoruz, anlamıyoruz. Bu sektörde faaliyet gösteren firmaların hepsi belli bir sorumlulukla ve Türkiye 'nin hassasiyetlerine son derece özen göstererek çalışıyorlar. Çünkü zaten Müslüman ülkedeyiz ve insanların belli konularda hassasiyetleri var. Bir de işin sağlık yönü de var. Bugüne kadar bunlara dikkat ederek ve Avrupa Birliği'nde uygulanan normlara uygun olarak işimizi yaptık zaten. Kaldı ki, bu yeni yasa bir takım riskler içeriyor çünkü çok muğlak ifadeler ve tutarsızlıklar var. Nitekim biz de alkol üreticileri olarak şu anda konuyu hukukçularla görüşüyoruz, bir karşı dava açmayı düşünüyoruz. Reklamların sinemalarda gösterilmesine ilişkin yeni durum, sinema reklamı yasaktır diyor aslında. Çünkü +18 kodlu filmler bir yıl içinde çok az vizyona giriyor zaten ve bu filmler şiddet içeren tatsız filmler oluyor genellikle. Ayrıca her sinemaya giden insanın takdir edeceği gibi, kimse film bittikten sonra salonda beklemiyor. 'Sinemada reklam yasaktır, nokta' diyorlar, başka bir yoruma bile gerek yok. Reklamlarda gıda ile ilişki kurulmaması da dünyadaki uygulamalardan farklı. Çünkü Avrupa 'dan Güney Amerika 'ya kadar dünyanın hiçbir yerinde reklamların içeriğine bu biçimde müdahale edilmiyor. Sadece alkol içtiğiniz zaman fiziksel olarak güç kazandırma gibi bir ima ya da telkin olmasın isteniyor. Onun dışında 'Akropol'ü mü yanına koymuşum, yoksa Eyfel Kulesini ya da gravyer peynirini mi' diye bir durum yok. Dolayısıyla bizde şu anda bunun dışına çıkılıyor. Sonuçta alkol ağırlıklı olarak yiyecekle tüketiliyor. Özellikle şarap ve rakı... Bunu bu kadar zorlayarak ayırmak anlaşılır bir şey değil. Tüketmeyin demeye çalışıyorlarsa reklamları tümden kaldırmalılar çünkü reklamın özü zaten insanları tüketime teşvik etmektir. Ayrıca Türkiye 'de pek çok turist var. Biz neden rakıyı dünyaya tanıtmayalım ya da dolaylı olarak da ihracatımızı arttırmayalım? Neden ben rakıyla Boğaz'ı, Galata Köprüsü'nü yan yana koyamayayım? Biz Türkiye 'ye gelen turistlere rakıyı tanıtıyoruz aslında ama şimdi bunu yapamayacağız. Rakıya hem bir taraftan milli içki statüsü kazandırmaya çalışıyoruz, Ouzo ile benzer avantajları almasını istiyoruz, sonra da böyle bir yasak getiriyoruz. Avrupa Birliği uyumu çerçevesinde yapılan çalışmalardan biri buydu aslında. Bizzat Egemen Bağış'ın üstlendiği bir görevdi yani ama şimdi bu yasakla biz Ouzo ile aynı statüde değiliz, Ouzo tüm Yunan kültürünü kullanabiliyor, biz kullanamıyoruz. Yasada gazete reklamlarını düzenleyen kısım da muğlak. Gazetelerin hangi bölümünü gençler okuyor? Kim ekonomi sayfasını hiçbir gencin okumadığını iddia edebilir? Yani ben ekonomi sayfasına ilan verdiğimde yarın biri bana karşı dava açabilecek mi? Bazı tutarsızlıklar var, gösterilen amaca uymayan muğlak kısımlar... Bunları biz gerçekten anlayamıyoruz çünkü ne AB çabalarına uyuyor, ne de yurt dışındaki örneklere... Çok açık uçlu bir yasa... Hatta bizim için devamlı bir tehdit unsuru gibi: 'Acaba bu ilan bir soruna neden olur mu?'"

(kaynak: Cumhuriyet Gazetesi Haftasonu Eki)

***

Rakının yanına balık, beyaz peynir, kavun koymayacaksın. Hele bir de Boğaz manzarası, yok artık. Mazallah 0-12 yaş arası çocuk görür televizyonda, "balık besleyici, Boğaz ise çok klass, içelim güzelleşelim o zaman Mahmut" der, yumulur kadehlere.

Şöyle buz gibi şişede birayı görüp ağzımızın suyunu akıtıp, iki koşu tekelden edinmek için de gazetelerin ekonomi sayfalarına bakmamız gerekecek.

Var ya böyle neler yapıyor bizim koca oğlanlar diye gazeteyi açıp bakıyorum, protesto eden öğrenciler gözaltına alındıktan sonra döner ısmarlayan başbakanı, yüzde yüz artan harç paralarını, balıksız kalmış rakıyı falan görüyorum da, var ya... hani hayranlıkla izliyorum o süpersonik bünyelerin ortaya çıkardıkları işleri.

21 Temmuz 2009 Salı

Son zamanlarda eski bir alışkanlığa geri döndüm blogger. Süt içmeye başladım. Günde iki kupa (kupa dediysem 3 su bardağı süt kapsayan cinslerinden yess). Sabah kahvaltısında ve gece Moonlight izlerken. Akşam 10da içilen sade kahve adamı 4e, 5e kadar ayakta tuttuyor. Sabah erken kalkmak istesem de en erken öğleden sonra 1 suları gözümü açtığım için evet akşam içilen kahveden 2-3 saat sonra dikiyorum o sütü. Ha bir yararı oluyor mu diye sorarsan, hayır derim. Yine yatağa girip ninni niyetine Tom Waits hırıltıları dinliyorum, Rain Dogs albümü bitmeye yakın sızıp kalıyorum.
1 ay sonra dershaneler açılacağı için soğuk duş etkisi yaratmasın diye yavaştan ders çalışmaya başladım, erken kalkmak icap ediyor haliyle. Matematiğidir, fen'idir vs gidiyor bir şekilde ama ingilizce çalışmam konusundaki çelişkiler çevremde hala sürüyor. Kimileri "yds bu, oturup test çözeceksin ingilizceden, öyle sabahtan akşama kadar film izlemeyle olmaz bu iş" diyor. Bense hala "How I Met Your Mother ingilizce altyazıyla izlenirse Boğaziçi garantidir hocam" mantığının arkasındayım. O "kimileri" doğru söylüyor ama. Yds hazırlığı yapan bir öğrenciden ingilizce konuşmasını, yazmasını beklemek ayıp olur. O adam bozmuştur kafayı perfect tense lerin formülleriyle (evet okullarda formülle öğretiyorlar ingilizceyi), en çok sorulan phrasal verb lerle vs (Bu noktada 8-12 yaş arası şımarıklığımı ortaya çıkarıp "Çocukluğumdan beri Janis Joplin, Pink Floyd şarkıları söyleyip çeviriyorum, sen karşıma beş şık koyuyorsun, yabancı dil beş şıklı mı konuşulur beybi?" diye sorarım ama adi yds en az 95 net ister, David Gilmour Amca'nın da beş şık konusunda pek bir yardımı olmaz)... Neyse sevgili blog sayfam temmuz ayında sınav sistemi çemkirmeleriyle dolmasın, dönem başlasın bol bol söveriz..

*

Aslında değinmek istediğim konu köpekler. Yapmışımdır belki bu muhabbetin aynısını eski yazılarda ama yazı geçer gider, bu köpekler evin dibinde havlamaya devam eder. Hani seveni vardır ona birşey diyemem ama ben nefret ediyorum o hayvanlardan. Ne zaman yürüyüşe çıksam tasmalarıyla orda burda dolaşan ve gördükleri anda suratıma suratıma bağıran köpeklerle karşılaşıyorum. Kedi insanı, köpek insanı diye bir ayrım yapılır ya, öyle birşey varsa kesinlikle kedi insanıyımdır ben. Kedi karizmatik bir hayvan bence. Her gördüğüne bağırmıyor. Çekiliyor köşesine, "kuul" bir havayla kesiyor gelen geçeni ancak. Sevdiğim köpekler de yok değil. Bazı arkadaşlarımın kendi halinde takılan, sakin köpekleri var, seviyorum onları. Car car bağırmıyor yanından geçtiğinde. Cinsine, o'suna bu'suna göre de ayrım yapmıyorum hepsinden çıkıyor uyuzu, sakini ama o süs köpekleri yok mu.. Hareket eden birşey gördüğü anda otomatiğe bağlayıp rahat 1-2 saat durmadan ciyaklayan başka bir canlı bilmiyorum ben. Kabus gibiler ve heryerdeler. Yaşadığımız mahalle ve çevresi genelde bahçeli evlerden oluştuğu için ipini koparan kulübeyi bahçeye dikip kendine bir köpek ediniyor. O koca koca dobermanlara falan alıştım tamam da (hayır her geçtiğimizde "merhaba cici doberman bugün nasılsın?" tarzı bir alışma değil bu.. Geçmiyorum o evlerin yanından, en fazla o kadar alışabiliyorum), o süs köpeklerinin nereden çıkacağı belli olmuyor. Sahiplerini hiç anlamıyorum. Hadi hırsızlık olayları falan sık sık oluyor diye aldın bir doberman ama süs köpeği lan! Evine girecek hırsız ancak benim kafadan bir eleman olmalı ki o ciyaklamayı duyduğu anda gidip kendi teslim olacak. Hiç sevmiyorum köpekleri, süs köpeklerine istisna bile yapmıyorum. Ki paspasa benzeyen görüntüsü yüzünden birinin üstüne yanlışlıkla basmışlığım bile vardır, o gün de ciyaklamıştı durmadan. Çok güzel kedi- köpek ayrımı yapıyorum biliyorum ama kedi hakikaten başka birşey. Turşu'nun alerjik bünyesi kurban olsun size.

10 Nisan 2009 Cuma

Yüz Bin Milyon Baloncuk Düşünceler

Yazı yazmaya başlamadan önce yeni blog yazılarına bir göz gezdireyim dedim. Üşenmediklerime yorum yazdım falan. En son "SüperCem Bey'in son yazısına da yorum yazayım sonra geçeyim buraya" dedim ama yorum sayfası ardarda hata verdi, kalleş sayfa. Yazı bittikten sonra tekrar denemek üzere, fazla uzatmadan kapattım. Aldım çayımı (kahve değil farkettiysen, Alta Rica keyfi akşam 8'den sonra başlar), dizdim playliste The Rolling Stones- Rolled Gold Plus albümünü, oturdum film keyfi öncesi yazayım birşeyler.

Pazartesi günü 1 haftalık staja gidiyorum. Öğretmen liseli insanlar olarak staj yapmamız zorunlu. Dağıttılar 9 ar grupluk öğrencileri oraya buraya. Bana İslamköy adında bi kasaba çıktı. İsimden kaybetti bir kere orası beni. Çocukları pek severim ama çocukların "öğrenci" versiyonlarıyla anlaşabileceğimi sanmıyorum. Sabahın köründe okuldan kalkacak servisle 1 saatlik yolculuğu çekeceğiz bir hafta boyunca. Uykulu gözlerime, tarak değmemiş saçlarıma, uykusuzluk yüzünden gerilmiş sinirlerime bakacak olursak, cücük öğrencilerin de benle anlaşmak isteyeceklerini pek sanmıyoruz. Ama işin "köy" tarafı hadiseyi biraz daha çekilebilir kılıyor bence. Köy dediğin yerde samanlık da vardır ve 9 kişilik ekibimdeki nerede olduğunu anlama çabasıyla şaşkın şaşkın etrafına bakınan sevgili "arkadaşlarımdan" birini samanlığa atabilme ihtimalimi göz önünde bulundururum an itibariyle (Turşu için Velvet Goldmine vakti tey tey). Ama staj konusunda geyik muhabbetler döndürdüğümüz birkaç arkadaşın da dediği gibi ; "basılmadığınız sürece bir heyecanı kalmaz samanlığın Turşu". O zaman sonuna kadar şarj edilmiş mp4ümle mini mini 1 lere, çalışkan 2 lere The Rolling Stones tarihçesi sunarım. Symphaty For The Devil eşliğinde dans ederiz.

(Aradan geçen yarım saat boyunca mal mal etrafa bakındıktan sonra üçüncü fincanı hazırlayıp azıcık kahve koklayıp zihnini çalıştıran Phaedrus devam eder...)


Bir elimde viski bardağım, diğer elimde puromla iddia ederim ki (diğer türlü iddia edemiyorum, etsem de ciddiye alınmıyorum) son haftalarda hayatımın en boş günlerini yaşıyorum. Hani emo olmadım (hala Jeffree Star- I Must Be Emo dinliyorum çünkü), ama cidden yapacak, söyleyecek hiçbirşeyim yok. Saçma saçma şeylerin geyiğini döndürebilirim sana burda ancak. İşin komik tarafı gün içinde çok dolu oluyorum. Kafamdan yüz bin milyon baloncuk düşünceler geçiyor ama çok kopuklar, hani oturup hepsini buraya sıralarım ama anlam veremezsin. Ben de veremem.

Bugün durakta beklerken yanımda iki yaşlı teyze duruyordu. Kalkıp da yer vermedim, halbuki gözümün içine baktılar çekilse de otursak diye diye.. Ama hiç içimden gelmedi ve bundan dolayı acayip mutlu oldum. Bir de ben içimden konuşurken ya da birşeyler düşünürken suratım çok komik şekiller alıyor. Sırıtırken bir anda somurtabiliyorum. Bu yüzden baya bir insanın tepkisini çekmişliğim de var. Bir anne şahsı çocuğuyla yanımdan geçerken "bakma yavrum dik dik, önüne bak, görmesin senin baktığını, dön önüne" demişti de pek gülmüştüm. Anormal şeyler görüp kendilerinin olabildiğince normal olmalarına sevinen insanlar pek bir anormaller yahu.

Yani düşünsene bi, Pushing Daises bitiyor 21 Nisan 'da. Küresel, ekonomiksel, krizsel, siktirimsel nedenlerden dolayı.

Bir de bazen tüm insanlıkla ilgili garip fanteziler türetiyorum. Hani şehrin en işlek caddesinde gün ortasında tüm insanların bir anda soyunup oldukları yerde sevişmeleri falan. Yok yani sapıkçana düşüncelerim yok. Sadece ahlak polisi şeklinde etrafta dolanan insanların da eve gittiklerinde karılarıyla kocalarıyla yatakta yiyiştiklerini düşününce diyorum nedendir bu soyluluk merakı. Baktığında çünkü herkes normal, giyinik, güzel konuşuyorlar, terbiyeliler, yemeklerini çatal bıçakla yiyorlar vs. Aaa diyorsun bunlar doğuştan böyleymiş, dünyayı bunların üzerine inşa etmişler lan! Aslında doğru olanı da bu. Yani diğer türlü olsa, bir Marquis De Sade ütopyasına dalardık ki bence pek de sağlıklı olmazdı. Ama bunda da bir eksiklik, bir saçmalık var. Normal olmak için fazla anormaliz insanlık olarak. Bu yüzdendir belki toplumsal hareketlilik hiçbir zaman tüm bireyleri mutlu etmez, salakçadır, bilirsin saçma olduğunu ama dışardan bakıldığında herşeyin olması gerektiği gibi görünmesi için sesini çıkarmazsın. Kafanda binbir türlü toplumun ahlakına aykırı düşünce geçer, ama normalsindir lan! Avrupa 'dan Asya 'ya çıldırıp, sapıtalım demiyorum, tamam anladık dünyayı küçük küçük parçalara böldük, toplum toplum yaşıyoruz, artık birleştirmek istesen de bir sikim ileri gidemezsin zaten ama hayatını "o doğrultuda" yaşamak istemeyen insanlara neden bu kadar katısındır? İçten içten istediğin ama karşıdaki beyin kadar özgürleşemediğin için doğurduğun bir kıskançlığın göstergesidir belki. Bilmiyorum anlatabildim mi blogger?

13 Mart 2009 Cuma

Reklam Oynakları

"Mertcan 'ın annesi 20 kg kömürü 100 ytl vererek alıyor. Alican 'ın annesi ise aynı kömürü oy vererek alıyor. O zaman bravo Alican 'ın annesine... Kirlenmek güzeldir..." -Ampulcan-