Pages

kritiksel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kritiksel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2010 Cumartesi

Kritik (Part 1)

Film kritiği koymayalı olmuş hayli, girişte laf salatasına takılmadan geçeyim diyorum, pek hoş şeyler biriktirdim doğrusu..

Beyond The Sea (2004)

Kevin Spacey'in yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, başrolünü oynadığı, üşenmeyip bir de ost'de yer aldığı Bobby Darin'ın hayatının anlatıldığı biyografik, dramatik, ucundan kıyısından da müzikal bir film Beyond The Sea. Kevin Spacey'i sevmeyen var mıdır bilmiyorum ama takdir ettiğim bu adama gerçekten hayran olmamı sağlayan film Shrink'ti. Ve açıkça söylemek gerekirse, Kevin Spacey'i bir Shrink'te bir de Beyond The Sea'de bu kadar içten ve rolüyle kaynayıp bütünleşmiş gördüm. Shrink'in konusu ve Spacey'in karakterinin ruh hali, yapısı bu kanıya varmamda büyük etkendi tabi ki. Ama Bobby Darin rolündeki Spacey'in film boyunca ekrana ışık saçmasının sebebi başta da belirttiğim gibi filmin bir nevi çocuğu olması. Herşeyi üstlenmesinin verdiği heyecanla mıdır nedir çözemedim tam, ahım şahım bir film olmasa bile etkileniyorsunuz Kevin Spacey'i izlerken.

Konuyu anlatmama gerek yok. Müzisyen biyografilerinden bekleyebileceğiniz şeyler. Müzik, aşk, para, şöhret, inişler, çıkışlar vs.. Tabii konu Bobby Darin olunca ost de haliyle Bobby Darin şarkıları ağırlıklı oluyor, Kevin Spacey yorumlarıyla. Güzel de oluyor dinlemesi.

Sade, hoş, kafa yormayan, aksine müzikleriyle pek de neşelendiren bu filmle girişi yapıp, üstüne bir de izlemeden önce atıştırmalık niyetine birkaç parça dizip geçiyorum...

Kevin Spacey- Simple Song Of Freedom
Kevin Spacey- Beyond The Sea
Kevin Spacey- The Curtain Falls

J'ai Tué Ma Mére (2009)

"Biz annemizi tanımadan sevdik,
 Son bir hoşçakaldan sonra,
 Sevginin ne kadar derin olduğunu anladık."

Xavier Dolan'la tanışmamız, I Killed My Mother'dan öncesine dayanır aslında. (spoiler gibi birşey olabilir) Martyrs filminin ilk 10 dakikasında gözümüze çarpıp, akabinde korku dolu gözlerle, ağlayarak öldürülür, bir daha da görmeyiz zaten kendisini. Açıkçası mutfak masasında yığılıp kalan çocuğun 1 yıl sonra çok konuşulacak bu filmi yazıp yöneteceğini, üstüne de hafife alınmayacak birçok ödül toplayıp götüreceğini tahmin etmezdim. Şimdi kafamda o 10 dakikalık performansıyla değil de "annesini öldüren, bunu da gayet başarılı bir şekilde anlatan çocuk" olarak yer edindi. İyi de yaptı. Filmden biraz bahsedecek olursak; isminden yanlış anlaşılmasın, konunun cinnet geçirip 3. sayfa haberlerine çıkan bunalımlı gençlerle bir ilgisi yok. Bir anne-oğul (hatta bununla sınırlı kalmayıp genelleştirerek ebeveyn-çocuk da diyebiliriz) arasındaki inişli çıkışlı, çoğunlukla agresif ve saplantılı ilişkiyi anlatmış Dolan. Tabi ki beğenmeme rağmen muhteşem diyemem filme. İzlerken "şöyle değil de böyle bir diyalog olsaymış daha başarılı olurmuş bu kısım" dediğim sahneler oldu. Bazen abartı'lar, bazen de yetersiz'ler gördüm. Fakat Xavier Dolan'ın ilk yönetmenlik deneyimi olduğunu göz önünde bulundurursak (ki daha bu yaşta) bir muhteşemlik aramak da yersiz olur zaten. Ayrıca ilk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen samimiliğin dozunu çok iyi tutturmuş Dolan. Herşeye rağmen inandırıcılığını koruyor ana-oğul ilişkisi.


Aslında çoğu ebeveyn ve çocuğun arasındaki iletişim pek de farklı değildir filmdekinden. Tek farkı, bir tarafta bağıra çağıra söylenmek istenenler vardır, öteki taraftaysa sadece ağızdan çıkanlar. Sadece anne-baba-çocuk ilişkisiyle sınırlı değil, insanlar arasındaki birçok ilişkide vardır bu tutum. Saniyelik ruh hali değişimlerimiz çok farklı şeyler söyletebilir bize. Bir an karşımızdakine "seni seviyorum" derken 5 dakika sonra küçük bir hal, hareket, mimik, sözle ya da sadece kafamızdan geçen bir düşünceyle karşımızdakinin suratına bir tane patlatmak isteyebiliriz veya sadece "senden nefret ediyorum" diye bağırırız. Gündelik hayatta bu ani duygu değişikliklerini yansıtmaktan kaçınırız, sonuçta adı üstünde bunlar "ani" değişimlerdir, etkisi 5 saniye süren duygular. Yaratacağı sonuçları (anlık da olsa kırılan insanlar, başkalarıyla kurulan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı hale geleceği düşüncesi, bu tepkilerin dışarıdan kişilik bozukluğu semptomları olarak algılanacak olması fikri...) tahmin edebildiğimiz için çenemizi tutar ve odağımızı değiştiririz, bir süre sonra da unutup gideriz zaten. Bahsettiğim bu genel durum yüzünden filmi izlerken herhangi birinin "ne alaka şimdi niye bağırdı bu herif?" diye sorup burun kıvırması olağan. Bu yüzden, Hubert'ın yemek masasında annesinin dudağının kenarına bulaşmış krem peynire sinir olup sudan sebeplerle tartışma başlatması en başta garipsenebilir ama film ilerledikçe, Hubert'ın annesiyle olan ilişkisinin derinliklerinde tüm bu abartılmış tepkileri tetikleyen çözülmemiş sorunların yattığının farkına varıyor izleyen ama tüm bu sorunlara rağmen "Bugün ölseydim ne yapardın?" diye soran oğlu arkasını dönüp giderken sessizce "Yarın ölürdüm" diyen anneye de; hakaret dolu, şiddetli bir kavgadan sonra kendini banyoya kapatıp, el kamerasının karşısına geçerek "çılgınlık bu, biri onu incitirse o insanı öldürürüm, kesinlikle" diyen çocuğa da sempatiyle bakıyor ve başta da söylediğim gibi çiçeği burnunda yönetmenimizin basit ama gerçekten samimi bir film yapmaya çalıştığına kanaat getiriyor.

Toparlamak gerekirse, J'ai Tué Ma Mére; gerek konunun sadeliği, anlatımın rahatlığı, gerekse müzik seçiminin yerindeliğiyle şöyle sakin bir akşam bir fincan çayla oturup izlenilecek bir film. Xavier Dolan ise takdir edilip, yer imlerine eklenerek gelecekteki projeleri takip edilesi bir yönetmen/oyuncu.

Roman Polanski: Wanted And Desired (2008)

Roman Polanski; kimine göre büyük yönetmen, kimine göre kaçık bir tecavüzcü, kimine göre bir aranan, kimine göre ise bir arzulanan... Kişiliğini sevin ya da sevmeyin ama bir Repulsion'ı, bir Chinatown'ı izlerken Polanski'nin yönetmenliğinin hakkını verin. Belgeseli izleyene kadar yönetmenin özel hayatıyla ilgili pek de bir bilgim yoktu. Hamile karısının Charles Manson fanatikleri tarafından vahşice öldürüldüğü ve 13 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye girdiği için dava edildiği konuları hakkında çok yüzeysel bir bilgim vardı. Çok da deşelememiştim, soran olursa "Bitter Moon gibi film izledim, bana ne adamın özel hayatından" der geçerdim. Ki hala da geçmişini umursamadan izler, severim Polanski yapımlarını. Amacım da Polanskiyi kakalamak ya da göklere çıkarmak değil. Ancak bu belgeselde, yönetmenin karısının ölümünden sonra başına gelenleri, dava sürecini gerçekten iyi araştırılmış ve sunulmuş bir şekilde izliyorsunuz. Bu yüzden filmin yönetmeni Marina Zenovich'i de ayrıca takdir etmek gerek. Belgeseli izledikten sonra -belki Polanski'nin röportajlardaki tavırlarından, belki Samantha Geimer'ın (Polanski hakkındaki) rahatlığından, belki de olayların basının yansıttığından, kamuoyunun algıladığından çok farklı geliştiğine kanaat getirmemden olacak- Polanski'ye karşı herhangi bir ayıplama geçmedi aklımdan, ya da " 30 sene sonra da olsa çeksin cezasını pis köpek" şeklinde yorumlar yapmadım (Samantha'nın ve annesinin olaylar olmadan önce Polanski ve çevresine karşı tutumlarının da etkisi oldu bu düşüncemde). Geimer tarafından bile affedilen bir adam hakkında ahlak polisliği yapmak en azından kişisel ahlak anlayışıma pek de uygun düşen birşey değil. Her neyse, Polanski'ye aşina değilseniz, tavsiyeme uyup da şöyle bir Bitter Moon izleme düşünceniz de varsa, önce bu belgesele göz atmanızı tavsiye ederim (tabi yönetmenle ilgili sözlüklerdeki yorumları filmden sonraya bırakmanızı da...).

Çukurnot: Belgesel boyunca birkaç kere ekranda görünerek uzun ve boş bakışlarıyla insanı bir anda kahkahaya boğan muhabir Furnell Chatman ise filme ayrı bir hava katmış doğrusu..

Synecdoche, New York (2008)

Charlie Kaufman'ın ilk yönetmenlik deneyimi New York Yanılsamaları. Aslına bakarsanız film hakkında anlatabileceğim pek de birşey yok. Sıralayabileceklerim; başrolde Phillip Seymour Hoffman'ın olduğu ve başarısız bir tiyatro yönetmenini canlandırdığı, filmin çok yorucu, ağır ve bazen de bunaltıcı bir yapısının olduğu, bu yüzden de ikinci bir tekrar gerektirdiği, ağır ve umutsuz replikler cennetini andırdığı vs.'lerle sınırlı. Bu noktada da filmi anlatmak için debelenmek yerine boşluğu repliklerle doldurup hemen bir sonraya atlamaktan başka çarem kalmıyor. Kesinlikle uygun bir ruh halinde izlenmesi gerekir yoksa ya uyutan ya da ekran başında çıldırtan bir filmden ibaret kalır.


"Kimin ki şu an evi yok, asla da olmayacak. Kim ki yalnız, yalnız kalacak. Okuyacak, oturacak, akşam çökünce uzun mektuplar yazacak. Ve volta atacak yollarda, yorulmak bilmeden. Ve etrafında yaprak döken ağaçlar olacak.."

"Herşey senin düşündüğünden daha karmaşık. Doğru olanın sadece 10'da 1'ini görüyorsun. Verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var. Her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin. Ama belki de aradan 20 yıl geçer ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlamayabilirsin. Ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır. Sadece dene ve kendi ayrılığının nedenini bulmaya çalış. Ve kader diye birşeyin olmadığını söylerler ama herkes kendi kaderini belirler. Ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın. Zamanın büyük bir kısmı ölüyken ya da doğmamışken harcanır. Ama yaşamak varken, sen, birinin gelip herşeyi düzeltmesini bekliyorsun. Bir telefon için, bir mektup için ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun. Ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor. Sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık ya da gerçekleşmesi imkansız bir umut ile geçiriyorsun. Sana bağlılık hissettiren birşey... Kendini bir bütün hissetmeni sağlayan şey... Gerçek şu ki...çok kızgınım... Ve gerçek şu ki...çok mutsuzum... Ve gerçek şu ki çok yalnız kaldım ve çok uzun süre acı çektim. Ve yalnız kaldıkça, bütün bu süre zarfında iyiymiş gibi davrandım. Nedenini bilmiyorum. Belki herkes kendi dertleriyle ilgilenirken benim zavallığımı duymak istemediği için. Pekala, herkesin a.ına koyayım. Amen!"

"...Sana tapan insanlar tapmayı bıraktıkça, öldükçe, yollarına devam ettikçe, sen onları çıkarıp attıkça, kendi güzelliğini, gençliğini çıkarıp attıkça, dünya seni unutmaya başladıkça, sen fani olduğunu farkettikçe, özelliklerini bir bir kaybettikçe, seni artık kimsenin izlemediğini, aslında eskiden de hiç izleyenin olmadığını öğrendikçe sadece sürmeyi düşüneceksin. Nereden geldiğini veya nereye gideceğini değil.. Sadece süreceksin, vakit öldüreceksin. Şimdi buradasın, 7.43. Şimdi buradasın, 7.44. Ve şimdi...yoksun."

The Virgin Suicides (1999)


Bir kitap uyarlaması olan The Virgin Suicides; oldukça muhafazakar, bir o kadar da baskıcı bir anneye ve karısının otoritesi altında ezilen pasif bir babaya sahip olan 13, 14, 15, 16 ve 17 yaşlarındaki 5 kızın hayatını, bu hayatı karşı caddedeki evden takip eden bir grup oğlanın gözüyle anlatan bir Sofia Cappola filmi. Kirsten Dunst 'a bayıldığımı söyleyemem ama Lux Lisbon'u canlandırdığı performansını takdir etmeden de geçemedim. Film; kardeşlerin en küçüğü, 13 yaşındaki Cecilia'nın intihar girişimiyle başlar. Yavaş yavaş kızların yaşamlarına konuk oluruz bazen evin içinden, bazen de takıntılı oğlanların gözünden. Spoiler olarak gelebilir ama zaten olay filmin başında gerçekleştiği için büyük bir kayıp olmaz diye düşünüyorum. İntihar nedeni açıklanmadan (filmin ortalarında izleyici bir kanıya varabiliyor ancak), kardeşlerin en küçüğünün ölümüyle gelişir olaylar. Tüm aile için yıkıcı olan bu olaydan sonra çevreden gelen yorumlarla anne baba otorite düşkünlüklerinden tavizler vermeye başlarlar -en azından taviz verdiklerini düşünürler. Yine de Lisbon ailesinin tüm mahalleye konu olan vukuatları en küçük kızın intiharıyla sınırlı kalmaz. Film boyunca kalan dört kızın otoriter ebeveynlerinden kurtulup özgür olmak için verdikleri mücadeleye tanık oluruz. Gençlik filmi olarak görünmesine rağmen (Air 'ın da soundtrack katkılarıyla) aslında gayet rahatsız edici ve huzursuz bir film The Virgin Suicides. Pencereden teleskopla kızların yatak odalarına bakan oğlanlardan biri olabiliyorsunuz ya da Aerosmith plağını yakmamak için annesine yalvaran Kirsten Dunst. Sonunda tüm olanlara kesin bir anlam yükleyemeden bitiriyorsunuz filmi. Yine de izletiyor kendini.

*

Saat sabah 2:54 ve 5'te Ankaraya doğru yola çıkacağım. Daha eklenecek çok film var ama zaman yok. Yazının ikinci partını 3 gün sonra Ankara'dan döndüğümde düzenleyip yayınlarım. Şimdilik bu kadar.

Çukurnot: Beyond The Sea dışında çok rahatsız bir liste oldu, 2. partta telafi ederim artık..

20 Ocak 2010 Çarşamba

Kritikselleştirdiklerimiz-5

Uzun zamandır kritik koymamışım bloga. Halbuki izliyorum ben de film, her ne kadar zamanımın çoğu öss, yds, sss, vbs, pps, ve ve se vesairelere hazırlanmakla geçse de. Aslında bu yoğunluğa rağmen gene baya baya filmlerle haşır neşir olmuşum diyorum. Bazı filmler "şimdi ben şu iki saati bununla mı harcadım?" hissi uyandırsa da içimde bir yerlerde, bazı filmler gördüm ki "sınavı, işi, gücü bıraksam, ölene kadar bunu izlesem pek de iyi bir seçim olmaz mı?" diye yırtınarak günlerce aklımdan çıkaramadım, kafamın içinde defalarca izledim. Herneyse, lafı daha fazla uzatmadan (ki sınırlarımı zorlar, daha iyisini yapabilirdim!) başlıyorum.

La Belle Personne (2008)

Louis Garrel filmografisini sömürme sürecim devam etmekte ve sıra La Belle Personne 'de (The Beautiful Person). Söz konusu güzel insan, başrol oyuncusu, pek sevimli Léa Seydoux olabilir ama Garrel Bey ondan da güzel diyerek sığ bir girişle başlayıp sonradan toparlayayım diyorum. La Belle Personne konu itibariyle ilgimi çekti fakat daha başarılı bir şekilde ele alınabilirdi de. Lafı alttan alttan yönetmen Christophe Honoré' ye gönderip devam ediyorum. Yönetmenin aynılığından mıdır nedir, Les Chansons D'amour kadrosunu filmde sık sık görmek mümkün. Filmin o ilgimi çeken konusuna gelecek olursak; Annesinin ölümü üzerine kuzeni ve ailesinin yanına taşınan 16 yaşındaki Junie (Léa Seydoux) yeni okuluna başladıktan bir süre sonra, bir yandan sevgilisi Otto'yu idare etmeye çalışıp, bir yandan da annesinin ölümünün şokunu üzerinden atma derdindeyken karşısına çıkan tutkulu, bir o kadar da çapkın İtalyanca öğretmeni Nemours (Louis Garrel)'a aşık olur ve film; Junie ve Nemours arasındaki açıklığa bir türlü kavuşamayan garip ilişki etrafında döner. Dediğim gibi, seksi öğretmen-güzel öğrenci fantezisi daha başarılı bir şekilde işlenebilirdi, hele ki söz konusu film bir fransız yapımıysa. Ama benim gibi "salla şimdi sanatsal bütünlüğünü, konunun işlenilebilirliğini falan, koymuşsun güzelim Garrel 'ı oraya, yanına da fotoğrafçı, kıvırcık saçlı entel öğrencileri falan, izlemeyeceksin de ne yapacaksın" diyorsanız, bir buçuk saat zevkle geçer...


Les Amants Du Pont-Neuf (1991)

Hazır açılışı fransız romansıyla yapmışken, aynı kulvarda gidip biraz da Dokuzuncu Köprü Aşıkları 'na dokundurmak gerek. Evet fransız, evet romans, ama güzel insanlar mı? Sanmıyorum efendim. Kahramanlarımız evsiz, alkolik, keş bir sirk cambazı olan Alex (Denis Lavant) ve hastalığı nedeniyle görme duyusunu yavaş yavaş kaybetmekte olan Michéle (Juliette Binoche). Yetenekli bir ressam olan Michéle, hastalığının tedavisinin olmadığını ve bir süre sonra tamamen kör olacağını öğrendiğinde evini terkeder ve sokaklarda yaşamaya başlar. Yolları bir şekilde kesişen Alex 'in yanına, yapım aşamasındaki 9. Köprü'ye yerleşir. Alex hayatına giren bu 'dişi'ye aşık olur, Michéle 'in ise onu koruyacak birine ihtiyacı vardır ve Paris sokakları göz önünde bulundurulursa Alex ideal bir koruyucudur. Birbirlerine destek olarak tutunan bu ikili zamanla birbirlerine iyiden iyiye alışırlar. Fakat bir süre sonra Michéle 'in hastalığının tedavisi bulunur ve yakınları Michéle 'i bulup eve getirmek için seferber olurlar. Şehrin heryerine kayıp ilanları asarlar. Bu ilanlardan birine rastlayan Alex panikler ve Michéle 'i kaybetme korkusuyla bu olayı ondan gizlemek için olmadık şeyler yapar. "Aşk" ın sadece güzel ve normal insanlar arasında hissedilen ve yaşanan bir duygu olduğu düşüncesini temelden sarsan bir Leos Carax filmi 9. Köprü Aşıkları (ya da Köprüüstü Aşıkları). Juliette Binoche 'nin başarılı performansını fazlasıyla takdir ettiğimi söyleyebilirim. Konusu ve karakterleri bakımından bir 'banliyö' aşkı anlatılmış, bazen dramatik, bazen komik, bazen de trajikomik biçimlerde. Hollywood çiftlerinden sıkılanlar için damakta günlerce tad bırakacak bir fransız filmi.


Kinsey (2004)

"Biraz da seksten konuşalım."

1940-50 lerde, insanın cinselliği üzerine yürüttüğü araştırmaları sayesinde adından sık sık söz ettirmiş ve bu araştırmalarla tabiri caizse bir cinsel devrim gerçekleştirmiş olan Alfred Kinsey 'in hayatını anlatan keyifli bir film Kinsey. Mahalle baskısı yüzünden çiftlerin yardım almaktan çekindikleri, eşcinsellerin kendilerini sakladıkları, gayet doğal olmasına karşın merak edilen soruların cevaplanmayı bırakın, sorulmaktan çekinildiği bir dönemde büyük bir açıksözlülükle ortaya çıkmış bir adamın öyküsü aslında. Dini baskıyı temsil eden otoriter, fanatik katolik bir baba figürü, mastürbasyonun cehennem bileti olduğu masalıyla geçirilen bir gençlik, ilk deneyimler, cinsellik üzerine medya faktörü, toplumun katı ahlak kuralları ve bunların ortasında üniversitede cinsellik üzerine dersler veren bir profesör, karısıyla ilişkileri, karşılıklı anlayış ve tabuların yıkılması...

Aslında oturup şöyle bakıldığında, toplumlarda belli konular hakkındaki fikirlerin, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin sabit kaldığı, yıkılması mümkün olmayan sert kurallar yüzünden de bireylerin bu fikirleri bastırmak zorunda kalmaları gerçeği çok da şaşırtıcı değil. Söz konusu, "toplum" adındaki figürse tabi şaşırtıcı olamaz. Biryerlerdeki birkaç gözlüklü adamın listelediği "iyiler"e ve "kötüler"e göre yaşadığımızı unutmamakta fayda var bu durumda. Cinsellik de bu etiketlenip cıs'lanan konulardan belki de en çok göze batanı. Bu açıdan Kinsey, önyargılara, korkulara, bastırılmış duygulara vb konulara güzel bir dokundurma. Listenin en başına alıp özel bir zaman ayırmaya gerek yok belki ama yine de boş zaman için tavsiye eder, Liam Neeson 'ın başrolde olduğunu hatırlatırım.


Dorian Gray (2009)

Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ve başroldeki beyi gördüğümde (Dorian Gray dediğin sarışındır zira) öyle aman aman birşeyler beklemiyordum. Klasik mantık; "Uyarlama film, %90 başarısız filmdir." gözüyle bakmıştım duruma yani. Ben Barnes 'ın yanında Colin Firth 'i ve The Perfume 'de kızıl kızıl göz kamaştıran Rachel Hurd-Wood 'u görünce yavaştan ısınmıştım da bir yandan. Sonunda izledim. Yönetmen Oliver Parker, orjinal hikayeden kopuk olay örgüsünün usta ellerde işlendiğinde gayet de güzel bir şekilde göze kulağa hitap edebileceğini göstermiş oldu bana. İzlemeden önce filmle ilgili en çok merak ettiğim şey Oscar Wilde 'ın karakterler üzerinden, eşcinselliğe dokundurmalarının filme nasıl yansıtılacağıydı -ya da yansıtılıp yansıtılmayacağı. Ama dokundurmayı falan boşverip -yine orjinale sadık kalmayarak- takdir edilesi sahneler eklemişler, takdir de ettim zaten. Genç Dorian 'ın tablosuyla ilgili komik bulup güldüğüm yerler yok değildi ama fazla göze batmıyordu. Konusunu uzun uzun anlatmaya gerek yoktur diyorum ama yine de kısa bir özet geçmek gerekirse; tüm saflığı, gençliği ve güzelliğiyle Londra 'ya ayak basan Dorian Gray 'in narsist duygularına yenik düşüp bu gençliği sonsuza kadar korumak için Şeytan'la yaptığı anlaşma sonucu başından geçen olaylar ve çürüyen ruhunun tavan arasına saklanan tablosuna yansıması, her geçen gün Dorian 'ın içini kemiren kirlilik hissini anlatan ve yoğun miktarda narsizm kokan bir film Dorian Gray. Oliver Parker 'ı benim için büyük önemi olan bu romanın altından pek de güzel bir şekilde kalktığı için tebrik edip kesiyorum artık.


Das Weisse Band: Eine Deutsche Kindergeschichte (2009)

Funny Games 'leri hayatımıza sokan mühim şahsiyet Michael Haneke 'nin son filmi Beyaz Kurdele. Klasik bir Haneke filmi olması yönüyle oldukça durağan bir anlatımı var. Bu yüzden tek başınıza izlemenizi ve başlamadan önce uykunuzu iyi almış olmanızı, bir fincan da koyu kahve öneririm. Yoksa kendinizi durağanlığa kaptırıp, verilmek istenen mesajı kaçırabilirsiniz. Mesaj demişken; film, mütevazı bir köyde, köy sakinlerinin başından geçen huzursuz olaylar çevresinde dönüyor. Rahibi, köy öğretmeni, baronu, çiftçisi vesairesi ile eksiksiz bir köy. Gözümüze inceden inceye sokulmaya çalışılansa sınıfsal ayrım, dini baskı, erdemli olma (ya da görünme) adına bireylerin üzerinde kurulan baskı ve korkunun şiddetle -yeri geldiğinde çocuklara yönelik cinsel taciz ve sapkınlıkla- dışa vurumu. Üstüne düşülen konu açısından filmi Lars Von Trier 'in Dogville 'sine benzettiğim oldu sık sık. Dışarıdan erdemli ve masum görünen ama tüm kısıtlamaların, sınırlamaların acısını fırsat geçtikçe çıkaran kokuşmuş toplum zihniyetine yapılmış ağır bir eleştiri. Birçok açıdan tehlikeli. Büyüklerin ikiyüzlülüğüne, çürümüş ahlak anlayışlarına çocukların uyum sağlayışı da bir o kadar başarılı aktarılmış siyah-beyaz ekrana. Filmin isminin Beyaz Kurdele olması ise, bir dönem, çocukların saflığını, temizliğini, baştan çıkartılmamışlığını temsilen kollarına bağlanan beyaz kurdelelerin, otoritenin hoşuna gitmeyecek birşey yapıldığında rahip olan babaları (otoritenin temsilcisi) tarafından çocukların kollarına tekrar bağlanmasından geliyor. En başta dediğim gibi durağan bir akışı olmasına rağmen, dikkatinizi verip sonuna kadar izlediğinizde Haneke 'nin anlatmak istediklerini aslında alttan alttan dokundurmakla falan değil, sansürsüzce ve çekinmeden gözünüze sokarak anlattığını fark ediyorsunuz. Üstad yönetmene saygılarımı sunup, kendinizi 2 saat 24 dakikaya hazırlayıp başına oturmanızı tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi seyirler efendim...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Kritikselleştirdiklerimiz-4

Le Premier Jour Du Reste De Ta Vie (2008)

Marc-André Grondin filmlerine göz gezdirmeyi çok uzun zaman önce kafama koymuştum. C.R.A.Z.Y. yi izleyip, en sevdiğim film ilan ettikten hemen sonraydı, evet. Ama üşengeçlik, unutkanlık, zaman bulamama vs yüzünden oturup imdb listesini incelemişliğim yoktu. Geçenlerde Mimi Wonka 'yla bir muhabbet sırasında kafamıza dank etmiş, içlerinden birini seçmeye girişmiştik. İsminin de etkisiyle (Geri Kalan Hayatınızın İlk Günü) indirdim filmi. Aile üzerine dram-komedi serpilmiş bir film. Biraz klişe bir konu ama o kadar samimi işlenmiş ki, türlerinden ayırıp ayrı bir rafa kaldırmamak mümkün değil. Anne-baba-üç çocuk- bir köpek. Köpek ölür, çocuklar büyür, çift yaşlanır. Ergen problemleri, nesil çatışmaları, olgunlaşma, hayal kırıklıkları, yaşlanma kaygısı, kaybetme korkusu ve dağılma eşiğine gelmiş aileyi bir arada tutma çabaları.. İlk cinsel deneyimini yaşama hevesi (korkusu) ile kapıdan içeri adımını atan genç kızın kafasını çevirdiğinde çocukluğundaki haliyle karşılaşması ve kapanan kapının altından sızan kan. Yaşlanma korkusunu taşıyan annenin başarısız aldatma girişimleri, taksi şoförlüğü yaparak para kazanan babanın ise (Jacques Gamblin) başarısız sigarayı bırakma girişimleri. Partide kız kardeşine asılan erkekle tartışan en büyük abinin sinirlenip oğlan kardeşine (Marc-André Grondin) yumruk attığı anda çalmaya başlayan ve bu beklenmedik süprizle kanımı donduran Janis Joplin- Summertime... Yani tamamiyle sıradan bir aile yaşantısının sıradışı bir içtenlikle seyirciye sunulması. David Bowie- Time, Janis Joplin-Summertime, (son sahnede çalan) Lou Reed- Perfect Day... şeklinde giden (ve nedense hiçbiryerde bulunamayan) soundtrack'iyle ve Rémi Bezançon 'un takdire şayan yönetmenliğiyle bir Marc-Andre Grondin filmi yeniden favorilerimin arasına girmiş bulunmakta.

Le Scaphandre Et Le Papillon (2007)

"Bugün bütün yaşamımın bir başarısızlık dizisi olduğunu farkettim. Sevemediğim kadınlar, elimden kaçırdığım fırsatlar, uçup havaya karışan mutlu anlar. Sonucu önceden bilinen ama kaybetmeye mahkum bir yarış. Kör veya sağır mıydım o sıralar? Varlığımın gerçek özünü görebilmem için elim ayağım tutmaz mı olmalıydı?"

"Artık şikayet etmeyeceğime karar verdim. Farkettim ki gözüm hariç felç geçirmeyen iki parçam daha var. Hayal gücüm ve hafızam... Hayal gücüm ve hafızam, dalgıç giysimden çıkabilecek iki yol bana."

"Yıpranmış perdemin arkasındaki solgun aydınlık sabahın ilk ışıklarını çağırıyordu odama. Topuklarım ağrıyordu, kafam çok ağırdı. Sanki bir çeşit dalgıç giysisi bedenimi tutsak ediyordu. Hayatımın şuanki amacı, geçmiş maceralarımla yatalak notlarımı birleştirip yalnızlığa hapsedilmiş kıyılara bırakmak."

Le scaphandre et le papillon; Elle dergisinde editörlük yapan Jean-Dominique Bauby 'nin locked in syndrome adındaki hastalığın etkisiyle bir gözü hariç bedeninin tamamının felç geçirmesiyle değişen yaşamını anlatıyor. İletişim kurmak için Jean-Do 'nun tek yolu gözünü "evet" için bir, "hayır"için iki kere kırpmasıdır. Cümleler kurabilmesi için kelimeler kurabilmesi gereklidir. Kelimeler kurabilmesi için harfleri birleştirmesi, harfleri birleştirmesi için de kullanım sıklığına göre dizilmiş alfabeyi baştan sonra duyması, her doğru harfte gözünü kırpması gerekmektedir. Filmin büyük bir kısmı, Jean 'ın felç geçirmesinden ölümüne kadar uzanan süreçte hayal dünyası, umutsuzlukları ve dış dünya hakkındaki gözlerimleri onun gözünden yansıtılmış. Hem filmi hem de yönetmen Julian Schnabel 'i ve Jean-Dominique rolündeki Mathieu Amalric 'i yakın takibe almanızı tavsiye ediyorum efendim.


Senaryosu, durgun havası, müzikleri ve yönetmeniyle akla geldikçe çıkartılıp izlenecek filmlerden biri la double vie de veronique. Polonya'da yaşan Veronika ve Paris'te yaşayan Veronique 'nın birbirlerinden habersiz ama bir şekilde paralel giden yaşamları (Ki paralelliği çevrelerindeki insanlarda, günlük yaşamlarındaki davranışlarında ve zaten aynı kişi (Irene Jacob) olmalarında görebiliyor insan). Veronika 'nın bir müzisyen olarak ilk performansında öldüğünü söylemekte bir sakınca görmüyorum çünkü zaten filmin büyük bir bölümü Veronique 'nin hiç tanımadığı bu kızın ölümünden sonra değişen ruh hali ve davranışları üzerine işlenmiş. Krzysztof Kieslowski hakkında şöyle harikadır, böyle süpsüperdir demeyeceğim ama filmi izledikten sonra "bu adam başka neler yapmış yahu" diyerekten imdb ye göz gezdireceğinizi düşünmekteyim.

Die Welle (2008)

Die Welle konusunu 1960larda Kaliforniya'daki bir okulda geçen olaydan almış. Filmde ise yer Almanya'da bir okul. Olaylar; araba kullanırken bangır bangır Rockn Roll High School dinleyen, tüm 1 Mayıslara katılan, Ramones tişörtlü beden eğitimi hocası Rainer Wenger 'in okuldaki proje haftasında konu olarak anarşiyi istemesine rağmen otokrasi dersine girmesiyle başlıyor. "Almanya'da bir daha diktatörlük olur mu?" sorusuna verilen "Kesinlikle olmaz, bunun için çok bilinçliyiz" cevabının karşısında Rainer, konuya ilgi göstermeyen öğrencilere aktif bir hafta geçirmek için bir öneride bulunur. Liderleri Rainer olarak bir hafta boyunca derslerde otokrasiyi pratiğe dökeceklerdir. Üniforma zorunluluğu, izin alıp ayağa kalkarak konuşma kuralı ve bu tip hafif uygulamalarla başlarlar deneylerine. Özel hayatlarında ailelerinden baskı, ilgisizlik ve boşverilmiş gören çoğu öğrenci oluşturdukları bu düzeni sevmeye ve benimsemeye başlar. Uygulama ders dışına da yansır, diğer proje sınıflarından öğrenciler almaya başlanır. Tek tip kıyafetler, selamlaşma şekilleri, amblemler, web siteleri derken birkaç günde okuldaki birçok öğrenciyi kendine çeker grup. Durumu birçok öğrenci ciddiye almaya başlar ve işler kontrolden çıkar. Diktatörlük için fazla bilinçli olduklarını söyleyen öğrenciler bu faaliyete kendilerini öylesine kaptırırlar ki, işler gruba katılmayanların dışlanıp dövüldüğü, baskı ve şiddetin kol gezdiği bir safhaya çıkar. Filmin süresi böyle bir konuyu ele alınmak için çok kısa da olsa, film vermek istediği mesajı başarılı bir şekilde veriyor, sıkmadan izletiyor kendisini.

10 Nisan 2009 Cuma

Yüz Bin Milyon Baloncuk Düşünceler

Yazı yazmaya başlamadan önce yeni blog yazılarına bir göz gezdireyim dedim. Üşenmediklerime yorum yazdım falan. En son "SüperCem Bey'in son yazısına da yorum yazayım sonra geçeyim buraya" dedim ama yorum sayfası ardarda hata verdi, kalleş sayfa. Yazı bittikten sonra tekrar denemek üzere, fazla uzatmadan kapattım. Aldım çayımı (kahve değil farkettiysen, Alta Rica keyfi akşam 8'den sonra başlar), dizdim playliste The Rolling Stones- Rolled Gold Plus albümünü, oturdum film keyfi öncesi yazayım birşeyler.

Pazartesi günü 1 haftalık staja gidiyorum. Öğretmen liseli insanlar olarak staj yapmamız zorunlu. Dağıttılar 9 ar grupluk öğrencileri oraya buraya. Bana İslamköy adında bi kasaba çıktı. İsimden kaybetti bir kere orası beni. Çocukları pek severim ama çocukların "öğrenci" versiyonlarıyla anlaşabileceğimi sanmıyorum. Sabahın köründe okuldan kalkacak servisle 1 saatlik yolculuğu çekeceğiz bir hafta boyunca. Uykulu gözlerime, tarak değmemiş saçlarıma, uykusuzluk yüzünden gerilmiş sinirlerime bakacak olursak, cücük öğrencilerin de benle anlaşmak isteyeceklerini pek sanmıyoruz. Ama işin "köy" tarafı hadiseyi biraz daha çekilebilir kılıyor bence. Köy dediğin yerde samanlık da vardır ve 9 kişilik ekibimdeki nerede olduğunu anlama çabasıyla şaşkın şaşkın etrafına bakınan sevgili "arkadaşlarımdan" birini samanlığa atabilme ihtimalimi göz önünde bulundururum an itibariyle (Turşu için Velvet Goldmine vakti tey tey). Ama staj konusunda geyik muhabbetler döndürdüğümüz birkaç arkadaşın da dediği gibi ; "basılmadığınız sürece bir heyecanı kalmaz samanlığın Turşu". O zaman sonuna kadar şarj edilmiş mp4ümle mini mini 1 lere, çalışkan 2 lere The Rolling Stones tarihçesi sunarım. Symphaty For The Devil eşliğinde dans ederiz.

(Aradan geçen yarım saat boyunca mal mal etrafa bakındıktan sonra üçüncü fincanı hazırlayıp azıcık kahve koklayıp zihnini çalıştıran Phaedrus devam eder...)


Bir elimde viski bardağım, diğer elimde puromla iddia ederim ki (diğer türlü iddia edemiyorum, etsem de ciddiye alınmıyorum) son haftalarda hayatımın en boş günlerini yaşıyorum. Hani emo olmadım (hala Jeffree Star- I Must Be Emo dinliyorum çünkü), ama cidden yapacak, söyleyecek hiçbirşeyim yok. Saçma saçma şeylerin geyiğini döndürebilirim sana burda ancak. İşin komik tarafı gün içinde çok dolu oluyorum. Kafamdan yüz bin milyon baloncuk düşünceler geçiyor ama çok kopuklar, hani oturup hepsini buraya sıralarım ama anlam veremezsin. Ben de veremem.

Bugün durakta beklerken yanımda iki yaşlı teyze duruyordu. Kalkıp da yer vermedim, halbuki gözümün içine baktılar çekilse de otursak diye diye.. Ama hiç içimden gelmedi ve bundan dolayı acayip mutlu oldum. Bir de ben içimden konuşurken ya da birşeyler düşünürken suratım çok komik şekiller alıyor. Sırıtırken bir anda somurtabiliyorum. Bu yüzden baya bir insanın tepkisini çekmişliğim de var. Bir anne şahsı çocuğuyla yanımdan geçerken "bakma yavrum dik dik, önüne bak, görmesin senin baktığını, dön önüne" demişti de pek gülmüştüm. Anormal şeyler görüp kendilerinin olabildiğince normal olmalarına sevinen insanlar pek bir anormaller yahu.

Yani düşünsene bi, Pushing Daises bitiyor 21 Nisan 'da. Küresel, ekonomiksel, krizsel, siktirimsel nedenlerden dolayı.

Bir de bazen tüm insanlıkla ilgili garip fanteziler türetiyorum. Hani şehrin en işlek caddesinde gün ortasında tüm insanların bir anda soyunup oldukları yerde sevişmeleri falan. Yok yani sapıkçana düşüncelerim yok. Sadece ahlak polisi şeklinde etrafta dolanan insanların da eve gittiklerinde karılarıyla kocalarıyla yatakta yiyiştiklerini düşününce diyorum nedendir bu soyluluk merakı. Baktığında çünkü herkes normal, giyinik, güzel konuşuyorlar, terbiyeliler, yemeklerini çatal bıçakla yiyorlar vs. Aaa diyorsun bunlar doğuştan böyleymiş, dünyayı bunların üzerine inşa etmişler lan! Aslında doğru olanı da bu. Yani diğer türlü olsa, bir Marquis De Sade ütopyasına dalardık ki bence pek de sağlıklı olmazdı. Ama bunda da bir eksiklik, bir saçmalık var. Normal olmak için fazla anormaliz insanlık olarak. Bu yüzdendir belki toplumsal hareketlilik hiçbir zaman tüm bireyleri mutlu etmez, salakçadır, bilirsin saçma olduğunu ama dışardan bakıldığında herşeyin olması gerektiği gibi görünmesi için sesini çıkarmazsın. Kafanda binbir türlü toplumun ahlakına aykırı düşünce geçer, ama normalsindir lan! Avrupa 'dan Asya 'ya çıldırıp, sapıtalım demiyorum, tamam anladık dünyayı küçük küçük parçalara böldük, toplum toplum yaşıyoruz, artık birleştirmek istesen de bir sikim ileri gidemezsin zaten ama hayatını "o doğrultuda" yaşamak istemeyen insanlara neden bu kadar katısındır? İçten içten istediğin ama karşıdaki beyin kadar özgürleşemediğin için doğurduğun bir kıskançlığın göstergesidir belki. Bilmiyorum anlatabildim mi blogger?

23 Şubat 2009 Pazartesi

3 Gün Paris mi ? Ömür Boyu BMW mi?

4 yıldır zift kahve enjekte ettiğim vücudumla ilgili gerçekleri yavaş yavaş kavrıyorum sanırım. Gerçeği tüm açık seçikliğiyle gördüm bugün. Ben bir kafein bağımlısıyım. Evet bu cümleyi Fight Club edasıyla söylüyorum, gözünde öyle canlandır. He "taze haberler ver bize, bilmediğimiz birşey söyle" diyebilirsin. Belki hepimiz biliyorduk bunu. Ama bugün farkettim işin ciddiyetini. Babamı peşime takıp alışveriş merkezine gittim 1-2 saat önce. Abur cubur ve kahve amacıyla daldık içeri. Yiyecekler, meyve suları derken kahve reyonuna doğru yürüdük. Jacobs, Nescafe ürünlerini görünce salyam aktı. Salyam aktı. Gerçekten aktı. Mübalağa yapmıyorum, onu yapmadığım gibi abartmıyorum da. Mendil görevi gören kazağımın koluyla silip 200 gr Jacobs Monarch, sırf keyifliğine 200 gr Jacobs Cronat Gold ve sonsuz saygımdan dolayı 100 gr da Nescafe Alta Rica attım arabaya. Hepsini özenle yerleştirdim raflara. Jacobs lardan hediyelendirilmiş bardakları da kaynar suya yatırdım. Alta Rica 'yı özel günlere saklama hevesine girip, hemen bu açlığı bastırmak için Monarch açtım, kokladım bol bol. "Uyeeehhs, kukusunda davet var ayol" dedim üstüne de gözlerimi kapatıp. Ayol demem normalde, ama dedim, açım çünkü. Klaus Jacobs 'u da saygıyla andım. Şimdi 2. fincanımı içiyorum. Ellerimizin terlemesine, titremesine, soğumasına, kansızlaşmamıza, kahve kahve kokmamıza içelim blogger, sabahlar olmuyor kahve içince, güzel birşey bu. Kıymetlimisss edasıyla sevdim fincanımı. Bir de elimde 30-40 tane film birikti, çok sinir oldum. Okul zamanı yapılmaz böyle şeyler bir insana, yapılmamalıdır. Bilmiş biri, 30 küsür tane bilmiş film getirdi bana. Oturdum inceliyorum. Ama içimde Benjamin Button 'a karşı duyulan anaç hisler "hadi turşu, bugün de good night benjamin yapalım, kıymetlimisss, efendimisss" diyor. Bir insanın aklını böyle çelen hislerden anaç olmalarını beklemek ne derece doğrudur? Anaçlık hislerimi Donnie Darko 'nun şirinler teorilerinden sonra operasyonla aldırmayı düşündüm. Cücükken sanırdık ki uslu çocuk olunca şirinleri göreceğiz. O işler öyle yürümüyormuş. "Mavi mavi şirinlerimiz olsun bizim de büyüyünce" dememek gerekiyormuş. Zira, şirine ortalık malıymış zaten. Sadece gözlüklü şirin değil, şirin baba da sapkın ruhluymuş. Ama sonra yalanmış bunlar, onlar aseksüelmiş. Belliydi böyle olacağı, uslu geçirdiğim yıllara yanıyorum şimdi (hangi yıllar işte, bu soru biraz sorun yaratabilir).

Kenarlarında koala resimleri olan çoraplar aldım bugün bir de. Çok komikler, seviyorum koalaları. Aklıma Nines geldi an itibariyle. Güzel filmdi, beğenmiştim ben. Sayılarla gruplarsak Tanrı=10, Koala=8, İnsan=7, Maymun=6... diye giden bir zincir var. Film 9 numaradaki beyefendinin kurduğu evrenleri anlatıyor. Güzeldi, güzel. Ryan Reynolds da güzeldi. Bir de koalaların 8 olmasının nedeni telepati yeteneklerinin olmasıydı.

Dersler yüzünden film izleyemediğim gibi kitap da okuyamıyorum. Ne kıl bir durum.. Marquis amcanın liberten görüşleriyle bizi yoldan çıkarması an meselesi halbuki. "Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileri sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!" diyerek de kendisini ifade etmiştir Marquis De Sade. Yazıklar olsun bence de, bu şarkı da tüm liberten ruhlu fanilere gelsin, hayattan soğuyun. Seneca 'nın damar açma, baldıran zehiri içme, buharlı odada geberme girişimlerinden ve kanlı, vahşetli oyunlarından dolayı ahlakı bozulacak insanları hesaba katmayaraktan okunmalı Yatak Odasında Felsefe..

Bir de BMW 'den banane? Yani yarım günlük Paris bile olur. Tercih ederim arabaya. An itibariyle kıçımın üstüne oturmuş bir vaziyette, Palahniuk cümleleriyle kınıyorum reklamı. Ama "Bir Korku Duyuyor musun?" temalı krispi reklamı için oturup Top 5 listesi bile yaparım. Korkmadığım şey yok ki. Al bak;

5- Semra Apla (bağlantıya gel, korkunun kaynağını anla. bayatlamış biri değil bu kadın, her daim ultra kaplan gücünde => aradaki 7 farkı bul )
4- Telefonlar (fırsatını buldukça kuytu köşelere saklarım, benden uzak dursun bu edevat, lütfen)
3- Case Closed (Dedektif Conan) 'ın bilmem kaçıncı bölümündeki baltalı katil. Ulan çizgi dizi hobaley diye izlerdim. Cesetleri parçalara ayırıp karnına dolduran, sargılarla kaplı, baltalı katillerin ne işi vardı orada? Kötü etkiledin çocukluğumu. A Clockwork Orange style çocukluk geçirmişim yeni farkediyorum lan.)
2- Marty Feldman (Üzgünüm sanatçı kişiliğine saygı duymak başka, gecenin bir yarısı karşıma Igor kılığında dikilip sırıtması karşısında vereceğim tepki başka!)
1- Linda Blair (Görsellik koyamıyorum çünkü görsellere girip the exorcist versiyonuna bakamıyorum bu kadının. Hala! Yok yani bir bakayım dedim, ucundan gördüm fotoğrafı, çocukluk anılarım canlandı, anında kapattım. Hiçbirşey senin kadar derinden etkilemedi beni Blair teyze, nasıl nefret ediyorum senden bir bilsen...)

Çukurnot: 16. İzmir Avrupa Caz Festivali 'ne Dee Dee Bridgewater geliyor lan! Nasıl üzülüyorum bir bilsen... 2 Mart Pazartesi 'ye koymuşlar Denise teyzeyi. Haftasonu olsa kaçardım, gelirdim, izlerdim. Dear Ella albümünden güzel güzel şarkılar söylerdi. Mayhoş mayhoş dinlerdik, hoş olurdu...

25 Ocak 2009 Pazar

Kritikselleştirdiklerimiz

Sonunda başbaşa kalabildik sevgili blogum. Özlemişim yahu. Abimi bir saat önce otobüse bindirdim, yolladım kendilerini, aldım elime kahvaltılık mısır gevreğini, döktürdüm playliste smooth jazz klasörünü, geçtim karşına. Ama sanma ki harika şeyler karalayacağım. 1 haftadır evdeyim, mal mal oturuyorum, ne bekliyordun? Yaptığım tek şey kitap okuyup, kahvaltılık mısır gevreği yiyip, abim uyuduğunda arşivden film izlemekti.. Yani şimdi bahsedebileceğim yegane konu filmler nihahaha!! Ama ona geçmeden önce bir konuya işaret parmağımı basmak istiyorum. Şu mısır gevreklerini süte katıp güne o şeyle başlamanın neresi güzel, afedersin? O bulamaç haline gelmiş şey mideye gitmekten çok mideden geliyormuş gibi görünüyor, hiç leziz değil... Birgün mısır gevreği dolu kasene süt katarken aklına gelirsem vazgeçersin diye söylüyorum, kuru kuru ye onları, çerez niyetine, birayla güzel gidiyor sadeleri.. Bir de kahvem bitti 1 haftadır türk kahvesi içiyorum. Ustalaştım iyice, annemden güzel yapıyorum vesselam..

Neyse geyiğe başka bir zaman dalacağımdır, filmlere geçiyorum. Buyrun el(l)ediklerimizzz...

Zeitgeist: Addendum (2008)

1. film Zeitgeist The Movie 'den sonra ikinci film Addendum la karşımızda pek sevgili Zeitgeist ekibi. Filmin ana konusu yine birinci filmden hatırlayabileceğimiz gibi dünyayı yöneten şirketler, din, politika ve para arasında gidip geliyor. Bu filmde paranın FED benzeri bankalar aracılığıyla nasıl dolaştığı, faiziyle beraber bankaya nasıl geri döndüğü vs vs konularına daha fazla ağırlık verilmiş. Filmi izlerken dört gözle beklediğim Network 1976 alıntılarını sıkıştırmayı da ihmal etmemişler sağolsunlar. Bu filmde üstünde durdukları en önemli konulardan biri de The Venus Project. Projenin başında gelen endüstri mühendisi Jacque Fresco da filme baya bir katkıda bulunmuş. Projeyi anlatmak saatler alır, bağlantıdan incelersiniz. İkinci Zeitgeist la ilgili söyleyebileceğim son şey ilk film kadar çarpıcı olduğudur ve sanırım bu da Amerika 'da yasaklandı birincisi gibi. Neyse offical siteden buyrun indirin 700 mblık kotaya. Şimdiden iyi seyirler..

Revolver (2005)

Oturduk bilmem kaçıncı kere cnbc-e de Snatch 'i izledik geçenlerde. Yine aynı yönetmen, pek sevgili Guy Ritchie. Ve yine aynı başrol oyuncusu, Ritchie 'den de sevgili, pek sempatik konuşmasıyla Jason Statham. Snatch kadar kovalamacası bol bir film değil, Brad Pitt 'i de yok ama bende yarattığı etkiyle Snatch 'i 2'ye 3'e katlar. Konusunu yazıp bu filmden de kaçıyorum. Hapise düşmüş bir adam (Jason abimiz), yan hücrelerin birinde usta bir dolandırıcı, diğerinde ise bir satranç ustası.. Adamımız Jason bunlardan eğitim görüp çıkıyor hapisten. Sonrasında olaylar kumar, para babası Macha ve Jason 'ın egosu arasında gelişiyor..

The Addams Family (1991) , The Addams Family Values (1993)

İki filmi aynı yerde inceliyorum çünkü ayrı ayrı anlatsam pek bir fark olacağını sanmıyorum. Bu kadar geç izlemek her ne kadar içimi acıtsa da (yeap acıtıyor efenim!) mutluyum. Gördüğüm en matrak aile diyebilirim. Dizisini gelecek aya bıraktım maalesef. Aslında iyi de oldu. Dizisi 1964 yapımı filmleri 1990.. Filmdeki karakterleri dizidekilerden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Anjelica Huston var bikere. Choke 'da izlemeyi dört gözle beklediğim müthiş hatun. Gençliğinde de hayran olunası oyuncu. İkinci filmden bir yıl sonra ölen, pörtlek gözlü, sevimli Raul Julia. Filmde Fester Amcayı kendisinden başka ancak Marty Feldman canlandırsaydı memnun kalacağımı düşündüğüm Christopher Lloyd (1993'te Feldman 'nın toprağa karışmaya hazır besin zinciri elemanı olduğunu düşünürsek belki de Fester Amca olabilecek tek insan). Herşeyden önemlisi küçüklüğüne hayran kaldığım, daha doğrusu küçük bir Wednesday Addams olmuş versiyonuna hayran kaldığım Christina Ricci. Cumartesi geceleri evin tüm ışıklarını kapatıp, eline çerezini biranı alıp keyifle izleyebileceğin iki film. Hatta canım şuan gerçekten Addams Family çekmekte. Yazıyı bitirdikten sonra ışıkları kapatacağımdır.

Crossroads (1986)

Youtube ta izlediğim bir video sayesinde farkettiğim bir film kendileri. Başrol oyuncumuz Ralph Macchio ve Steve Vai arasındaki pek etkileyici düello var sonlarda. Filmde o sahne başladığı anda filmi unuttum. Steve Vai ve onun bir güzel döktürdüğü gitarına salya akıtmakla meşguldüm. Herneyse, film 17 yaşındaki blues-man olma heveslisi gencimiz Eugene 'nin hayran olduğu eski blues babalarından Willie Brown la huzurevi vari bir yerde tanışmasıyla başlar. 1930-40 ların efsanevi ismi Robert Johnson 'ın yıllar önce çıkardığı bir albümünde 30 şarkı olması gerekirken 29 tane olmasına kafayı takan Eugene, kayıp şarkıyı ona öğretmesi için yaşlı Willie ile bir anlaşma yapar. Eğer Willie 'yi buradan kaçırır ve blues un memleketine götürürse, Willie de ona kayıp şarkıyı öğretecektir. Beş kuruşsuz yollarda kalan ikili hobo yolculuğu yapmaya başlarlar. Püfür püfür hobo ve blues kokan, enfes bir film. 2002 yapımı Britney Spears 'ın oyunculuğunu döktürdüğü diğer filmle karıştırılmamalıdır. Tamamen farklılardır efendim...

Everything You Always Wanted To Know About Sex * But Were Afraid To Ask (1972)

7 skeçten oluşan gülmekten yerlere yatıran bir Woody Allen filmi (Aslen David Reuben 'in bir kitabıdır kendisi). Allen Amca 'nın en başarılı işlerinden biri diyorum. A Midsummer Night Sex Comedy ile birlikte pek harika giden bir film. İlk skeçte kendini sevdiriyor. Kraliçe'yle işi pişirmek isteyen bir soytarıyı canlandırıyor Allen Amca. Çözümü ölen babasının aklına uyarak hatunun içeceğine afrodizyak katarak buluyor. Sperm rolünü canlandırdığı skeç ise sanırım filmin en can alıcı bölümü. Woody Allen 'ı ezelden beri severim. Gençliği ayrı, tonton dede dönemi ayrı matraktır. Eve atıp uyumadan önce kendisinden masal dinlenilesi ihtiyar...


Capote (2005)

Philip S. Hoffman bir insanı delirtir mi? Evet. İki çift laf etmesi yeter. Filmdeki o sakin duruşu yeter. Kemal Kılıçdaroğlu 'nu da çıldırtabilme potansiyeline sahip. Filmi ikinci kere izlemek istedim. İlk yarım saati geçtikten sonra abim sinir krizi geçirdi mi? Evet, geçirdi. Sesine sinir oldu. Hoffman istediği kadar çıtkırıldım konuşsun saygıyla anarım ben filmi. Öyle de yalakayım. Truman Capote 'un kendisini o kadar sevmem mesela (Arkamdan ağlayabilme durumunu hiçe sayarak söylüyorum, bir de ölmüş olmasını tabii). Breakfast At Tiffany's i okursam ya da izlersem severim ama o ayrı konu. Neyse gerçeğini bir kenara bırakırsak, izleyin filmi derim (Hangisini izleme dediysem artık). Ama bir atraksiyon beklemeyin. Ya da sessiz sakin sahnenin hemen ardından birilerinin bööö lemesini vesaire.. Oturun, kahvenizi alın elinize (şekersiz, sütsüz olucak değil mi? Evet) izleyin, bu kadar...

Efendim çok konuşmak istemiyorum. Birkaç film daha var bahsetmek istediğim ama aynı zamanda izlemem gereken birkaç film de var. Gypsy 83 indirmiş bulunmaktayım ve Kingdom Hospital 'ın şeytani Antubis 'i, Gypsy 83 'ün ise gotik başrol oyuncusu hayranlık uyandırıcı Kett Turton 'u biran önce izlemek istemekteyim. Daha sonra diğer filmlerle birlikte kritiğini geçerim. Şimdilik sağlıklı kalın, evde oturun karpuz büyütün, görüşürüz blogger...