Pages

25 Aralık 2008 Perşembe

Otobüs Gözlem Evinden Bildiriler : Boncuk Gözlü Dilber

Yazmayalı çok olmuş. Ama parmaklarım bugünü beklemiş, gelmemiş aklıma yazacak birşey. Otobüslerde karşılaştığım ilginç olaylar dizisinden yine güzide bir olayla karşınızdayım. Yaklaşık 1 saat önce, dershaneden çıkmış, buz gibi havada büzüşmüş vaziyette otobüsün gelmesini beklemekteydim. Sonunda geldi ve tek koltuğuma yerleştim. Güzel bir Comfortably Numb 'la yolculuğa başladım. Otobüs hareket etmek üzereydi ki ön kapıdan başlıkta da bellirttiğim gibi "Boncuk Gözlü Bir Dilber" bindi. Gözlerim 8 saatlik dersin üstüne inat misali kocaman açıldılar. "Hatırlıyorum ben bunu!" dedim içimden. Nazım Hikmet 'in ölüm yıl dönümünde yapılan törende yanımda oturan beyefendiydi kendileri. Önce yer olmadığı için başımda dikilmekteydi, sonradan önümdeki ikili koltukta tek kişilik yer açıldı da oturdu. Niye derinlemesine anlatıyorum tüm bunları? Dur oraya da geleceğim. Pink Floyd tutturmuşken Hey You 'ya geldi sıra. Yaşlı bir amca bindi otobüse, elinde torbalarıyla. Yazının başında bağlantı koyduğum yazımdaki amca gibi küstah değildi. Kendi halindeydi, çevresindeki gençlere ölümcül bakışlar atmıyordu, her an sokacak laflar tasarlamıyordu zihninde. Sırf bu yüzden güzel güzel ısıttığım yerimden kalkıp, oturması için rica ettim sevgili amcaya. O da oturmamakta ısrar etti. Bu sefer "lütfen oturun, yükünüz var yorulmuşsunuzdur" diyerek psikolojik olarak yorgun olduğunu hissettirmeye çalıştım. Niye bu kadar ısrar ettim yahu? Dur dur oraya da geleceğim... Amca o kadar iyiydi ki izin vermedi, yerimden etmek istemedi. "Hayır hayır otur kızım sen" dedi. "Yok" dedim, "Otur" dedim. "Yok" dedi, "Sen otur" dedi.. Sonunda e iyi bari dedim, oturdum yerime tekrardan. Hey You bile bitmemişti ki..... Boncuk gözlü dilber 'in yanındaki hatun kalktı, indi otobüsten. Ayakta sadece amcam vardı. Evet, gitti oturdu boncuk gözlü 'nün yanına. Hey You bitmek üzereydi ki, amcaya teslim olup, yerime geçtiğime saydım sövdüm içimden... Niye bu kadar ısrar ettiğimi, ısrar ederken anlamamıştım ama yine de ısrar ediyordum otursun diye. O an anladım ki Phaedrus birşeylerin arkasındaki sis perdesini aralamıştı, çaktırmadan yöneltiyordu beni. Diğer amcalar teyzeler gibi çirkef olmadığı için içimde kendisine karşı bir tutam sevgi biriktirdiğim amcaya sinir olmuştum. Keşke önceki otobüs krizindeki "Beyin Fırtınası Amca" gelseydi, zorla kaldırsaydı yerimden dedim. Boş kalan tek yere oturur, cam kenarında olmadığım için midemde oluşan kusma hissini dile getirerek yanımdaki boncuk gözlü esmer beyden yer değiştirme ricasında bulunurdum. Sonrasında kendisine teşekkür eder ve yan koltuklarda oturan anne babasına döner "Çok iyi iş çıkarmışsınız hocam" derdim. Sonra da otobüsten iner, el ele sokaklarda koşar, ağaçların yan tarafından pırtlayıp "Ce-eee" leşir, yavaş yavaş buğulanan ekranda pamuk helvalarımızı yer, saadet ve sükûnet içinde o soğukta sümük akıtırdık...
High Hopes 'un çan sesleri sırasında kendime geldim. Beni yerime oturtan Phaedrus 'un bildiği birşey vardı mutlaka dedim. En son böyle bir olay olduğunda "yeşil zeytin gözlü dilber" demiştik ve gayet de Orta Paleolitik Çağ 'ın Homo Neandertal türünün son örneği olduğunu iyice kavramıştık zaten. "Pişman değilim yine olsa yine yaparım" diyen zihniyete karşı çantamdan çıkardığım taze kitabım Kent Ve Tuz (Gore Vidal) 'u incelemeye başladım. The Trial çalıyordu, "Good morning worm your honour!!" bağırışını duyduktan sonra suratıma sinsi ve küstah bir sırıtış yayılmıştı. Otobüs zangır zangır giderken de, önce amcam, 5 dakika sonra boncuk gözlü beyefendi inerken de, yanımda, ayakta dikilen amcalar oturacak yer bakınırken de küstah sırıtış yüzümdeydi. Boncuk gözler, pamuk helvalar, amcalar, teyzeler yoktu, sadece Pink Floyd 'un bir insanın hayatına girebilecek en güzel şeylerden biri olduğunu düşündüm. Öyledir de...

16 Aralık 2008 Salı

Pale Man

Öğleden sonra servisi kaçırdım, bu bahaneyle bilgisayar başında pinekledim. Sürekli geç kalmam yüzünden benden nefret eden servis şoförümüz beklemeden gaza basıp gitmiş de olabilir. Ziyanı yok, bir tatili hak etmiştim zaten...

Sevdiğim ve beni seven insanlar benden önce ölsünler istiyorum bazen. Yani zaman zaman, karşımda duran insanı benim cenazemde ağlarken düşünüyorum. Arkamdan ağlamasalar da üzülürüm ama ağlarlarsa daha çok üzülürüm gibi geliyor. En sona ben kalırsam da yalnız ölmüş olurum. Belki kendi ölümün arkasından ağlarım.

-Nasıl bilirdiniz?
-Gereğinden fazla kişiliği vardı rahmetlinin. İki yüzlü de diyemezdiniz yani, öyle birşeydi. Sonunda hepsi birbirini yedi. O da nötrlendi. Geriye de bir tek Phaedrus 'un hayaleti kaldı. Onu da kovalayacak adam kalmadı. Kalbi kadar temiz sayfaları kirletir diye tarihin tozlu sayfalarına da geçemedi...

Ölüm falan değil bahsetmek istediğim konu, canın sıkılmasın hemen.. Boşlukta sallanan adam misali ölümdür, intihardır, bize göre değil o işler. Sonsuza kadar yaşamayı düşünüyorum mesela. Hatta bir gün fazla da yaşayabilirim. Gerçi Saul Bellow güzel ifade etmiştir kitabını " Aradığımız dünyalar asla gördüklerimiz olmamıştır, ne de pazarlığını yaptığımız dünyalar satın aldıklarımız.." diyerek.

Kırmızı dairenin içindeki sarı kare ve onun içindeki mavi üçgen şuan için birşey ifade etmiyorsa endişelenme, birşey anlatması gerekmiyor demektir. Arka tarafımızın yine sürrealist bir biçimde açık kalmışlığındandır o.

Bir de herkesin bir gün 15 dakikalığına ünlü olacağını söyleyen sarı peruklu, sivilceli adama seslenmek istiyorum buradan. Televizyon kanallarının öğle kuşağına dek gelirsem her bir programın kaydını alıp kargoyla kendisine göndereceğimdir. İçi rahatlasın, sevinsin birileri onun ne demek istediğini anlamış, hergün insanları meşhur ediyorlar diye. Flört, izdivaç vs programlarının katılımcılarının Chuck Barris 'ten çok bu adama minnettar olması gerektiğini düşünüyorum. Gerçi karı isteyen 70 yaşındaki dedenin ne Chuck Barris 'ten ne de Andy Warhol 'dan haberinin olduğunu sanmıyorum. Bir de Güneş Bey var, kendisi 16 dakika ünlü kalacağını iddia edenlerden...

Toz olmaktansa kül olmayı yeğlerdim!
Kıvılcımımın çakmasını isterdim parlak bir ışıkta.
Boğulmasındansa bir kerestenin çürük oyuğunda.
Muhteşem bir göktaşı olmak isterdim,
Varlığımın her zerresinin,
Görkemli bir ışıltıda olmasını, uykulu ve hareketsiz bir gezegendense.
İnsanın işlevi yaşamaktır, sadece varolmak değil.
Harcamayacağım günlerimi onları uzatmaya çabalayarak
Kullanacağım her anını zamanımın...

Aklıma gelmişken, bu dizeleri yazdığı sanılan, ama herhangi bir elyazmasında ya da kitabında bu şiire rastlanmayan adama seslenmek istiyorum. Bana bu cümleleri senin kurduğunu söyle. Sana ait olmasalar bile, öyleymiş gibi yap, çünkü tam da Jack London 'a yakışan bu cümlelerin adını sanını bilmediğim başka insanlar tarafından yazıldığı düşüncesi hiç de şiirsel değil.

Eşek kulaklı Midas 'a "Ne olursan ol, yine de gel" diyen birileri olsaydı keşke. Birileri insanlara anlatsaydı, anne karnında yakalandığı hastalığın, kulaklarının asimetrik bir yapıda olmasına neden olduğunu.

Kuyuya atılan taşı çıkarmaya çalışan 40 akıllı, malum delinin umrundaydı mıydı acaba? Belki arkalarından kıkır kıkır gülerek başka kuyulara başka taşlar atıyordu.

"Bahçeyi anlatmak isterken gökyüzündeki kuşlardan bahsederek vaktinizi almak istemem." demiş Philippe Sollers. Sevgili yarenim sen daha iyi bilirsin; biz bahçeyi anlatmaya başlayıp yerdeki hamamböceğine dalar, çiftleşen kaplumbağalardan çıkarız.

14 Aralık 2008 Pazar

Remember...

Daha önce bahsettim mi bilmiyorum okuyucu ama Jed Rubenfeld 'ın Bir Cinayetin Psikanalizi kitabının ilk sayfasını yazmak istiyorum. İlk sayfayı okuduktan sonra kitaba devam etmek istemedim. Öylece kalsın dedim, bıraktım. Belki birgün gerisini merak eder, başlarım okumaya...

"Mutluluğun esrarlı bir yanı yoktur.
Mutsuz insanlar birbirlerine benzer. Uzun zaman önce açılmış bazı yaralar, gerçekleşmemiş bazı dilekler, ayaklar altına alınmış gururlar, retle - daha da kötüsü ilgisizlikle - karşılanan aşk kıvılcımları, onlara yapışıp kalır; ya da kendileri onlara yapışır. Dolayısıyla her günlerini dünün bulutları altında yaşarlar. Mutlu insan ise arkasına dönüp bakmaz. İleriye de bakmaz. Böyle bir kişi anda yaşar.

Ama bunun da bir kusuru var. "An" asla bir şeyi veremez: Anlamı. Mutluluğun ve anlamın yolları aynı değildir. Mutluluğu bulmak için, kişinin sadece anda yaşaması gerekir; sadece an için yaşamaya ihtiyaç duyar. Ama eğer anlam istiyorsa -hayallerinin, sırlarnın, hayatının anlamı - kişi ne kadar karanlık olursa olsun geçmişte, ne kadar belirsiz olursa olsun gelecek için yaşamalıdır. Böylece doğa mutluluk ve anlamı bizim için karıştırır ve bizden aralarında seçim yapmamızı bekler..."

3 Aralık 2008 Çarşamba

Dream Is Destiny...

Alkolün iradeli, seviyeli ve saygılı insanlar (ilginç bir tanımlama oldu biliyorum ama anladın işte sen, bizim gibi insanlar yahu!!!) üzerinde bıraktığı etkiyi çok seviyorum. Duygularını tam dile getiremeyen insanlar üzerindeki etkisini de... İçinde birine, birilerine veya birşeye karşı katıksız sevgi bulunduran insanların üzerindeki etkisini de... Saf, güzel, sohbeti baldan tatlı insanlar çakır keyfi oldu mu... Nereden çıktı diye sorarsan, az önce harika bir sahneye tanık oldum. Öyle herkesin başına her zaman gelecek birşey değildi...

Malum abim şehir dışında okuyor. Bayram için gelecek ama ne zaman olduğu belli değil. Hala... Herneyse az önce akşam yemeği yiyorduk annem, babam, ben olarak. Ben okuldan sonra evde yaptığım krepi anlatıyordum. Annem; resim kursundan sonra eve dönerken mahalle komşusu yaşlı amcanın " vay akşamın bu saatinde eve giren kadınaa, vay kocasından sonra eve varan kadına vaay vay" dediğinde "koca daha eve gelmedi gelmedi ehehehe" cevabını verdiğini anlatıyordu. Babam arkadaşlarıyla içmiş, hafiften çakır keyfi olmuş her anlatılana komik komik şeyler söylüyor, "bana niye getirmedin böhüü" diye çemkiren bendenize "ikram ettiler yahu" şeklinde açıklamalar yapıyordu. Sonra anneme abimin ne zaman geleceğini sordum. Gülerek "Daha otobüs biletini almamıştır o, gelmemek için bahane bile arıyordur ehehehe" cevabını verdi. "Günahını alma şimdi çocuğun aaaa" dedim ben de gülerekten. Babam "Evet ya günahını alma" dedi. O cümleyi kurduktan sonra gözleri dolmaya başladı. Biraz daha dikkatli bakınca gözyaşlarına hakim olamadığını farkettim. "Oyy oğluşunu da özlemiş, kızın sana yetmiyor mu, kıyamam sana" gibisinden geçtim yanına, öptüm, sevdim kendisini. Duygularını başarılı bir operasyonla aldırmış, orada kıkır kıkır gülüp "ay sarhoş olmuş buuu" diyen anneme de çemkirdim azıcık. "Anne baba olmak böyle birşeymiş yahu" dedikten sonra bir bardak su içip kendine geldi babam. Şimdi içerde televizyon izliyorlar. Ben de bu anı bir daha ayrıntılarıyla hatırlayamam diye koşturdum geldim, yazıyorum. Duygulandım ben de yahu.

İnsanlar arasındaki bu sevgi denen bağ bambaşka birşeymiş. Hani kan bağı olması da gerekmiyor böyle yoğun birşey için. Waking Life'da "... Bir başkasıyla iletişim kurduğumuzda, bağlantı kurduğumuzu hissettiğimizde, anlaşıldığımızı düşündüğümüzde, zannedersem manevi bir birlik hissetmiş oluruz. Ve bu duygu geçici olabilir ama galiba biz bunun için yaşıyoruz..." cümlelerini duyduğumda aklıma gelen, yanımda olmasalar da dile getirilemez bir bağımın olduğunu düşündüğüm insanları gözümün önüne getirdiğimde gözlerimin dolması gibiydi gördüğüm sahne. Herkesin hakkında böyle duygular besleyeceği birkaç insan olması gerek. "1 tane bile bulamayanlar var, ne yazık" demişti bilen biri bir zamanlar bir yerde....

-Bu yazıdan alkolün süpsüper birşey olduğunu çıkarabiliriz değil mi Phaedrus?
-Herkes çıkarmak istediğini çıkarır, Turşucuğum...Bu fotoğrafı da özlemişim. Yazıya da cuk oturur dedim, koydum. Afiyet olsun...

1 Aralık 2008 Pazartesi

1 Aralık Dünya AIDS Günü

Bu akşam saat 22:00 'da cnbc-e de Philadelphia adlı film var. Başrollerde Tom Hanks ve Danzel Washington görünüyor. Yönetmenliğini Jonathan Demme üstlenmiş. Ayrıca filmde Antonio Banderas Tom Hanks 'in sevgilisi rolünde yer alıyor. Film; AIDS hastası eşcinsel bir avukatın (Tom Hanks), başarılı olmasına rağmen saçma sapan bir sebepten dolayı işinden kovulmasıyla patronlarına açtığı davayı anlatıyor. Mahkeme ortamlı bir film olmasına rağmen cinsel tercihleri yüzünden bir insanın toplum tarafından nasıl soyutlandığını göz önüne seriyor film ve bu konuda yapılmış en iyi filmlerden diyebilirim. İlk izlediğimde hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Tom Hanks 'in o katıksız hüzünlü bakışları, tavırları ve filmin soundtrack leri sanırım sizi de yeterince üzecek. Dün akşam Buzcevheri etkisiyle sabaha kadar dinlediğim Queen şarkıları ve bol bol Freddie Mercury 'nin üstüne bu akşam nasıl geçecek bilmiyorum. Hani gerek müzikleri, gerek replikleri, oyuncuların bakışları ya da ses tonları yüzünden başından sonuna kadar içinizdeki o buruklukla izlediğiniz filmler vardır ya, böyle cız eder... İşte öyle bir film bu da.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Cahillik Bir Zamanlar En Büyük Mutluluktu...

Mimi Wonka:
Kitaplarla arkadaş olmak çok mantıklı bu devirde. Nereye dönsem bir politik fikir beyanatı çıkıyor karşıma. Bunaldım artık üniversiteden, herkes bir yere yamanma çabasında. Yapılmış veya varolan şeyleri olduğu gibi kabul etmiyor kimse. Şu mustafa filmini izledin mi bilmiyorum ama kaç haftadır onun tartışması dönüyor. Ben de izlemedim filmi ama ne olursa olsun hiçbirşeyi eleştirmem ben deli gibi kavgaya dönüştürmem. Vellasılı kelam hayat ve hayatı hayat yapanlarımda iş yok. Kaçmam lazım karavan almam lazım...

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.: *
Siyaset dediğin şeyi onu yapıcak insanlara bırakıcaksın. Fazla kirli. Eleştiriyorsun ama çözüm bulamıyorsun. İlerde ne düşünürüm hiç bilmiyorum ama değişmek istemeyen bir topluma birşey öğretemem, önce kendi hayatında yapıcaksın değişimi, gören beğenen olursa ona da aşılayacaksın. Başka türlü yaşanmıyor, gitmiyor. Mustafa'yı izlemedim ama Can Dündar 'ı eleştirmiyorum. Bir kenara atamam ki önceden yaptığı birçok işi severdim, şimdi nasıl çamur atayım adama? İzlemedim bile filmi

Mimi Wonka:
Sıkılıyorum. Ama yapacak başka birşeyim de yok. Kaç yaşındasın deseler 40 a yakınım diyecek gibi hissediyorum.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Dediğin gibi, hayat başkalarının iyiliğini düşünemeyecek kadar kısa. Bunu söyleyip duruyoruz vs ama aklıma hep İbo-Hayat-Ölüm geliyor. Erteliyorum erteliyorum peki ya 15 dakika sonra boğulur ölürsem, araba çarpar sakat kalırsam? Kim garanti edebilir? Düşünmeden de edemiyorum.

Mimi Wonka:
O hikaye benimde hep aklımda

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Erteleyip plan yapmaktan başka bir çare de yok ama çevrede konuşan o kadar çok bilmiş insan var ki. Sanki 40 'ıma kadar erteleyecekmişim, sonra da geçim derdine düşüp ev geçindirmeye devam ederek yaşlanacakmışım gibi hissediyorum. Fish reklamı karşısında zırlayıp hani benim hayallerim ulan diyecekmişim gibi. Düşüncesi bile korkunç lan!

Mimi Wonka:
Evet de, başka bir alternatif sunulmuyor sanırım bize. Hani evlenip çocuğa karışan arkadaşlarım da var, sabah 9 akşam 6 çalışanlar da. Başka bir ilginçliği yok sanki hayatın. Hayran olduğum sanatçı kişilikli adamlardan olmadığım, olamadığım sürece...

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Sanki hayalini kurduğumuz hayatı yaşayanlar başka bir gezegendenmiş gibi?

Mimi Wonka:
Sanki sonum belli gibi. Evet aynen öyle.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Son zamanlarda çok sık gelir oldu bu düşünceler. Şu bitsin ondan sonra hayalime kavuşacağım, onu geçeyim ondan sonra, şunu yapayım ondan sonra... Salon takımı taksitlerini öder gibi. İyice kendime gömülücem lan yakında.

Mimi Wonka:
Salon takımı taksitlerini öder gibi çok doğru bir tespit. Lisedeyken biraz daha büyüyünce derdim özgür olunca vs ama fark ediyorum ki bu nasıl büyütüldüğüne de bağlı biraz. Çok saçma sorumluluk hislerimiz var. Bize öğretilen bazı şeyleri ardımızda bırakamıyoruz hiç. Ben biraz daha farklı olmaya başlasam sanki bazı şeyleri ardımda bıraktım ve o ardımda kalanlar bana küstü, benim ardımdan bakakaldı, beni ben yapan bazı şeyleri kaybettim yitirdim gibi hissediyorum. Çok salakça farkındayım.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Yetiştirilirken yüklenen sorumluluklar.. Babamın hatırlattığı laflardan biri "biz yarın öbürgün ölürsek kendi ayaklarınızın üstünde durmalısınız, ekonomik olarak özgür olmalısınız, biz her zaman olmayacağız vs" bunları düşündükçe evet belki salakça ama senin de dediğin gibi ardında bırakmış gibi hissediyorsun. Sanki ihanet etmiş de yıllar sonra dönüp baktığında orda olmayacaklarmış gibi. Tırsıyorsun, kuyruğunu toplayıp "belki sonra" diyorsun.

Mimi Wonka:
Evet. Ama sonra diye birşey yok. İroni de burda başlıyor işte. Hayatın deli saçması bir şiir trajikomik bir tek perde olup çıkıyor.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Son cümle çok doğru. Hani hep istediğimiz, söylediğimiz "50 yaşına gelince fotoğraf albümlerine bakıp yaşadım ulan" diyebilmek, ama sanki 50 yaşına gelince "yarın öbür gün biz ölürsek kendi ayaklarınız üstünde durmalısınız" öğütleriyle çıkacakmışız gibi çocuklarımızın karşısına. Birinci cümleyle ikinci cümlenin arasındaki fark da seslendiğin çocuğun hayatını değiştiriyor. Kısır döngüye devam ediyorsun sonra.

Mimi Wonka:
Birşeyler yapmak lazım.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
İşte söylediğin şey benim ağzımdan çıkamıyor. Evet demek isterim, derim de. Ama biliyorum "2 sene daha, sonra mobilyaların taksitleri bitecek" sadece.

Mimi Wonka:
Bu kadar yoğun düşünen bizden başka salak var mıdır bilmiyorum. Yoksa çok şanslılar.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Cahillik bir zamanlar en büyük mutluluktu diyor ya. Doğru diyor. Endişelenmek okumuşlara göredir, tanrı cahilleri korur. O da güzel diyor. Bile bile düşünüyorsan bunları salaksın, salağım, salağız, fazla çemkirik oldu.

Mimi Wonka:
Çemkirik grubu kurup her hafta bir bar kapatsak mesela. Bünyeye iyi gelir. Sonra bir dahaki buluşmaya kadar acizliğimin katlanılmaz aşağılamasına dayanabilirim belki altından kalkabilirim, sonra hep birlikte cahilliğe içeriz.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Gelmez mi? Bir insana bile aslında bildiği ama dile getirmediği bir gerçeği yüksek sesle söylediğin zaman, o insanın suratında sana karşı oluşacak nefret dolu ifadeyi gördükten sonra cahilliğe ve bir kişiyi daha rahatsız etmene içeriz. Alex gibi singing in the rain söyleyerek toplumun ahlakını bozmaya doğru gideriz, tabi bizi zaptedecek hoş bir sahaf ya da kendimize getirecek sıcak bir mekan yoksa.

Mimi Wonka:
Biraz croissant ve kahve iyi giderdi şimdi.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Kahve alıcam birazdan. Alta Rica. Yeni takıntım, duymuşsundur. Ama ne söylersen söyle boş Mermiş. Yüzyüze oturup bunları gülerek, kızarak, kinayeli bir biçimde konuşmadıkça boğazında kalıcak.

Mimi Wonka:
Sırtına vuracak adam yok etrafında. Varlığımı sonsuzlaştırdığımın resmidir. Sen varlığı çizebilir misin Phaedrus sonsuzlaştırabilir misin çizdiğini?

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Kitapta şu sözleri söylemiş Robert Pirsig:

Ve sisin içinden hafiften bir şekil beliriyor. Doğrudan baktığımda yok oluyor, ama başka yere baktığımda göz ucunda yeniden beliriyor. Tam ona birşey söyleyecek, onun adını anacakken vazgeçiyorum. Çünkü biliyorum ki onu tanıdığımı belli eden bir hareket ya da tavır, ona, kazanmaması gereken "bir gerçeklik" kazandıracak.

Ama bunu açıklamasam da bu şekli tanıyorum. Bu, Phaedrus.

Kötü ruh..

Çılgın...

Yaşamın ya da ölümün olmadığı bir dünyadan geliyor.

Mimi Wonka:
Sonsuzluk diye birşey yok bence. Bu ara çok düşündüm onu. Hani sonsuzluk değilde bilinmezlik o. Bilmediğimiz şeylere sonsuz diyoruz bence. Uzay sonsuz, inanç sonsuz...

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Ölmeden, ölümle ilgili rivayetlerde bulunmak gibi..

Mimi Wonka:
Evet. Ya seni çok mutlu eden şeyler iyi oldukları için sonsuz olmalıdır. Ya da bilmediğin ve seni korkutan şeyler açıklanamadığı için sonsuzdur. Arası yok bunun. Hepsi ihtiyaç dahilince insanlarca şekillendirilmiş şeyler.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Beklemeli, öyle görmeli insan. Yani o bilinmezliği düşündükçe şimdiyi kaçırmak neden? Bilinmezliği yaşadığın zaman öğreneceksin ama şimdiyi bir daha yaşamayacaksın.

Mimi Wonka:
Heh bak bu dediğin de çok doğru.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Teker teker yaşamalı diyorum.

Mimi Wonka:
Vakit yettikçe.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Evet. 2 yıl sonrasını düşünerek, hayatımı o yöne planlayarak, şimdiyi harcamam, söylediklerimizle baya çelişse de boşver. Çelişmeli zaten. Yaşamak istemediğin bir şimdiyi de yaşamazsın zaten. sadece izleyerek geçirirsin o da birşeydir.

Mimi Wonka:
Zaten zamandan korktuğum kadar hiçbirşeyden korkmuyorum. Ondan saat kullanmıyorum zaten. Sınavlarıma, derslerime, otobüsüme geç kalmam umrumda olmuyor.

Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız.:
Saat ben de takamam. Şunu düşünmesi korkunç çünkü; saatine baktığında 4ü gösteriyor. Ertesi akşam haberlerde, akşam 5 sularında şu şu insan şu şu yerde öldürülmüş, şu şu topluluk şunu şunu yapmış ya da tanıdığın insan o saatlerde kalp krizi geçirmiş.Ssaat taktığım zaman bunları düşünüyorum. Sanki o saniye heryerde olmalıymışım gibi. O zaman da zamana hakim olamıyorum. Bileklerim boşken daha güzeller.

Mimi Wonka:
Evet boş bilekler daha güzel gerçekten......

*(Psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsızız = Alässe_isis)

22 Kasım 2008 Cumartesi

20.11.2008 Tarihinde Sabahın 5 'i Kalkıp Apar Topar Not Edilmiş Bir Yazı

Banyo küvetinin heryerini turuncu bir sıvı sarmıştı. Havuç suyunu bilirsin., onun daha yoğunuydu bu sıvı. Küvetin musluğundan da damlıyordu aynı sıvı. Küvetin yanında banyo yapmak için soyunan bir kadın...

Çamaşır makinesinde çamaşırlar yıkanıyor. Düzenli dairesel hareketlerle dönüyorlar. Normal olmayan birşey var. Makinenin kapağından görülebiliyor. Çamaşırların arasında bir kadın ve bir erkek var. Ne işleri var orada? İkisi de cenin halini almışlar, birbirlerine dönükler. Gözleri kapalı. Çamaşırlar gibi dairesel hareketlerle dönmüyorlar, sabitler. Kadının gözünden bir damla gözyaşı damlıyor. Yanağından süzülüyor. Biraz aşağı kayıyor ve yavaş yavaş dönüyor adama doğru. Bekle... Gözyaşı da çamaşırlar gibi dairesel bir yörünge izliyor. Bir tam turunu
tamamladıktan sonra kadınla adam da çamaşırlara ve gözyaşına katılarak saat yönünde dönmeye başlıyorlar. Arada bir kadının gözü seğiriyor. Gözyaşı makinenin suyu içinde karışıp gidiyor, gözden kayboluyor. Bir süre sonra kadın ve adam da makinenin içinde kayboluyorlar. Çamaşırlar temiz...

Mutfakta bir çocuk sandviç hazırlıyor. Karşısında sidiği bacak arasından akan yaşlı, bitli bir kadın. Yanında tasmalı ve sidikli köpeği... Gözlükleri yüzünden gözleri kocaman görünen yaşlı kadın izin bekler gibi duruyor. Fazla durmuyor, birine selam söyleyip çıkıyor evden, şapırtılar çıkararak...

Televizyon filmi gibi. Sağ alt köşede ismi de yazıyor fakat bulanık, seçilemiyor... Televizyon kanalının logosu yok. Richard Linklater animasyonları gibi. Karakterler de öyle... Sonra sab
ah oluyor, uyanıyorum.

Sonradan eklenen resim:

Alta Rica: Efsanevi Lezzet

Bugün çok ruhsuz ve boş uyandım. Öyle bir ruhsuzluktu ki bu, ruhsuz durumuma şaşıramadım bile. Hani hergün olduğu gibi monoton geçecekti belliydi ama gözlerimi açtığımda farklı bir monotonluk hissettim. Yataktan kalktığımdaysa kendimi bir robot gibi hissettim. Düğmesine basılmış da otomot bir şekilde hareket eder gibiydim. O kadar robotlaşmıştım ki, bu robotsu hareketlere şaşırmadım bile. Sabahın körü olmasının yanı sıra, yağmurluydu hava. 1 saat sonra dershanedeydim. Esnedim durdum 3 ders boyunca. 2 saatlik arada eve gelince kendime gelir gibi oldum. Sonra tekrar dershane... Beynim o kadar boştu ki, Matematik dersinde 83 'ü 6 'ya bölemedim bile. 8 'i 6 'ya bölünce 1, elde var 2... Ama o 2 ne olacaktı? Nereye koyuluyordu? Hem 8 'in yanındaki 3'le ne yapacaktım? 3, 6 'ya bölünmezdi bir kere. Sonunda dayanamadım, arkadaşın kağıda baktım ve çıkan 13, kalan 5 'i geçirip işleme devam ettim. Yağmurda ıslana ıslana otobüs bekledim akşam. Otobüste de bol bol Faster Pussycat dinledim (Yazının akışına göre şöyle Beirut, Charles Aznavour, Nouvelle Vague vs bekliyordun dimi? Hadi itiraf et, Faster Pussycat ortama gitmedi. Ama yok, çok zevkliydi yanımdaki teyzenin dibinde dibinde Porn Star adlı naçizane şarkıyı dinlemek!). Eve kendimi attığımda çok mutlu oldum. Bitti gitti o ruhsuzluk, boşluk. İnsanın evi gibisi yok derler ya, o işte. Herşey tanıdık olunca rahatlıyor insan. Açtım Beirut 'u, geçtim bilgisayar başına, ödev yapıyorum! (Yapıyorum yapıyorum merak etme gidiyor ikisi bir arada, Okan izlerken bile ödev yapıyorum ben, hatta gecenin 2 'sinde 3 'ünde ödev yapmak daha verimli oluyor => Kahve içmek için güzel bahane Turşucuum...)

İkinci bir emre kadar tüketmeye kararlı olduğum yeni favori kahvem; Nescafe Alta Rica! Çantama atıyorum hergün, nerede ne zaman gerekeceği belli olmuyor. Bir de yanında Eti Antep Fıstıklı Bitter 'le çok nefis gidiyor. Kaçırılmaması gereken bir lezzet...

Beirut 'un Napoleon on the Bellerophon şarkısı garip bir hüzün veriyor bana, ezgisi hafiften duygusal. Sence de öyle değil mi?

Azraile Şaka Kabilesi 'ni dün akşam bitirdim. Aslında ben bitirdim ama kitap bitmemiş ki! Evet kitap dediğin hoş kokulu sayfalara sahip olmalı, böyle ellemeli, okşamalı, koklamalı, gece koynuna alıp uyumalısın vs. Ama olsun Güneş Şener Bey için bir istisna yapıp bitirdim online kitabını (Egosal mastürbasyon dediğin şey Dream Theater 'ın yaptığı değil, benim kurduğum bu cümledir!). Çok da severek okudum. Umarım birgün elimize alıp, sayfalarını koklar, alıntılar yaparız kitabından.

Telefonların örümcekleşip, kulağımızdan içeri girip, beynimizi yemesine ya da kara sineklerin dünyayı ele geçirip, tüm insan ırkını yok etmesine ilişkin garip teorilerimden bahsetmiştim geçen yazılarımda bilen bilir (Bilmeyen veya bilmemezlikten gelenler için => What If...? ve Sevgi Kebelekleri ). Şu dünyada en çok korktuğum şeylerdendir kesici alet edevatlar. Tüm bu korkumun kaynağı annem olsa gerek. Annem, annem olduğundan bu yana bıçakları bulaşık selesine hep dikine gelecek şekilde yerleştirir. Yani bardak almak için uzanırsanız, kolunuzu derin derin bıçağın sivri ucuna çizdirebilirsiniz. Annemin bu vahşi alışkanlığı sayesinde her türlü sivri şeyden tırsar oldum. Kitapların sayfalarının ellerimi kesmesi de başka bir neden olabilir. Keskin şeylerden olduğu kadar hızlı gelen cisimlerden de çok korkarım. Basketbol topu atılırken kaçışan tiplerdenim ben. Ya da 0.5 uç istediğim arkadaşım 2-3 metre öteden bana uç kutusu fırlatırsa sığınacak yer arayıp, kendimi yere fırlatabilirim. Bunların hepsi bıçak korkum yüzünden. Derinin yırtılma sesi tüylerimi diken diken eder ama aksine kan görünce bayılanlardan da değilim. Sonra yükseklik korkum yoktur ama aşağı düşünce olacak şeyleri düşünmesi buz kesmeme neden olabilir.

Bir de Don Kişot benim en sevdiğim hikayedir, söylemiş miydim?

18 Kasım 2008 Salı

Ortaya Karışık - Chapter 4

-Televizyonla aramdaki bağın filmlerden öteye geçmediği şu dönemde, hayatıma ışıl ışıl girip, her Salı yeni bölümlerini, her Perşembe tekrarlarını izlemek için televizyon önünde pinekleme sebebim olan bir dizi edindim kendime. The Big Bang Theory!!! Chuck Lorre 'nin Two And A Half Man klasiğinden bile çok daha sevdiğimi söyleyebilirim. Dizinin diğer yaratıcısının Bill Prady (Gilmour Girls) olduğu düşünülürse karakterler arasında geçen konuşmaların hızını tahmin edebilirsiniz herhalde. Konu itibariyle birçok insan tarafından "4 asosyal inek, 1 sarışın aptal kız! fazla klişe, fazla absürd !" tepkisi almasına rağmen, izlediğinizde alışılmış sit-com tarzından gayet de uzak olduğunu görebiliyorsunuz. Espriler kırıp geçirmenin yanı sıra yoğun zeka kıvılcımları barındırıyor, bu da diziyi bayağı sit-com lardan ayırıyor. Karakterlere gelecek olursaaak; fazla zeki olması nedeniyle insanlarla iletişimi son derece vasat, bunun bilincinde olduğu için de son derece egoist kişiliğimiz Sheldon... En az ev arkadaşı Sheldon kadar zeki olmasına rağmen, ortama girmeye çalışan 15 yaşındaki ergen edasıyla kapı komşusu Penny 'ye aşık olan ve normal olma çabası içine giren Leonard... "Sanal alemin kralıyım, gerçek dünyada bir hiçim" yaşamı süren ve bu konuda gösterdiği çabalara rağmen pek de bir yol gidemeyen Howard... Konuştuğu zaman midenize kramp girmesine sebep olacak espriler yapabilen ama bir kızın bulunduğu ortamda pili bitmiş robot misali susup, tepkisiz kalan Hindistanlı Rajesh... Ve son olarak hakkında fazla birşey söylememize gerek olmayan, sarışın, seksi, yeni kapı komşusu Penny... Şuan saat 19.02 ve bir buçuk saat sonra yeni bölümü başlayacak. Dizi dediğin şeyi netten indirip izlemiyorum ben. Heroes 'un da Big Bang 'in de her türlü cnbc-e dizisinin de tadı tv başında çıkar diyorum ve bu diziyi her ne kadar şiddete karşı da olsam şiddetle tavsiye ediyorum.

-Bir de ciğerini yediğim Fransa'da bekaret tartışması başlamış blogcu. Oku sen de gör, ben gördüm birşeye benzetemedim. Hatun da eli yüzü düzgün birine benziyor ama tüh tüh (tabi yüzünü göremediğimden kendi hayal gücümün bir betimlemesi bu "eli yüzü düzgün" ifadesi)... Gerdek gecesinde "bakire değilim ben" demiş de damat bey yanlış mı anlamış acaba diye düşünmüyor değilim. Şimdi bakire olmadığı için eli yüzü düzgün bile olsa "eli yüzü düzgün" dememem gerekir dimi? Dedim bakalım canım sağolsun. Memleketimin damadının değer yargılarına karışmak doğru olmaz tabi. Gerçi olay Fransa'da olduğu için "memleketimin şusu busu" dememek lazım, ama "memleketimin" kelimesinin, derinlerinde coğrafi konum değil de ahlaki değer kavramı taşıdığını düşünürsek bir sakıncası olmasa gerek. Yine de bir Hüseyin Üzmez 'e danışmak lazım. Susma hakkını kullanmak isterse Fransa İstinaf Mahkemesine danışırız.

-Siz ilk okkalı küfrünüzü ne zaman ve kime ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum. 4. sınıftaydım. Pollyanna okumuş bitirmiş bünyeyle dolaşıyordum o zamanlar. Bir sınav haftası, matematik yazılısından bir gün önce, oturmuş televizyon başında Titanik izliyordum. Sınavı unutmuş gemiden armut misali düşen insanlara dalmıştım. Yatma vakti geldiğinde matematik sınavı aklıma dank diye düşmüştü. Ama Pollyanna 'ydım ben, üzülüp telaş yapmamalıydım. Belki matematiğe çalışmamıştım ama Leonardo Di Caprio 'nun ne kadar yakışıklı olduğunu keşfetmiştim (4. sınıf okullu çocuğu bünyesi tabi ne bekliyordun ki?). Pollyanna olduğum için yüzümde bir tebessümle uyumalıydım, uyudum da. Ertesi gün herkesin 90lar 100ler aldığı sınavdan sadece 10 puan alarak sıramda oturup kalmıştım. Pollyanna tebessümü yerini nefrete bırakmıştı ve ağzımdan o filmlerde duyduğum, ne anlama geldiğini bilmediğim sözler döküldü. Kısık sesle, öğretmen duymasın, verilen 10 puan da alınmasın mantığıyla, bozulup suratında kocaman bir karanlık oluşan anime karakteri edasıyla tüm gün kalkmadım o sıradan. Pollyanna tuzağına birkaç kez daha düştüm ve sonu hep hüsranla bitti, bize göre değilmiş her daim kuşlar böcükler vs...

-Küçüklük deyince, çocukken izlediğimiz Show tv akşam kuşağı geldi aklıma. İlk bir saat Power Rangers izlerdik. "Pembe benim, sarı sensin, sonra ben kırmızıyla evleniyorum, seni kötü adam yiyo!" diyerek ortalarda dolaştığımız, bize kızların hep pembe ve sarı olması gerektiğini aşılayan garip dizi. Aslında koltuklara yerleşmemiz için bir geçiş dizisiydi, zira hemen arkasından çocukluğumu derinden etkileyen o televizyon serisi gelirdi. Goosebumps!!! Anne baba çalıştığı için bakıcımızda pineklerdik. Akşam kuşağımız başladığında, Power Rangers 'ın tam ortasında anne baba gelirdi, fakat biryere gitmezdik. Goosebumps biteseye kadar televizyona kenetlenirdik. Geceleri de canlanan kuklalar, korkuluklar, yeşil bir sıvıya dönüşen çocuklar, kafasını fırına kıstıran ve evin içinde elinde kafasıyla dolaşan hayalet çocuğu... görür, uyuyamaz, anne babanın sıcacık yatağına koşardık. Ne cinnet diziydin sen Goosebumps! Bir sen, bir de Dedektif Conan (bir de Linda Blair ama o daha sonradan fırladı)...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Masters Of Movies


Günlerdir yazacak birşey bulamadığım için dedim artık film konuşalım bugün. Lafı uzatmadan geçiyorum. (Çok da resmi bir insan oldum ben zaten)

Waking Life (2001)

Fazla başarılı bulduğum, Amerikan yapımı olduğuna inanmakta güçlük çektiğim animasyon film. Tekniği açısından bakıldığında -A Scanner Darkly 'yi izleyenler bilir- film gerçek oyuncularla çekilmiş, sonradan animasyon haline getirilmiş. Monologlar üzerine kurulu, pek felsefik, pek de öğretici. Film; yolda bulduğu kağıdı okuduktan sonra (kağıtta "look at your right" tarzı birşey yazmaktadır.) sağına bakar bakmaz, bir arabanın kendisine çarpmasının hemen ardından gözlerini yatağında açan bir adamın; her gözünü açışında yeni bir rüyaya uyanmasını ve bu rüyalar sırasında astral bir deneyim yaşayarak farklı yerlerde, farklı insanlar arasında geçen diyalogları dinleyip, içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışmasını konu alıyor. Kesinlikle ayıkken ve yanınızda bir not defteri bulundurarak izlemenizi tavsiye ediyorum. A Scanner Darkly dedim, hatta Dazed and Confused, Before Sunrise, Before Sunset, Fast Food Nation, The School Of Rock diye devam edip yönetmeni de bomba gibi yapıştırmak istiyorum. Richard Linklater. Fazla söz etmeye gerek yok, anladınız siz...

Bin-Jip (2004)

Türkçe'ye "Boş Ev" olarak çevrilmiş bir Kim Ki-Duk şaheseri olmakta. Film; hayatını tatile çıkmış insanların evlerinde birkaç gün kalarak ve karşılığında evlerdeki bozuk eşyaları tamir ederek geçiren bir gencin, birgün boş sanarak girdiği evde kocası tarafından dayak yemiş bir kadınla karşılaşmasını ve ikisinin yaşadığı olayları ve aralarında filizlenen aşkı anlatıyor. Kore sinemasına az çok göz aşinalığı olan, hele bir de Kim Ki-Duk takip edenlerin anlayacağı üzere filmde doğru dürüst diyalog yok. Sadece görüyor ve anlıyorsunuz. Yalnız iyiydi hoştu ama film boyunca çalan Natacha Atlas- Gafsa adlı şarkıya sinir oldum. Şarkı başladığı anlarda sesini kısdım. Madem tek şarkılık bi soundtrack listeniz var, adam akıllı birşey seçin arkadaşım.

"it's hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream..." (Filmin sonunda beliren naçizane bir cümlecik)

Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom (2003)

Biliyorum okunmuyor! Şu küçükken söylemeye çalıştığımız "dal sarkar kartal kalkar kartal kalkar dal sarkar" cümlelerine benziyor. Türkçesi "İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar". Böyle bir isim çıkarsa yine Kim Ki-Duk 'tan çıkar tabi. Yine fazla replik yok. Görüyor ve anlıyorsunuz cinsinden. Güney Kore- Alman ortak yapımıymış film. Budizmin akın akın işlendiği huzur verici bir film. İnsanoğlunun doğumundan ölümüne kadarki süreçte hayata bakış açısı, deneyimleri, acıları, çıkardığı deneyimler ve bitmek tükenmek bilmeyen nevsi filmin ana konusu. Budizm, ruhsal dinginlik... diyorum ama film gerçekten sıkıcı değil. Evet, durgun, ama çok derin dersler çıkarılabilir. Hele bir de Zen Budizm'i ilginizi çekiyorsa, tadından yenmez...

The Man From Earth (2007)

Tek bir odada geçen filmleri sever misiniz? Hani güzel güzel monologlardan oluşur, tekrar tekrar izlemek istersiniz. O zaman The Man From Earth 'ü de izlemelisiniz. 14.000 yaşında olduğunu iddia eden John Oldman adındaki tarih (sanırım tarihti) profesörü ile aynı üniversiteden 7 akademisyen arkadaşının arasında geçen muhabbetten oluşan bu cağnım film "sakin bir bilim-kurgu". Mağara hayatından buzul çağına, şamanlara, İsa'dan Budha 'ya, Van Gogh 'a kadar genişleyen bir kurgu. Parçalar o kadar güzel oturtulmuş ki "niye olmasın lan?" diyen insanlar biliyorum. John Oldman rolünde David Lee Smith görüyoruz. Göz zevkime de hitap ediyor doğrusu. Filmin yönemeni de Richard Schenkman. İsmini hiç duymadım ama bu filmle beynime kazınmış durumda kendisi. Teşekkür etmeden duramıyorum.

1 Kasım 2008 Cumartesi

I Just Want To Say "Hi"

Şu sınav temposu denilen şeyi özleyeceğimi hiç düşünmezdim. 2 sene boyunca yan gelip yattıktan sonra soğuk duş etkisi yaratan dershaneye alıştım sayılır. Oturup saatlerce ingilizce metinler çevirmek baya baya eğlenceli oluyor. Tenefüslerde dışarı çıkıp sayısal sınıflarına bir göz gezdirince yabancı dil seçmekle en doğru şeyi yapmışım diyorum kendime. Şu nasıl birşey olduğunu bir türlü anlayamadığım öss, yds bilmem nelerine hergün yaptığım şeylerin dozunu biraz artırıp hazırlanmak cidden çok zevkli. Bir insanın hayatta birşey yaparken bundan gerçekten emin olması, seçimini pişmanlık ve kuşku duymadan yapması çok güzel birşeymiş.


Postsecret 'ta görmüştüm bu resmi, yoksa Mimi Wonka mı yollamıştı? Hatırlamıyorum pek. Önemli de değil. 2 dakika önce ne yaptığımı da hatırlamadığım düşünülürse kaybedecek pek birşeyimiz de yok.

Gözlerinizi kapattıp göz kapaklarınıza yoğunlaştığınızda havai fişek misali patlayan ışıklar görürsünüz ya. Birkaç saniye o şekilde kalınca beyniniz karıncalanır. Çok güzel bir histir o. Hemen arkasından garip bir baş ağrısı gelir saniyelik. Aldırmadan havai fişekleri izlemeye devam ederseniz bir süre sonra ağrı kesilir, işte o andan itibaren birkaç saniyeliğine zihniniz susar, genellikle meditasyon yaparken kullanılır bu yöntem. O birkaç saniye boyunca gözünüzün önünden geçen görüntüleri hiç unutmayın olur mu? Bence ölürken de onları göreceğiz. Ama ben ölmem gibi geliyor.

-Ne kadar yaşayacaksın Phaedrus?
-Sonsuzluk ve bir gün.

Kendinize böyle bir ev bulsanıza? Kapısının yanında böyle posta kutusu olsun. Ama ev terkedilmiş olsun. Her ay bir mektup yazın. Farklı adreslerler, farklı isimler, farklı hayatlar kullanın. Birden fazla kişinin yerine konuşun azcık. Kafayı yer misiniz bilmiyorum. Ben buldum kendime bir tane. Gelecek hafta yazmayı düşünüyorum. Siyah mürekkepli kalemle sararmış bir sayfaya. Üzerine de yanlışlıkla sıçratılmış kahve ve çikolata izleri bırakayım diyorum. Bir de evinde 20-25 kedisiyle yaşayan bitli teyzenin kapısını çalmak istiyorum. Kedileri kapıp kaçırıyorlar diye insan kabul etmiyormuş evine. 2 kiloluk kedi maması şart...

Film tavsiye etmek istiyorum nedense. Science Of Sleep ( La Science Des Reves) . Eternal Sunshine Of The Spotless Mind izleyip "çok tanıdık, samimi, pamuk gibi" diyenlere Michel Gondry 'nin hediyesi. Doğru piyano tuşlarına bastığınızda havada bulut misali süzülen pamuklar, zamanı bir saniye ileri ve geri alan zaman makineleri, kartondan kameralar, selafonlardan oluşan denizlerle dolu bir film. 6 yaşından beri rüyalarla gerçeği birbirinden ayıramayan Stéphane (Gael Garcia Bernal) 'nin hikayesi. Fazla anlatmak istemiyorum ama Edgar Allan Poe alıntısı yapmadan duramayacağım. "Bu kitabı (filmi) düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum."

Bir de birgün tavşan kostümü giymiş bir Frank kapımı çalıp 28 gün, 6 saat, 42 dakika, 12 saniye sonra dünyanın sonunun geleceğini söylese de yüzüne bir Donnie Darko bakışı çakıp "Why?" diye sorsam. Cevap veremese, ben de gözüne parmağımı sokup "Jake Gyllenhaal 'sız Darko filmi mi çekilir? Ne işi var Samantha Darko 'nun orda?" diye paralasam Frank 'i.

"Kaç kişiye olduğunuz gibi görünmek istersiniz ki ömrünüz boyunca?"

-Ve nedir iyi olan Phaedrus,
-Ve nedir iyi olmayan,
Bunu söyleyecek birine ihtiyacımız var mı?

23 Ekim 2008 Perşembe

John Barleycorn 'a Bir Süreliğine Veda

Çok olmuş yazmayalı yahu. Zamanım olmadı da değil, neredeyse hergün geldim buraya, blogcuların yazılarını okudum kapattım. Çok ayıp ettim doğrusu şu kalbim kadar temiz sayfalara. Kalbim gibi midem de temizdir benim, valla bak! Ama son bir aydır kıtlıktan çıkmış gibi alkol tükettiğim için garip sesler çıkarıyor kendileri. Bir haftadır da meyvelerini veriyor. 2-3 haftalık bir süreçte hergün, iki günde bir, üç günde bir olmak üzere öğle tatillerinde ve okul çıkışı evde kendime rakı enjekte ettim efenim. Çok özlemişim, şerbet gibi geldi vallahi. Haftasonları da elmalı- şeftalili cep votkaları (yerine göre 35likler (kolay döner beynimiz bizim deviremiyoruz öyle 70lik falan cık) ) içimizi ısıttı da ısıttı... Aşırıya kaçtığımızda "e azcık duralım mide dinlensin be muntaz" dediğimiz sıraların birinde Nikki On Extasy nin tekila muhabbetlerine tanık olduk canımız çekti. "E hadi o özlemimizi de giderelim sonra dinlensin mide" dedik. İndirimdeki Bazooka 'ları gördük "E ayıp olur Turşu" dedik, "sonra da dinlenebilir aslında" ların arasında onu da götürdük. Farketmedik ki biz, gece yatarken kıçımız açıkta kalmış, üşütmüşüz. Sonumuz mide bulantısı, nane- limon, yastık- yorgan oldu. Ders oldu koca 1 yılın ardından tekrarlayan yoğun alkol tüketiminin etkileri. Niye çoğul konuşuyorsam bu arada onu da anlamadım! Jack London alkolik yıllarında, alkole John Barleycorn dermiş. Kitapta da John Barleycorn 'lu yıllarını iki kişilik olarak anlatmış, çok etkilenmişim heralde.

Herneyse, içki dediğin şey güzel güzel tüketilmeli arkadaşım. Yudum yudum içilmeli, keyfi çıkarılmalı. İnsan her yıl gelen kriz türü dürtülere hakim olmalı, olmazsa sonuçlarına da bu şekilde katlanmalı. Şimdi çıkıp biri "Heyt be Turşu şu soğuk gecede senin burun akıntısı, üşümeyi kahve + kanyak la ne de güzel geçirirdik" ya da " Zencefilli kurabiyeyle tarçınlı sıcak şarap da battaniye içinde ne de güzel gideeer! hım hım nım nım nım..." dese gözüne gözüne nane-limon sokabilirim ben. Var öyle bir potansiyel şuan. Mide bu, dinlenmeye ihtiyacı var efenim. Kahveyi bile azalttım şu mide rahatlasın diye. Arka fonda Yann Tiersen 'li, battaniye içinde, sıcak şarapla geçirilecek soğuk kış günlerine hazırlık yapmak lazım azizim... Olmuyor böyle köprüaltı şarapçıları tadında, çıkmıyor zevki...

10 Ekim 2008 Cuma

Ortaya Karışık Chapter 3 ( 3. olması lazım sanırım galiba herhalde...)

Bahar geldi, yaz geldi, hava ısındı kimi zaman, çiçekler, böcekler, kuşlar vs.... Yeni yeni gruplar keşfettik. Sevgi Kebelekleri fışkırdı bazen içlerinden. Bazen "Highway to Rock'n Roll vu huuu!!!" dedik, coştuk, eğlendik... Ne gruplar geldi geçti yani işin özü... Ama şöyle hafiften havalar soğuyup, üstümüze yumuşacık kazaklar geçirdiğimizde, dizilerin yeni sezonları başlayıp, mutfakta turşular ve envai çeşit çorbalar üretime geçirildiğinde, yazın yağmura yakalanıp ıslanmak pek menem birşeyken, şimdilerde buz gibi havayla birleşince sadece camdan bakıp izlemesi zevkli olan yağmurdan kaçtığımızda zamanı gelen bir grup vardır ki... Anathema efenim... Nasıl tarif etsem bilmiyorum. Brutal vokali bir kenara bırakıp pek "clean" vokalle yollarına devam ettikleri dönemden sonrasını severim hep. Birçok Anathema fanı bu durumdan çok rahatsız olmuştur kanımca. "Artık eski tadı kalmadı ah ahh" dır bazıları için. Benim için ise kıymetli Anathema; Vincent 'ın kafa sesiyle bazen sakin, bazen haykırır durumda şarkı söylemesidir. Bir The Crestfallen ya da bir Serenades in de ayrı güzelliği vardır. Ama bir Angelica dinlerken hissettiklerimi bir Sweet Tears, bir A Dying Wish dinlerken hissedemem mesela. Gerçi A Dying Wish 'i örnek göstermem ne kadar doğrudur zira The Silent Enigma ; Darren White 'ın gruptan ayrılıp, yerine pek sevgili Vincent 'ın geçtiği saygı duyulası bir albümdür.

Ama dediğim gibi Angelica, Shroud Of False, en sevdiğim albümlerden olan Judgement 'tan Forgotten Hopes, One Last Goodbye, Parisienne Moonlight, A Fine Day To Exit 'in belki de en güzel şarkısı Temporary Peace, Flying, Are You There, albümle aynı adı taşıyan A Natural Disaster (ki bu şarkının konser performansları orjinalinden çok daha güzel olur bakınız, gerçi Lee Douglas denilen hatunun sesi her nekadar güzel de olsa tipini sevmem, Vincent 'ın yanına gitmez! => böyle de kıskanırım) ve daha birçok şarkı tüyleri diken diken eden bir huzura sahiptir. Melankoliden depresyona dalar, jiletleme moduna girersin gibi şeyler söyleyemem Anathema hakkında. Evet melankoliktir ama asla Anathema dinlerken bunalıma girmez bir insan, giremez, girmemelidir. Hafif bir hüzünle karışık mutluluk ve huzur hissidir bu grup kısaca. En son albümleri Hindsight ağustosta çıkmıştı sanırım ama o sıcak yaz ayında Anathema dinlemeye cesaret edememiş ertelemiştik download işini. Geçenlerde abimin bilgisayarından indirilmiş o güzelim albümü attım mp4 denilen cihaza. Günlerdir bu toplama albümü dinliyorum. 10 şarkının akustik versiyonlarından oluşuyor albüm. Bir ara buraya upload edeceğimdir. Buyrun bu da tracklist:

Fragile Dreams
Leave No Trace
Inner Silence
One Last Goodbye
Are You There
Angelica
A Natural Disaster
Temporary Peace
Flying
Unchained (tales of the unexpected)

Müzik muhabbetini bir kenara bırakıp, bir bağyan olduğum gerçeğini göz önünde bulundurursak Anathema dinleyip de ek olarak Vincent Cavanagh hayranı olmamam -en azından benim için- imkansız. Nikki hanım sayesinde bol bol İsveç çıtırı gördüm, İngiltereden fırlama Indie yaratıklarını seyrettim, dinledim, bol bol Fransız entellerine göz gezdirdim. Hiçbiri bu şahsiyet kadar hayran bırakamadı beni kendine. Konserlerden sonra suratında içkinin de etkisiyle oluşan kocaman gülümseme (bu cümleyi hala Anathema 'yı canlı canlı izlememiş biri olarak kurarken bu gerçeği bilinçaltımdan silmeye çalıştığımı da araya sıkıştırmalıyım), elinde şarap kadehi, tatlı tatlı gezinip duran bu adama hayran olmamalı da ne yapılmalı?


We're just a moment in time
A blink of an eye
A dream for the blind
Visions from a dying brain
I hope you don't understand...

Müzik muhabbetini bir kenara bırakayım diyorum ama günlerdir, hayır haftalardır, hatta ve hatta aylardır desem yeri midir? yeridir, Oturup televizyon karşısında Akbank'ın yeni Fish Card reklamını bekliyorum. Hani şu kredi kartı reklamı olmasına rağmen vazgeçtiğimiz hayaller bölümüne cağnım hippiyi koydukları reklam, elinde "Make Love Not Money" yazan... Bir arkadaşım izlemiş, pek beğenmiş "Sırf bu reklam için edinmek lazım bunlardan bir tane" demiş gözümün önünde. "Eğer reklamın bir kredi kartı reklamı olduğunu unutup, akıp giden fotoğraflarla birlikte Somewhere Over The Rainbow u dinlerseniz hayalleri gerçekleştirmek için kredi kartı borçlarına ihtiyacın olmadığını görebilirsin belki." demişim ben de... Mümkünse reklamın ortasında eski sevgiliye hava atma, bayılana kadar alışveriş yapma gibi fikirlerinizi kendinize saklayınız efenim, hayallerimiz bize kalsın. He niye oturup televizyon başında fish bekliyorum? Reklamın ilk yarısı hoşuma gidiyor be muntaz!

Siyasetten de siyasetçilerden de nefret eden bir insan olarak izledim Kemal Kılıçdaroğlu- Mehmet Mir Dengir Fırat Ahmet Mahmut Ali Cengiz Muntaz... tartışmasını. Hani benim de karşıma o kadar sakin, her zırt dediğinde pırt diye ordan bir belge çıkaran, tepki olarak tek bir sinirli hareket dahi göstermeyen, mimikten yoksun adam çıkarsalar ter içinde kalır, ayılır bayılırım -ki düşün ben sütten çıkmış ak kaşık, Mehmet Dengir bla bla artık nasıl bir kirli çıkın... Ama o ortamda ben olmadığım için ve televizyonun karşısında elimde kahvem gerim gerim gerilerek izlediğim için çok hoşuma gitti. Her belgede biraz daha geniş sırıttım. Ve o babacan, belgeli adama çok fena kanım kaynadı. En sevdiğim insan türlerinden. Sakinken çıldırtanlardan... Çok beğendim çook bildiğiniz gibi değil. 2000 yılındaki (2001 de olabilir hatırlamamaktayım) raporlardan bahsedip Mehmet Mir Dengir Ali Ayşe Hüseyin Fırat vesaireyi köşeye sıkıştırdığı sahne çok güzeldi hem de (Anlatışımdan da anladığınız üzere film gibi geçti oturdum bir de tekrarını izledim. Dvd si çıksın onu da alıcam!).

Suçlama Kaynağı: 2000 yılında tutulmuş rapor.
Savunma Kaynağı: 2006 yılında tutulmuş rapor.

Buyrun aradaki 7 fark...

Geçen gün Enver Aysever'le Ayrıntılar diye bir program vardı Skytürk'te onu izledim. Pippa Bacca yı konu etmişler bir bölümde. O videoları izledikçe, fotoğrafları gördükçe tüylerim diken diken oldu yine... Bu kadının, her çeşit insan barındıran şu ülkede cinsel tatmininden başka birşey düşün(e)meyen, insan demeye bin şahit isteyen bu ne olduğuna dair hiçbir fikir yürütemediğim "şey" tarafından öldürülmesi düşüncesi şuan bile kanımı donduruyor. "Bunların" heran çevremizde olduğu düşüncesi ise...

1 gün sonra konulan not: Ahanda buyrun => Anathema- Hindsight

3 Ekim 2008 Cuma

Bayram Şekeri Style

Bayram boyunca ev telefonumuz çalışmadı okuyucu. İnternete de giremedim. Kimse bunun sorumlusu çıksın itiraf etsin ulen! Yazacak şeylerim var... Bir önceki yazı gibi olmayacak zira üç gündür kahveyle yatıp kahveyle kalkıyorum. Boşaltım sistemim sırf bu sıvı üzerine çalışıyor. Bayramda sadece baba ve dedemden para almanın verdiği buruk acıyla evde oturup kuzenle film izlediğim için kesinlikle şiirsel şeyler çıkmayacak ortaya... Orfanato ile başlayan film kuşağı; The Ninth Gate, Chocolat, Across The Universe, Death Note (1-2), Psycho, Naked Lunch, Waking Life, Constantine, Wanted, Blue Velvet, Nightwatch... olarak devam etti.

Abimin yarın gitmesini mi kutluyoruz bilinmez, salondaki şömineyi yakma hevesi içine girdi annemle babam. Hava çok kötüydü tüm gün boyunca yağmur yağdı. Sıcacık kahvelerimizi alıp o şöminenin başına geçmek nasıl bir keyiftir yahu... Televizyonda da Nick Cave & The Bad Seeds - LoverMan klibi dönmeye başlayınca Nirvanaya ulaşmış Buddha psikolojisi içine girdim bile. Bu arada şömine denilen alet gerçekten çok ilginç. Suratın yanıyor, arkan buz tutuyor...

Sevgili Myspace adamımız Tom 'u bulursam bir temiz döveceğim. Emilie Simon hanfendinin pek güzide cover ladığı Iggy Pop şaheseri I Wanna Be Your Dog u profilime eklemek istedim ama profilimde player görünmüyor.

Sopor Aeternus dinliyordum son birkaç gündür. In Der Palästra çok da hüzünlü gelmişti. Şarkıyı abime dinlettiğim günden beri dinleyemiyorum. Hayır ne var bu adamın sesinde bu kadar gülünecek? O titrek ses önceden duygulu gelirken artık ne zaman dinlesem abimin taklitleri aklıma geliyor, gülmeden edemiyorum! (Şuradan bir bakın derim, Deri Ceketli Çocuk haklı mı yoksa?)

Küçüklüğümde izlediğim korku filmlerindeki tırnak sökme sahnelerinden fazlaca etkilenmiş olmalıyım ki yıllardır tırnağımla etimin birbirinden ayrılması düşüncesi tüylerimi diken diken eder. Bu korkum yüzünden hep tırnağımı etime bastırırdım. Geçen günlerde farkettim ki tırnağımın uzadığı yerdeki etim tırnağıma yapışmış blogger!!! Tırnakla beraber uzuyor et. Törpünün sivri ucuyla birbirinden ayırdım. Canım da baya acıdı. Şimdi aklıma geldikçe etimi çekiyorum geriye geriye tekrar yapışmasın diye. Önüme gelen herkese de anlatıyorum tüyleri diken diken olsun, içleri cız etsin...

Yazacak şeylerim vardı güya. Hepsini unuttum. Müzik ve sinemadan bahsetmek istiyorum. Bu arada Elif Şafak 'a benziyormuşum. Bugün gittiğim fuarda kitap bölümündeki iki üniversiteli genç ağızları bir karış açık "Aaaa Elif Şafak gibisiin, kesinlikle saçlarını sarıya boyamalısın" dediler. "De get layn" demek istedim.

Son yıllarda doğru dürüst Türkçe müzik dinlemeyen bendeniz yavaş yavaş alışmaya başladım galiba. Cem Adrian, Umay Umay, Makine, Asfalt Dünya vs. ile sınırlı zevklerimin arasına bugün Zakkum 'dan iki parça, bir de Kreş 'ten Yarım Kalan Şarap 'ı ekledim. Dinliyorum ciddi ciddi. Zakkum 'u hiç sevmem ama Hipokondriyak ve Ahtapotlar 'dan yeni haberim oldu. Ne olursa olsun bu iki şarkıyı başka bir grubun yorumlamasını istemekteyim. Şarkılar güzel, güzel olmasına ama gruptan hiç haz etmem. Asfalt Dünya söylesin! Evet evet yakışır...

Bence haftada bir gün belirleyip o günü Alfred Hitchcock günü yapmalıyız. O günlerin hepsinde de Psycho izlemeliyiz. Hemen ertesi günü de Anthony Perkins günü ilan etmeli, hep Le Procés izlemeliyiz.

Uzun zamandır blog açmadığımdan mıdır bilmiyorum hiçbirşey anlatmak gelmedi içimden. Bari süslü olsun dedim içine güzel güzel bağlantılar koydum. Son olarak da yeni keşiflerimden biri olan OperaNoire albümünü kondurup gidelim. Afiyet olsun efenim...

20 Eylül 2008 Cumartesi

In Der Palästra

Keşke demeyi sevmeyen insanlar için yeni bir kelime bulmak isterdim hep. Son zamanlarda yaptığım hareketlerden, söylediğim sözlerden pişmanlık duyduğumu farkedip vazgeçtim. Duyulan his kendini yeterince iyi ifade ediyor diye düşünüp kelimelere dökmeyi anlamsızlaştırdım. Telepati yeteneğimin olmadığını varsayarak kelimeleştirmeyi denedim, çok süslü oldu. Karşımda soran gözlerle bakan yüze tek kelime etmeden ayrıldım gerçekliğinden. Belki bir iki saniye bekledim karşısında, düşüncelerimi okuması umuduyla, onun da benden pek bir farkı olmadığı gerçeğini gözardı ederek...

Kim olduğunu bildiğimi düşündüğüm insanların kim olduğumu bilmelerini istedim. Ağzımdan dökülmelerine izin verdiğim anda pişman olduğum "kelimeler" yüzünden pek umut aramadım da. Bunu farkettiğimde ise asıl "ben"leri çıkardım ortaya. Farkettiğim en güzel şeydi bu "ben"ler. Beynimin içindeki çantadan hangisini seçtiysem o oldum yerine, zamanına göre. Bunu her insanın hayatı boyunca yaptığını farketmem ise farkettiğim en kötü şeydi. Bana özel birşeyler olmalıydı ama çevreme baktığımda herkes özeldi, olağanüstü ve garipti. Olabildiğim kadar normal olmaya çalıştım. Ortaya yeni bir "ben" çıktı bu sefer. Öğrendiğim şeyse insanların, bunların farkında olmamalarıydı. Dürüst olduğunu söyleyip karşısındakini ikiyüzlülükle suçlayanlardı. Karşılarına geçip "Sadece iki tane mi?" diye dalga geçmek istedim ama bana özel olmalıydı. İçimden kıkırdarken birilerinin daha içlerinden güldüğünü farkettim. Telepatiyi abartmaya gerek yoktu. Kimisiyle konuşmadan paylaştım birçok şeyi. Bir şarkıyı dinlerken, bir resme bakarken hissedilebilir şeylerdi. Ama insandık biz. Konuşmak, yazmak, gülmek zorundaydık. Cümlelerini tamamladığım insanların cümlelerimi tamamladıklarını gördüğümde, sanırım bu bile yeterli bir nedendi onları 80 yaşıma geldiğimde yanımda istemem için Mimi Wonka'nın nağmeleriyle. "Yüz yüze baktığımız kaç insana güveniyoruz ki?" diye sormuştu biri. Gün içinde küçük bir yer kaplayan küçük bir cümlenin bile bende bıraktığı etkiyi saatlerce anlatıp hafiflediğim, uzaklıkların, dünya içinde kapladıkları hacimlerin bir önemi olmadan birşeyleri paylaştığım ve yaşadığım insanlar bu soru için verebileceğim en güzel cevaptır sanırım. Tüm bu satırları bir çırpıda anlatan birkaç dakikalık şarkılarsa bu cevabımı destekleyen en güzel görgü tanıkları. Görgüden uzak insanlardık biz...

Lili
Take another walk out of your fake world.
Please put all the drugs out of your hand.
You'll see that you can breath without not back up.
Some much stuff you got to understand.
For every step in any walk, any town of any thought
I'll be your guide.
For every street of any scene, any place you've never been
I'll be your guide.
Lili
You know there's still a place for people like us.
The same blood runs in every hand.
You see it's not the wings that makes the angel
Just have to move the bats out of your head.
For every step in any walk, any town of any thought
I'll be your guide.
For every street of any scene, any place you've never been
I'll be your guide.
Lili
Easy as a kiss we'll find an answer.
Put all your fears back in the shade.
Don't become a ghost without no colour
'Cause you're the best paint life ever made.

Ama en kötüsü de beklentiydi. Zihnimde istediğim, hissettiğim gibi canlanmayan, anlatmak için ağızlarda sakız olmuş kelimeleri seçmemeye özenle dikkat ettiğim ama adını bir türlü koyamadığım "şeyler" düşündüm (Aşk, sevgi gibi şeylerden bahsetmiyorum, yazının akışına göre kafanda bunlar canlanabilir ama böyle konular değil). Bilinçsiz bir şekilde bunları benim gibi düşünmesini istediğim insanlardan "bilinçsiz beklentimin" karşılığını alamadım. Acınası bir durum değil inan. "Hayal kırıklığı" denildiği zaman genel olarak zihinlerde canlanan düşüncelerle; benim zihnimde, seninkinde, herhangi birinin zihninde canlananlar birbirini tutmak zorunda değil. Pişmanlık, ihtiyaç, ikiyüzlülük, güven, beklenti... "Kelimelerin yetmediği an" tabiri de böyle durumlar için değil midir? İşte tam böyle zamanlarda her insanın aslında birer koala olmasını isterdim. "Kelime" nin varlığını inkar edip düşüncelerimi olduğu gibi karşımdakine sunmak... Ama sonra "insan" olduğumuzu, bir insanın nasıl olduğunu hatırlayıp bundan da vazgeçtim.

Hep de kıskandım o doğaüstü güçleri olan, metafizikle ilgili insanları (Kıskançlık kelimesinin zihnimde uyandırdığı kalıba değinmeden). Neden bu kadar normal olduğumu sordum bugün yine. Sorduğum sorudan pişmanlık duymama sebep olan şizofrenik iç seslerim kimler olduğumu hatırlattı sonradan. Rahatladım. Kim değil, kimler olduğumu gözden geçirip içlerinden birini seçtim önümüzdeki uzun bir dönem için. Uzun kelimesinin zihninde yarattığı anlam ne kadar "uzun" olursa olsun, kendi zihnimdekini bile tahmin edemiyorum.

Evde yalnız kalmayı özlediğin anda çevrende onlarca insanın olduğunu bilmek... Yüksek sesle şarkı söyleme isteğine engel olamadığın bir an, birinin kapıyı açıp soran gözlerle bakmasına aldırmadan gülümseyerek devam etmek... Boş ve beyaz duvarlara çarparak fiziki acıyla dans etmek, kollarını serbest bırakıp ne kadar hafif olduğunu farketmek... Eline fırçayı aldığında aslında güzel resim yapabildiğini görmek... Bir William Blake okurken, romantizmin hergün görülen duvar yazılarından, sıralara kazınan basit cümlelerden, telefonlardan gönderilen kafiyeli aşk cümlelerinden ibaret olmadığını anlamak...

To see a world in a grain of sand,
And a heaven in a wild flower,
Hold infinity in the palm of your hand,
And eternity in an hour.


Küçük bir iyi geceler hediyesi; Sopor Aeternus- In Der Palästra

12 Eylül 2008 Cuma

Otobüs Gözlem Evinden Bildiriler Serisinin Pek Can Sıkıcı Devamı

İlkokuldan bu yana bize öğretilen otobüslerde yaşlılara her daim yer verilmelidir kalıbı "her yaşlı" için geçerli olmamalıdır diyorum ben. "Tonton nine, dedelerimizi oturtalım, huysuzlar ayakta kalsın" çözümü biliyorum çok acımasızca ama öyle durumlar oluyor ki "ulen ben yaşlanınca tuvalete bile arabayla gideceğim! Gençlerimizi yormayacağım heyt" deme noktasına geliyorum.

Sadece tontonlarına değil hepsine saygım var ama bazılarında merhamet yok. Gün boyunca pastalarla, böreklerle, envai çeşit yiyecek içeceklerle toplan dostlarınla, bol bol dedikodu yap kurtlarını dök... Biz de o sırada kurtlanmış beyinlerimize envai çeşit bilgi kırıntıları sokmaya çalışıp dökülelim, 20 kiloluk çantalarımızla kamburumuzu çıkarta çıkarta otobüslerin arkasından koşturalım. Sonunda huzur içinde eve doğru yol almayı umarken... Sen gel beni kendinden geçmiş, her an direksiyonu kırıp, freni basıp arabaya amuda kaldırma potansiyeline sahip şoförün insafına bırak. Oldu mu be teyzecim? Tamam sen de ayakta kalma, gel ben sıkışırım buraya, hiç olmadı ben kalkarım, sen de o güzel yüzünle, pek cici sesinle "Ver yavrum çantanı şuraya koyalım, ağırdır şimdi o, inerken alırsın" de, senin çantanı bile taşırım. Ama çantandan para çalmış bir tinerci çocukmuşum edasıyla süzme beni n'olur! Okullu çocuğum ben!

Bugün pek saftirikcan servis şoförümüz yine bizi almayı unutup okul çıkışı gelmedi. Biz de aynı yerin yolcuları birkaç insan kampüsün yanındaki duraktan otobüse binip çarşıda indik. Koştur koştur mahallemizin otobüsüne yetiştik 1.30 dakika arayla. Yerlerimizi aldık, bendeniz hemen çıkardım mp4ü, dibimdeki bayana rağmen uyuma girişimlerinde bulundum. Olmayınca gözlerimi açtım bari dışarıyı izleyeyim diyerekten... Gözlerimi açtığımda gördüğüm manzara hiç de iç açıcı değildi. Otobüs tıklım tıklım dolmaktaydı. İnsanlar pazar alışverişlerini yapmış, otobüse dadanıyorlardı. Sonumun nasıl olacağını biliyordum. Sabahtan beri çektiğim yorgunluğun üstüne bir de otobüs yolculuğunu ayakta geçirme vakti yakındı. Sonra otobüsün düşündüğüm kadar dolmadığını farkettim. Hemen hemen herkes bir yer bulmuştu. Bir amca hariç... Üstümüze üstümüze geliyordu, ben de nezaket gereği kalkmaya çalıştım sırtımdan asılan bilmem kaç kiloluk çantama rağmen. Arkamı döndüğümde zaten hemen arkamızda bir yerin boş olduğunu görünce tekrar yerime oturdum amca için de bir yer varmış diyerekten. Amcamız arkamıza geçti. Bir iki dakika söyleyeceklerini düşünmüş olmalı ki, ilk anda bir tepki gelmedi. Yoğun bir beyin fırtınasından sonra yanımdaki kızın omzunu dürtükleyip "Yaşlılar gününüz kutlu olsun kızım" bla bla demeye başlamış. Ben duymadım önce zira kulağımda kulaklık vardı. Benim duymadığımı farkeden amca ısrarla omzumu delip geçen parmağıyla dürtmeye devam etti! "Çantam o görevi yeterince yapıyor merak etmeyin" demek için arkamı döndüğümde gördüğüm surat ifadesi karşısında "susmalıyızzzz" diye çenemi uyardım. Amcacım yine aynı cümleyi farklı yorumlar getirerek önüme sundu. Ne diyeceğimi bilemedim çünkü jeton o an gerçekten düşmedi. Tercüme etsin diye yanımdaki kıza soran gözlerle baktım.

-Sağol de. Sağol de.

Dedi bana. Ben de bir bildiği vardır diye saf saf "Sağolun" dedim. Önüme döndüğüm anda amcamın amacını da kızın amacını da anlamış bulundum. Sinirimden müziğin sesini biraz daha açtım. Sonra ayakta bir dedemi daha gördüm. Kalkacaktım ama dedem önündeki boş koltuğa bile oturmaya isteksiz dururken ne diye kalkayım diye vazgeçtim.

Hayır amcacım! Ben oturmuş işim gücüm yokken seni bu bloga misafir ediyorsam, konu haline getiriyorsam sandığın kadar duyarsız değilimdir değil mi? Sen de gördün kalkmak üzere olduğumu ama boş koltuğu görünce vazgeçtiğimi. Niye önüne gelen her gence "duyarsız, kaygısız, yeni nesil genç" imajı takıyorsun ki? Hayır inkar etme amacını ikimiz de biliyoruz. Dost sohbetlerinin yeni nesil gençlerden yakınma bölümünde anlatacak bir anın olsun istiyorsun. Aramızda geçen olayları gerçek yüzüyle anlatsan "Ah bu gençler çok vefasızlar azizim çook" diyemeyecek kimse. Çok sıkıcı olacak hatıran ve yine kimse sana "Çok haklısın, bak neler görmüşsün..." demeyecek. Olaya renk katmak için de 1-2 saniye beyin fırtınası yaptın beni benden aldın... Yine de diyorum ki canın sağolsun Amca! Senin hikayen renkli olsun, kafandaki yeni nesil genç imajı çizilmesin, varsın olsun ben hayırsız olayım dost sohbetlerinde...

11 Eylül 2008 Perşembe

Video Style

Mimi Wonka 'nın mim'ini alıp oturdum bilgisayarın başına, kafa patlattım, hatırlamadığım tüm klipleri gözden geçirdim falan feşmekan.. Sonunda bir liste çıkardım ortaya. Aslında 25 videonun arasından ancak bunları seçebildim. Zira sevdiğim şarkıların klipleri de (şarkıların etkisinde kalaraktan) hep güzel gelmiştir. Çok çabuk klip beğenenlerdenim ben. Neyse çok fazla uzatmadan listemize geçelim ( Mtv Top 20 sunucusu mode : on) ;

Özellikle son zamanlarda dilimden düşürmediğim, tekrar playistime soktuğum nacizane şarkının pek keyifli klibidir. Sözleri bir çırpıda ezberlenir ve tüm gün söylenir. Klibi izledikten sonra aynı şekilde sokağa çıkıp, milleti arkama toplayıp şarkı söyleyerek gezinmeyi düşündüm ama sonum zabıtalarca kovalanan Free Hugs gençleri gibi olmasın istedim.
Sandi Thom- I Wish I Was A Punk Rocker With Flowers In My Hair

Placebo'nun klipleri her zaman sevilmiştir tarafımdan. Fakat bu klip daha anlamlı gelir bana. İzlerken tüylerimin diken diken olmasına sebeptir.
Placebo- Twenty Years

Bu şarkıda içinizde daha önceki yazılarımda bahsettiğim şu meşhur "Sevgi KeBelekleri" nin oluşması kaçınılmazdır. Klibin siyah beyazlığı, şarkının tatlılığı hiçbir şeye değişilmez.
Nouvelle Vague- Dance With Me

Bu; klipten değil de, sanırım daha çok şarkıdan kaynaklanan bir sempati. Ama yine de favorilerime girer.
Fools Garden- Lemon Tree

En sevdiğim punk gruplarından biri olmalarının yanısıra pek güzel de klip çeker bunlar. Klipteki kasiyer gibi yerimde duramıyorum izlerken. Çok eğlencelidir, pek zevklidir, izlemeye doyum olmaz.
Mindless Self Indulgence- Shut Me Up

The Nightmare Before Christmas hissi veren güzel mi güzel klip.
Emilie Simon- Flowers

Gorillaz her daim güzeldir. Klipleri her daim eğlencelidir. Sümük çıkaran küçük çocuk her daim sevimlidir.
Gorillaz- Dirty Harry

Dir En Grey klipleri şu ana kadar izlediğim japon filmlerinin veremediği hazzı bir iki klipte verebilen ender gruplardandır. Evet bol bol iğrençlik yapıyor olabilirler, mazoşist bir gitaristleri de olabilir ancak iş müziğe geldi mi pek de doyurucu olurlar. Mümkünse gerçek hayatta görmek istemem, hep kliplerde kalmalıdırlar (mübalağaya gel (abartı değil bakınız mübalağa)).
Dir En Grey- The Final , Obscure

Klip süresince hem güzelliğiyle hem sesiyle bizi bizden alan bayan. Önce mumya görünümü, ardından yüzündeki ilginç desenler, sonrasında tüm güzelliğiyle Kari Rueslatten...
Kari Rueslatten- Exile

Bu klibi ilk izlediğimde gözümden yaşlar aktığını farkedip şaşırmıştım. Björk 'ün ağlamaklı surat ifadesini görünce içim sızlamıştı. Klip o kadar yoğun, Björk 'ün mimikleri o kadar içten ki duygulanmamak mümkün değil.
Björk- Pagan Poetry

Fazla açıklamaya gerek duymamaktayım bilen bilir...
Tool- Schism , Sober , Parabola

Bu mim konusu pek eğlenceliymiş. Şimdi dönüp dolaştıralım bakalım Smoky Bonnie, SüperCem ve Leydi Ceyd 'e gitsin bu mim. Hatta gece rüyalarına girsin...

Sonradan Eklenen Not: BuzCevheri'nin hatırlatması üzerine hemen düzeltmek için mim konusunu takip ettim blogtan bloga. Mimi Wonka, Buz Cevheri derken mim kaynağının Ekubio 'ya ait olduğunu öğrenip buraya da iliştirmiş bulundum efenim...

10 Eylül 2008 Çarşamba

Geyiksel Hayaller Mekanı (her daim bekleriz)

The Bitch Is Dead: Alasse_isis , Smoky Bonnie: Smoky Bonnie

Smoky Bonnie:
Sokağa girerken çarpıştım biriyle kafamı kaldırdım, Peter.
Smoky Bonnie:
İkimiz de şok! Alice dedi direk xD
The Bitch Is Dead xD:
Brezilya pembiş dizisi style.
Smoky Bonnie:
Sonra işte aa süper rastlantı dedim
Smoky Bonnie:
Rastlantı denmez Alice hanım kader denir kader dedi.
Smoky Bonnie:
N'apıcaktın dedi. Kumpir yicem karnım aç da dedim. Aa tamam hadi al da oturalım sen ye sohbet edelim dedi.
Smoky Bonnie:
Oturduk biryere. Sonra dedim sen nerden geliyosun böyle?
Smoky Bonnie:
Ben kemanlara bakıyodum arkada dedi.
The Bitch Is Dead xD:
neax (şaşıran smile => Smoky Bonnie ve bendeniz de keman çalmaya çalışan insanlar olaraktan)
Smoky Bonnie:
Sen piyano çalmıyomuydun dedim
Smoky Bonnie:
Maymun iştahlıyımdır ben onu da çaldım dedi.
Smoky Bonnie:
Neyse işte ben yiyorum bi yandan sormak istiyorum ismini olmuyor.
Smoky Bonnie:
Sonra döndü "Yağmur" dedi.
Smoky Bonnie:
Ben "efendim?" dedim.
Smoky Bonnie:
İsmimi merak ediyosun "Yağmur" dedi.
The Bitch Is Dead xD:
Höh hı? efendim?
Smoky Bonnie:
Deniz ben de dedim.
Smoky Bonnie:
aaa süper su grubu dedi.
The Bitch Is Dead xD:
Ahahaa bu da benim gibi senin beynini okuyor lan!
Smoky Bonnie:
Sorma tırstım bi ara xD
The Bitch Is Dead xD:
Süpsüper kızım harbi feci tesadüflerle karşılaşmaktayız hobaley.
Smoky Bonnie:
Poşet vardı elinde "o ne?" dedim
Smoky Bonnie:
Plak var içinde deyip güldü
Smoky Bonnie:
Tahmin et dedi. Queen dedim. Evet dedi hatırlıyosun vs. Annesinden kalma varmış bir pikap, ordan dinliyormuş.
The Bitch Is Dead xD:
Ben de istiyorum hulen bunlardan bir tane.
The Bitch Is Dead xD:
Çocuktan yani*
Smoky Bonnie:
Sonra ben dedim geç oldu kalkayım. Kalktık işte.
... (Yazılması özel muhabbetler)
The Bitch Is Dead xD:
Bugün görüştünüz mü?
Smoky Bonnie:
Evet yine yolda karşılaştık. Yağmur yağdı bir de aşırı! Oturduk banka işte konuştuk baya. Annesi babası bunun ayrıymış ama küçüklüğünden beri. Annesini pek sevmezmiş. Babam çok iyidir dedi. O yüzden ailesiyle pek alakası yokmuş "kendi kendimi yetiştirdim sanırım" dedi güldü.
The Bitch Is Dead xD:
Hanuna çok ortak yönünüz var lan :mü
Smoky Bonnie:
Sonra bu defterini açtı bana çizimlerini gösterdi.
The Bitch Is Dead xD:
Yok artık!
Smoky Bonnie:
Derste sıkıntıdan Freddie çizmiş herif!
The Bitch Is Dead xD:
İnsan değildir bence bu. Kızım bence sen şizofreniye bağladın. Mimi Wonka ve benim katkılarımla. Bu Yağmur falan hayal ürünü. Sokakta kendi kendine öpüştün sonracııma bankta ıslandın böyle millet aa salağa bak falan diye geçti yanından.
The Bitch Is Dead xD:
Yok lan hayal bu çocuk.
Smoky Bonnie:
Arkadaşım gördü ama onu. O görmese ben de hayal ürünü derdim ama gördü.
The Bitch Is Dead xD:
Banane lan! (Karşısına böyle insanlar çıkmayan Turşu çirkef mode : on) Ya da bu psikopat bi sapık! Seni takip etmiş aylarca sonra kendisine bi karakter çizmiş onu oynuyor! Evet evet kesin.
The Bitch Is Dead xD:
Güzel çiziyor mu bari?
Smoky Bonnie:
Evet. Biraz daha gelişse beni geçer. Ondan korkuyorum zaten xD
Smoky Bonnie:
Bu "Bir ilişki kuramayız dimi?" dedi.
Smoky Bonnie:
Bilmiyorum bu kadar şey yaşadık basit olur ya dedim.
Smoky Bonnie:
Bu düşünemiyorum "kesin uyuşturucuya başlarız hayal aleminde kayboluruz" dedi
Smoky Bonnie:
Ben baktım böyle aha dedim Turşuuuu!
The Bitch Is Dead xD:
Yakasına yapışsaydın "Turşu çık lan güzelim çocuğun bedeninden!" diye xD
Smoky Bonnie:
Ay yapıcaktım bi ara da emin olamadım.
The Bitch Is Dead xD:
Nihaohaoa abi acaba hayal olan ben miyim? Neyim ben? Günlük hayatta transa geçip astral yolculuktur vesairedir... Ne iş? Naptılar lan beynimi mi klonladılar? Film senaryomu çalmış adi herif ucundan değiştirmiş ama.
Smoky Bonnie:
Ben dedim bi arkadaşıma çok benziyosun. Güldü bu da "aslında bizim gibi çok az insan var birbirinizi bulmanız çok güzel" dedi.
Smoky Bonnie:
Neyse işte kalktım "gidiyim ben" dedim. "Gene kadere mi kaldı işimiz?" dedi. Bende "Yarın yine burda buluşuruz" dedim güldüm.
The Bitch Is Dead xD:
Abi illa farklılık yaratalım diye de kafa patlatmayın lan!
Smoky Bonnie:
Tamam dedi işte sonra sarıldık vs. Döndük ters yönlere gidiyoruz.
Smoky Bonnie:
İçimden dedim "msn alsam mı?"
Smoky Bonnie:
Bu yürüyordu, arkasını döndü, "msn kullanmam" dedi.
The Bitch Is Dead xD:
Abimiz coşmuş direk düşünce okuma style xD
Smoky Bonnie:
Ben direk "Ulan Turşu yine enaaa!"
The Bitch Is Dead xD:
Ahahahaha abi olabilir mi acaba lan? Gerçekten yoğun isteğimiz üzerine benim ruhtan bi tane kopyalayıp senin dikkatini çeksin diye de "the kooks" kılığına sokmuş olabilermi bazı güçler???
The Bitch Is Dead xD:
Yoksa uykumda büyü mü yapıyorum lan hanuna kafayı tırlatırım bak ahahaha xD
Smoky Bonnie:
Ben de "Nasıl...?" dedim böyle cümleyi bitiremeden. "Ben de bilmiyorum gerçekten" dedi ve gitti.
The Bitch Is Dead xD:
Git Angel-a tarzı bişeyler izle lan. İnsan olmayabiler bu. Ciddiyim bak tüm gün aptal aptal teoriler uydururum ben!
Smoky Bonnie:
Öyle deme üzülürüm sonra xD
The Bitch Is Dead xD:
İngilizce ödevim var ne teorisiyle uğraşıcam!

6 Eylül 2008 Cumartesi

Asortik Doğumgünü Partisi'nin Hazin Sonu


* Hanımeller Asorti 'yi bilirsiniz okuyucu. Küçüklüğümüzün bisküvisi. En azından benim öyleydi. Ortası kırmızı ve siyah renkli bisküvileri çıkartırdık önce. Kenarlarından tavuk gibi tırtıklar, en sona ortası kalınca da bir güzel atardık ağzımıza. Ortası vişneli -ya da herneyse- olanlar genelde az konulduğu için asıl önemli olanlar onlardı. Paketin içini didik didik eder, içi çikolatalı, vişneli bisküvileri bitirir, paketi bi köşeye attırıverirdik. Çocuğuz ya; diğer bisküvilerin ortası aromalı özellikleri yoktu ve onlara karşı acımasız olmalıydık ki arkamızdan ağlasınlar. Şimdi de Nick Cave & Bad Seeds dinleyip Mimi Wonka 'nın dedikodularını dinliyorum. Yanımda da Hanımeller Asorti, ama artık aralarında ayrım yapmadan hepsini yiyorum. Tabii ortası siyahlı kırmızılı olanları sona bırakmak lazım. Bir de Eti- Negro lar vardır ama onlar ayrı bir konudur, Hanımeller'in yanına gitmezlerdir...

* Nick Cave 'in The Birthday Party 'sini bilen vardır bilmeyen vardır. Nick Cave'in en sevdiğim dönemidir. 1976- 1983 arasında kısa bir dönem de olsa benim için çok şey ifade eder. Zira Cave'in tüm çılgınlığını, enerjisini, serseriliğini, nefretini döktüğü, ardından tedavi görüp The Godfather havasına büründüğü grup. 2007'de çıkış yapmış en başarılı gruptur dediğim The Horrors 'ı sevmemin en önemli nedeni de The Birthday Party 'nin günümüz versiyonu olmasıdır. Taklit değiller, bir dönemi tekrar yaşatıyorlar ve bunu çok başarılı bir şekilde gerçekleştiriyorlar.

* Nedense insanlarımız sadece zorunlu oldukları zaman "iyi insan" oluyorlar. Ya da iyi insan maskesi takıyorlar. Çok ciddi konulara değinip Nick Cave 'li Hanımeller'li muhabbeti sonlandırmak istemezdim ama hergün öyle garip olaylar oluyor ki yazmazsak olmaz. Malumunuz Ramazan ayı geldi. İnsanların bir kısmı oruç tutuyor, bir kısmı tutmuyor, tercihe göre değişiyor (Konunun nereye geleceğini bu cümlede anladığınızı düşünüyorum). Son birkaç haftadır televizyon başına oturup haber bakmışlığım yok ya da gazete alıp okumuşluğum. Milletten duyuyorum herşeyi. Bak Mimi Wonka normal bunlar diyorsun şimdi ama beni çok rahatsız etti. İçki satıyor diye gece bakkal basmalar, uçakta içki istedi diye adam dövmeler, sigara içiyor diye "vay efendim sen nasıl oruç tutmazsın da sigara içersin!" diye kavga çıkarmalar vs... Azıtmış insanlarımız, haberimiz yok. Arkadaşım ne yaptın sen? Dinle arası haşır neşir olan bir insan değilimdir. "Bir dinim olsa Budizm olurdu, kaç savaş çıkmış Nirvana'ya ulaşmak için?" diyen insanlardanımdır. Din-İnsan-Tanrı ilişkisine pek girmek istemiyorum, sonra konu uzuyor sıkılıyorum. Ama islam dini tüm toplumsal karışıklıkları, savaşları, çarpıtılmış ayetleri bir kenara bıraktığın zaman Budizm gibi görünür bana. Oturup Mevlana- Mesnevi okuyan, bundan ilham alan, Mevlana hayranı materyalist insan tanıyorum. Sorunlu bir çelişki diyebilirsin ama güzel, ironik birşey.

Sen gel inandığını savunduğun şeyi bir güzel yerlebir et. İnsanların herşeyi başka taraflarından anlayıp, anladıklarını çıkarlarına göre şekillendirip ortaya çıkardıkları "bilgileri" başkalarına empoze ettikleri bir toplumda tabiki bunlar çok normal demek istiyor insan. Ama birşeylere kayıtsız kalmak, görmemezlikten gelmek o işin en zor tarafı. Sustuğun zaman, birşeyler söylemediğin zaman daha çok tepene çıkıyorlar, herşeyden bezdiriyorlar, kurtulamayacağını düşündüğün biryere gönderiyorlar kendi beyninin içinde. Sonra sömürülmenin verdiği karışıklıkla kendini tanıyamaz hale geliyorsun. Bunu çok yakından tanıdığım bir insanda gördüm, hala da görmeye devam ediyorum. Konuşup beynindekileri boşalttığın zamansa durum diğer seçenekten daha iyi bir dereceye varmıyor. Asıl soru şu; sana bu ahlaksız ahlaklarını kendi isteğinle mi aşılayacaklar yoksa zorla mı?

Çukurnot: Benim empozem sizinkini döver SüperCem Bey!

29 Ağustos 2008 Cuma

Toplumsal Sorunlar Gözlem Evi

Toplumumuzun kanayan yaralarına parmak basma gibi bir derdim yok. Sadece gün içerisinde gözüme batan garip olaylardan yakınıyorum. Hemen hemen hergün gördüğüm ama daha dün gözüme çarpan ve bloga yazma ihtiyacı duyduğum bir olay. Otobüslerde, dolmuşlarda vs. toplu taşıma araçlarında çok rahat görülen bir manzara aslında. İkili koltuğa beraber oturamayan bay ve bayanlar. İkili koltukta tek oturan bayan; karşıdan gelen erkeği gördüğü anda yana kayıp pencere kenarını boş bırakır. Maksat "oturduğum koltuğa erkek oturmasın". E be kadın, tamam o kadar insanın içinde utanmadan sarkıntılık edip huzur kaçıran homoerektuslar yok değil, ama karşıdan gelen yorgunluktan feleği dönmüş adama da mı acımıyorsun? Adam soluklanacak yer ararken senin orana burana mı bakmaya tenezzül edecek? Hayır, kadınları geçin okuyucu dün yanıma eli torbalı bey oturmadı. Otobüs tıklım tıklım doluydu ve "Amanın bir erkek! Şimdi yanıma oturacak ve ırzıma geçecek o kadar insan arasında brrr" tarzı bir ifade de yoktu yüzümde. Kulağımda güzel bir müzik, dışarıyı seyrediyordum. Beyefendi koltuklardan biri boşalana kadar bekledi ayakta. Benden korkmuş olma ihtimalini göz önünde bulundurmuyorum tabi. Az önce dediğim gibi; onlarca insanın arasında utanmadan sırnaşan tipler yok değil. Ama gördüğünüz her insana bu muameleyi yapmak ne kadar doğrudur tartışılır. Yanyana oturan kadın ve erkeği bırakın, onlar bu durumdan huzursuz olmasalar bile otobüs ahalisi mutlaka yılan bakışlarını ikisi üzerine dikecektir. Sanırsın otobüs içinde fantezi yapıyorlar! Yok güzelim, yok bacım oturuyor onlar!

22 Ağustos 2008 Cuma

Sıkı Can İyidir, Çabuk Çıkmaz!

Hayır ben hiçbir insana bu şekilde bir karşılık vermedim. Genellikle böyle karşılıklar aldım.

-Canım sıkılıyor Phaedrus!
-Sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz Turşu!
-İçimde hızla büyüyüp tüm bedenimi ele geçirmeye hazırlanan karanlık bir boşluk var -ki biz buna sıkıntı diyoruz- dikkat et seni de kapmasın geçerken!

Can sıkıntısı haliyle google denen (gerekli, gereksiz) bilgi kaynağına "can sıkıntısı" nı arattırdım. Karşıma çıkan sonuçların %80'i "can sıkıntısı için komik fıkralar" adı altında saçma sapan sitelerdi. Hiç değilse kendi ruh halimi okurken biraz da güleyim diye ekşisözlük linkine tıkladım. Karşıma çıkan entry'ler pek hoşuma gitti. Ama en çok bu alttaki ilgimi çekti.

-yapılacak şey bellidir*. sabredeceksiniz veya çabalayacaksınız. çabalayacak bir şey kalmadı mı eli mahkum sabredeceksiniz. uykunuz yoksa uyumak kesinlikle bir çözüm değil, depresyona kadar götürür benden söylemesi. bence ilk başta çabalayın biraz ki sabrederken içi içini yiyen biri olmayın. arkadaşlarınızı arayın * odanızı toparlayın :işe yaramaz ders çalışın* , gidin bilgisayarınızla oynayın* , film izleyin*, müzik dinleyin* vs. vs. hatta rejimde bile olsanız bir şeyler yiyin en azından kafanız dağılır*. bütün çabalama vaziyetleri bittiğinde yatağa veya kanepeye uzanırsınız, belki birşeye konsantre olur gibi olursunuz. işte o an bir nevi ölümdür, bir şey düşünmez, hareket etmezsiniz sadece bakarsınız veya gözlerinizi kaparsınız; aynen boşluk.

not: ileride davranış bozukluğuna veya anormalliğe yol açabilir. çocukken tek başıma tavla, monopoly* gibi oyunları hatta satrancı tek başıma oynamışlığım çoktur. hala da yaparım eğer çok sıkılırsam* ileride yalnızlığa alıştırır, insan ihtiyacını pek hissetmezsiniz; insanlıktan çıkar gibi olursunuz. neyse iyi tarafından bakın*


Yapılacak şeylerin hepsini yaptığımı söylemeliyim.

-Smoky Bonnie'yi arayıp, onunla 9 dakika konuşup, telefonu kapatıp, tekrar arayıp yine aynı sürede muhabbete devam etmek (10 dakikası 2 kontör durumlarından dolayı saat tuttuğumuz oldu, evet).

-Odamı toplamaya gelince; onu zaten 2 gün önce yaptım. Elektrik süpürgesi ve vilada sopasıyla çok iyi bir takım olduğumuzu düşünmekteyim.

-Ders çalış dersen kafanı gözünü yarabilme potansiyelim oldukça yüksek.

-Bilgisayar, film, müzik, yemek zaten günlük rutin işlerim arasında. Hayal gücü denilen aktivite olmasa nasıl geçer bu günler hiç bilmiyorum. Bir koltuğa oturup saatlerce aklıma gelen şeyleri düşünmek hem iyi bir zaman tüketimi hem de yararlı bir beyin jimnastiği. Tabi bir günün 23 saatini ( kalan bir saati tuvalet ve banyo olarak ayırmalıyız bence) bir koltukta olmamış şeyleri oluyormuş gibi görmekle, konuşulmamış şeyleri konuşmakla, tanışılmamış insanları tanımakla geçiriyorsanız ruh sağlığınızın büyük bir bölümünü "can sıkıntısı" na kaptırmışsınız demektir. İleride hatta çok yakında şizofrenik tepkiler göstermeye başlayabilirsiniz. Babamla hiç yapmadığım kavgayı beynimde canlandırdığımda sinirden ağlamam gibi. Kafamı yastığın altına gömüp susmayı beklemiştim yarım saat. Ya da bugün resim kursunda burnumun şakır şakır kanamasını henüz ortaya çıkarılmamış bir hastalığımın olduğuna bağlamam gibi. Mendille kanları temizlerken "eğer kansersem kafamı kazıttıktan sonra saçlarımı saklamalıyım" diye içimden geçen düşünce gibi. İşin kötü tarafı eve gelip karşımda benimle konuşmayan bir baba, Denizli'den geldiğinden beri "can sıkıntısı" ile depresyona giren bir abi - ki onun için pek birşey farketmeyecek, zira kendileri 1 hafta sonra Olimpos'ta güzel bir tatil yapacak- ve çocuklarının can sıkıntısını "hadi bir yürüyüşe çıkın, hadi markete gidip dondurma alın, kuzenlerinizle buluşun, onu yapın bunu yapın" diyerek geçirmeye çalışan bir anne bulunca, içimde büyüyen garip sıkıntı iyice delirtiyor beni. Saç diplerimden parmak uçlarıma kadar büyük bir baskı hissediyorum. Yapacak birşey bulamayınca da kendimi buzdolabının içine atıyorum. Buz gibi 1.5 litrelik su şişesini çıkarıp odama taşıyorum.

Herşeyin sinir bozucu geldiği anlar olur can sıkıntısı döneminde. Nikki Sixx 'in bir türlü inmeyen kitabı sinirlerimi bozuyor mesela. Hangi torrent linkini denersek deneyelim, 10 mb'lık dosya %99.7 'ye gelince duruyor. Abimin içeride o kadar övmeme rağmen BenX 'i değil de American Beauty 'yi izlemesi de sinirimi bozuyor. İzlediği zaman da BenX 'e hayran kalacak biliyorum ama "ben söylemiştim" demeyi sevmeyen bir insan olarak sadece yüzümde bir gülümsemeyle filmin kritiğini yapacağım ona. Dışarıda çocuk parkından gelen seslere de sinir oluyorum. Adamın yaptığı iğrenç espri buradan duyuluyor. Çok 25th Hour vari oldu biliyorum. Ayna karşısına geçip sövülecek daha birsürü şey var ama yazarken kayboldular bak görüyor musun?...

(Yazının sonunu nasıl bağlayacağını bilemeyip "hadi sonu gizemli olsun, görkemli olsun" ayağına yatıp sayfayı kapatan insan mode : on)

19 Ağustos 2008 Salı

Phaedrus'a Merhaba!

"Hafızama artık eskisi kadar güvenmiyorum. Unutkanlık başladı devamlı. Bu cümleyi kurmadan önce mutfağa gidip vişne suyu ve şeftali almıştım. Pasta tabağını da alacaktım ama elim doluydu. Sonra almak için ışığı açık bıraktım. Elimdekileri bıraktıktan sonra aşağı tekrar indim ışık kapalıydı. Açtım, masaya baktım, pasta tabağı yoktu. Şaşırdım yukarı çıktım. Baktığımda pasta tabağı yatağın yanındaki sehpada, vişne suyunun yanında duruyordu. Kendimden geçtim. Metafizikle kafayı bozmuş biri olsam buna kesin kulplar takardım. Astral yolculuk, parapsikoloji, reiki vs vs... Ama metafizik, ilgi duymama rağmen hayatımın merkezine oturtamayacağım bir alan olduğuna göre herzamanki basit ve maddesel muhabbetimize dönebiliriz. Peki nasıl oldu bu?...

Unuttum! Pasta tabağını yukarı çıkardığımı unuttum! Hatırlamıyorum öyle birşey! Şimdi gidip film izleyeceğim..."
...
Bu yazıyı dün gece yazmışım. Film bitince tamamlarım demişim ama üşenmiş kapatmışım sayfayı. "Küçücük bir unutkanlık amma abartmışsın haaa!" demeyin okuyucu. Benim için büyük birşey bu. İsim hafızası bir balık kadar olan ama olayları, konuşmaları ve suratları çok çok iyi hatırlayan biri için gerçekten şaşırtıcı. Ben sıra arkadaşımın ismini 2 hafta boyunca ezberleyememiş bir mahlukum. Ama 3 sene önceki muhabbetleri, tartışmaları her ayrıntısıyla hatırlayan da bir insanım aynı zamanda!

"Bir kutu birayı içip, içtiğini unutup tekrar bir kutu açan bir mahluksun da aynı zamanda!"
Demeyin. Çok kırılırım.

Bu geyik konulara ara verip kültür sanat konuşalım biraz da. Yalnız şunu farkettim ki son aylarda yazdığım yazıların %80'i paso geyik. Niye artık önemli, duygusal, ciddi konulardan bahsedemiyorum ben? Mevsimden herhalde...

Dün akşam kuzenimin yoğun tavsiyesi üzerine Benx adlı filmi izledim. Christiane F.- Wir Kinder Vom Bahnhof Zoo' dan sonra Alman filmlerine karşı bir önyargım oluşmadı değil. Ama Benx gerçekten harika bir film. Son zamanlarda ilk defa bir filmde bu kadar duygulanıp ağladım sanırım. Film; Ben adlı otistik bir çocuğun Archlord adlı bir internet oyununda saygı duyulan bir karakter olmasına rağmen (oyunda 80. levele gelebilmiş bir şahıs bu) gerçek dünyada çevresi tarafından ezilip, alay konusu olmaktan bıkıp, okulundaki insanlardan intikam almasını anlatıyor. Oyunda tanıştığı ve çok değer verdiği hatunun gerçek hayatta da onu ziyarete gelmesiyle hikaye gelişiyor. Film boyunca klasik "otistik çocuk, ezen çevre" görüntüsüyle acıma duygularınızı kabartıyor ama filmin sonunda ağzınız bir karış açık kalıyor, sonra ağzınızı kapatıp yüzünüze bir gülümseme yerleştiriyorsunuz. Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film. Gördüğünüz ilk yerde kapın, izleyin.


Bu sıralar Jack London okumaya verdim kendimi. Okumadığım evde birikmiş birsürü kitabı sıraya dizdim. En güzelinden en kötüsüne kadar okuyup bitirmeye kararlıyım. Kitapların birikmesine rağmen o sahafların önünden geçerken taze kahve ya da çay kokusunun içeriden gelen müzikle birleşince oluşturduğu büyülü atmosfer beni kapıdan içeri girmeye zorluyor ve bir kitap almazsam kendimi kötü hissediyorum. Şehrin tüm kitapçılarını gezmeme hatta şehir dışına çıkıp aramama rağmen bulamadığım Jack London- Bir Alkoliğin Anıları 'nı sokakta yürürken açılmış beyaz bir çadırın içindeki kitap tezgahında gördüm. Bordo-Siyah serisini dizmişler bir kenara, kitaplar süzülüyor. Hiç tereddütsüz kaptım kitabı attım çantaya. Okunacaklar serisinin en başına yerleştirdim. Şuanda Demir Ökçe'yi okumaktayım, bir iki güne biter sanırım. "... 20. yüzyılın başında, sosyalizmin kavram ve görüşlerini Platon diyalogları tekniğini hatırlatan bir yoldan öğretiyor. Öte yandan metin, yazılışından yaklaşık 20-30 yıl sonra Avrupa'da ete-kemiğe bürünen faşizmin de ayak seslerini duyuruyor okura. Sosyalist Ernest Everhard'ın eşi Avis, olayları, geçmişe bakan bir tanık gözüyle anlatıyor; onun varlığı, ayrıca romanın duygusal boyutunu tamamlıyor. Metne sözde 2700'lü yıllarda eklenmiş dipnotlar, romanı bilimkurgu türüne de yaklaştırıyor (Kapağın arkasından bir alıntı dizisi)."

Son 1-2 yıldır doğru dürüst Türkçe müzik dinlememiş bir insan olarak son zamanlarda Asfalt Dünya adlı güzide grubu takip etmekteyim. Yeni çıkan Türk grupların geneline karşı büyük bir önyargım var ve çoğunun birbirine benzediğini düşünmekteyim. Ama aralarından sıyrılan istisna müzisyenler de gerçekten doyurucu müzik yaparak takdirimi kazanıyorlar (Aman ne büyük marifet dimi?). Bunların en başında Cem Adrian var sanırım. Yaptığı işle, aldığı karşılık hiç de denk değil. Orjinal yanlısı bir insan değilim. Bilgisayar başına oturup o torrent senin bu torrent benim şeklindedir anlayışım. "Zaten müzisyenler albümden değil konserden para kazanıyorlar hacı!" şeklinde düşünenlerdenim. Ama Cem Adrian'ın çıkarmayı planladığı 3 albümden oluşan seri, çıkardığı ilki gibi olursa alacağım ilk orjinal albüm olabilir. Herneyse bu istisna müzisyen/gruplardan biri de Asfalt Dünya. Müziğin tekniğinden çok fazla anlamadığım için kulağıma güvenerek dinleyeceğim şeyleri seçiyorum. Asfalt Dünya da gerek sözler gerekse müzik açısından dinlenilesi bir grup.

Hafızadan girip müzikten çıktıktan sonra şu yazıya bir son vermek en iyisi. Elveda okuyucu...

*Çukurnot: Phaedrus; (Daha birçok anlamı olmasının yanısıra) Robert M. Pirsig 'in "Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı" adlı kitabındaki kahramanın bilinçaltına verdiği isim olmakla birlikte benim blogumun başlığını da bundan sonra süsleyecektir.