Pages

hayaller ve rüyalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayaller ve rüyalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2008 Cumartesi

20.11.2008 Tarihinde Sabahın 5 'i Kalkıp Apar Topar Not Edilmiş Bir Yazı

Banyo küvetinin heryerini turuncu bir sıvı sarmıştı. Havuç suyunu bilirsin., onun daha yoğunuydu bu sıvı. Küvetin musluğundan da damlıyordu aynı sıvı. Küvetin yanında banyo yapmak için soyunan bir kadın...

Çamaşır makinesinde çamaşırlar yıkanıyor. Düzenli dairesel hareketlerle dönüyorlar. Normal olmayan birşey var. Makinenin kapağından görülebiliyor. Çamaşırların arasında bir kadın ve bir erkek var. Ne işleri var orada? İkisi de cenin halini almışlar, birbirlerine dönükler. Gözleri kapalı. Çamaşırlar gibi dairesel hareketlerle dönmüyorlar, sabitler. Kadının gözünden bir damla gözyaşı damlıyor. Yanağından süzülüyor. Biraz aşağı kayıyor ve yavaş yavaş dönüyor adama doğru. Bekle... Gözyaşı da çamaşırlar gibi dairesel bir yörünge izliyor. Bir tam turunu
tamamladıktan sonra kadınla adam da çamaşırlara ve gözyaşına katılarak saat yönünde dönmeye başlıyorlar. Arada bir kadının gözü seğiriyor. Gözyaşı makinenin suyu içinde karışıp gidiyor, gözden kayboluyor. Bir süre sonra kadın ve adam da makinenin içinde kayboluyorlar. Çamaşırlar temiz...

Mutfakta bir çocuk sandviç hazırlıyor. Karşısında sidiği bacak arasından akan yaşlı, bitli bir kadın. Yanında tasmalı ve sidikli köpeği... Gözlükleri yüzünden gözleri kocaman görünen yaşlı kadın izin bekler gibi duruyor. Fazla durmuyor, birine selam söyleyip çıkıyor evden, şapırtılar çıkararak...

Televizyon filmi gibi. Sağ alt köşede ismi de yazıyor fakat bulanık, seçilemiyor... Televizyon kanalının logosu yok. Richard Linklater animasyonları gibi. Karakterler de öyle... Sonra sab
ah oluyor, uyanıyorum.

Sonradan eklenen resim:

12 Haziran 2008 Perşembe

What if...?


Annemin rutin "mutfak balkonunun altında biyk biyk leyen kedileri pışt pışt lama" eylemi dün akşam saat 19:00 sularında tüm hızıyla devam ederken, kedilerin bu kadar hor görülmesine daha fazla dayanamayan Turşu olaya el atmak için sevgili bilgisayarının başından kalkar.

-Napıyosun minicik kedilereee?

-Sen mi veriyosun bu kedilere yemek? Niye her akşam buraya tünüyor bunlar?


-Ne münasebet? Onlara yemek vereceğime ben yerim yahu!

Çayını höpürdetmek için tekrar içeri giren annenin ardından buzdolabını yavaşça açan Turşu biraz süt ve biraz da peynir çıkartıp biyk biyk leyen kedilerin önüne bırakır.

-Hatun buralardayken gelmeyin azizim. Toptan çükünüzü keser, b*k görürsünüz sütü.

Son zamanlarda tarafımızdan alınan, kullanılan, yenilen, içilen canlı ya da cansızların dünyayı ele geçirip büyük bir kaosa neden olacakları yönünde garip takıntılı teorilerim var.

Bilgisayarın kasasının yerine koyuyorum kendimi. Yediği yumruklar, ana avrat edilen küfürler, koyulan cd yi çalıştırmayınca tüm eziyetin, hakaretin tekrarlanması. Gelecekte tüm insanlığı bilgisayar kasalarının yönettiği bir dünyayı düşününce insan bir garip hissediyor tabii.

Dünyayı yönetmek demişken heralde dünyayı ele geçirseler tüm insanlığın sonu olacağını düşündüğüm bir canlı türü var ki çok fena. Kara sinekler... O küçücük beyinlerimizle bizden daha zayıf bir canlının elimizde aciz bir şekilde kıvranmasından zevk aldığımız o dönemlerin acısı baya bir çıkardı diye düşünmekteyim.

-Aaaa anne bak bak bak tuttum sineği avucumun içinde sallıyorum iyice kafa bir milyon olsun masanın üstüne bırakıp insan doğasının kaldıramayacağı türden işkence tekniklerine mağruz bırakıcam onu ehehehehe...

-Ulan amk çocuu şurdan bi çıkayım varya...

-Eheheh abi bak bak bak nasıl da dönüyo olduğu yerde uçamıyo bile keh keh keh... Dur dur kanatlarını nasıl da koparıyorum görüyomusun? Bak bak bak bacakları da gitti kih kih kih. Dur dur kafasını koparmaya çalışıcam şimdi dur dur dur...

-...

-Aaa öldü buu. Anneee nerde benim köfteem? Baba salıncakta sallasana sıkıldııım...

Karıncalar, hamamböcekleri (ki onların durumu biraz daha farklıydı. Tiksinmeden dolayı öyle sinekle olduğu gibi oyunlar oynayamazdık, şaak gazete kağıdıyla indirirdik, ölümü acısız olurdu. Heralde hamamböcekleri tarafından ele geçirilmiş bir dünyada çok daha rahat edebilirdik.), Bokböcekleri, salyangozlar, örümcekler... Eee hayır örümcekler tarafından ele geçirilmiş bir dünyada yaşamak istemezdim onlara zarar veremem, babamı çağırır ona öldürtürüm.

Çocuk bezleri, dondurmalar, dildolar (böyk evet çok iğrenç olurdu), diş fırçaları, tuvalet kağıtları, tırnak makasları, elektrik süpürgeleri...

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Çatı, Şarap, William Blake ve Can Yücel


Biliyorum Mimi evet takıntı yaptı. Ama güzel bir uyum olmadı mı ha? Bir de o bilinçaltımın beynimin baskılarına dayanamayıp uydurduğu güzel motifi de yanıma kondurduk mu daha güzel ne olabilir ki? Zaten başka işimiz mi var? Tam da şuanda üzerine şırıngayla kan fışkırtılmış "Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı" adlı bakteriyel kitabı okumanın zamanı. Üstelik ben Denizlideyken babamın açtığı kırmızı şarap da dolapta "gel babana" diye seslenirken... Yarın okulu kırma düşüncesi geçerken aklımdan nerden düştüm yine bu köhne mekana diye yoruyorum kafamı. O otobüse hiç atlamayacaktım. Birkaç günlük güzel bir tatilden sonra bulunduğun yere ayak uydurma -hayır hayır özür dilerim uydurmama- çabası içinde buldum kendimi. Her an gitmeye hazır. Hergün günaydın dediğim insanların suratına hissizce bakarak "zaten gidicem kalıcı değilim hıhı evet." imajı çizmek. Boşuna yormayalım kendimizi, hepimiz şuan üzerine kıçımızı koyduğumuz yere bağlıyız, gitmiyoruz biryere.

Gelip geçici insanlardan bahsettim mi? Sık sık görüştüğüm insanlardan kısa zaman sonra bıkma huyunun tetiklediği, beynimde yer etmeye başlamış bir düşünce. 2-3 ay görüş sonra tadı kaçmadan bırak. Hayır hayır bencilce değil, aksine fedakarlık gerektiren birşey bu. Bir insanla yarın gidecekmiş gibi yaşayabildiğin herşeyi yaşamak ve o insanın bir zaman sonra dönüp baktığında güzel bir anı olarak kalması. Asıl değerli olan belki de budur ama bizler hayatımıza giren herşeye ve herkese kalıcıymış, ölünceye kadar bizimle kalacakmış gözüyle baktığımız için neyin değerli neyin değersiz olduğunu henüz kavramamışızdır. Böyle söylenince bahsettiğim şey "gününü gün etmek" ya da "anda yaşamak" olarak düşünülebilir ama değil. Bu sadece anı biriktirmek. Derilerimiz buruşmaya başlayıp, ciğerlerimizde (sadece ak değil kara da) sorunlar çıkmaya başladığında şöyle fotoğraf albümünü karıştırıp "güzel şeyler yaşamışım vesselam" demek için tüm bunlar. Kalıcı insan zaten kalıcı olduğunu hissettirir böylece kimi kısa sürede hayatımızdan çıkarmamız, kime sıkıca sarılıp; kemiklerini kütürdetmemiz gerektiğini anlayabiliriz. Olaylara felsefi boyut kazandırmaya hiç gerek yok azizim, sadece sıkıntı sonucu bilinçaltının ürettiği puzzle benzeri fikirler bunlar. Belki değişir, bozulur, zamanla yenileri gelir; belki de uhuyla kartona yapıştırılır duvara asılır bir eser olarak.


Büyüyünce böyle bir evim olsun, çiçekleri sulama ihmalinden kurusun, penceresi tozlansın, demirleri paslansın,boyaları dökülsün ama ben hep o küçük balkondan aşağı sarkıp gelip geçenin kafasına çekirdek fırlatayım. Arkada da Amelie soundtrack çalsın güneşin batışını izleyeyim. Kız kuruları gelsin. Hepimiz şişman olduğumuz için o küçücük balkona sığamayalım ve kendimizi bir fransız kafesine atalım. Belki italyan usulü spagetti yapıyorlardır...

27 Şubat 2008 Çarşamba

Huzursuzluk

Yazı yazmak istemiyorum. Peki şuan niye yazıyorum? Beynime oksijenin ilk gitmeye başladığı günden beri yapmak istemediğim ama yaptığım şeylere o kadar alıştım ki artık gayet doğal geliyor. İnsan; insan olduktan sonra "ben" diye bir kavramın varlığını unutuyor. "Biz" egemenliği altına giriyor. Hatta "siz". Biz'in içinde kendisi de var. Oysa bir kişi yaşıyorsa kendisi için değil başkaları için yaşıyordur. Şöyle bir gözümü kapatıyorum ve kendim için yaptığım en son şeyi hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor. Aynı annemin "en son ne zaman birinden özür diledin?" sorusu karşısında suratıma baktığı gibi boş bakıyorum. Diksiyon kursunda hocanın "hayatınız boyunca tam olarak kendinize ait hissettiğiniz, en mutlu üç anınızı kafanızda canlandırın." dediği zaman hocaya baktığım gibi boş... Ben de hocanın verdiği zaman diliminde en iyi yaptığım şeye, hayal kurmaya başlıyorum. Belki de kendim için yaptığım en güzel şey budur. Hayal kurmayı olağanlaştırmak. Günlük hayatın bir parçasıymış gibi. Serviste, okulda, evde, tuvalette, yemekte, uyurken... Hiçbirşey yapmak istemediğim zamanlarda aklıma gelen tek şey. Hiçbirşey yapmak istemediğimi sanırken yanılmama neden olan şey... "Hayal etmekten başka elimizde hiçbirşey yok" diyen bir arkadaşım geliyor aklıma. Sonra "Finding Neverland" filminde Johnny Depp'in boş dünyanın boş insanlarının boş sözlerini geride bırakıp, odasının kapısını aralayıp hayal dünyasına süzüldüğü sahne geliyor gözümün önüne. Çok benzetiyorum kendime. Belki boş değildir, insanın kendisi için yapacağı şeylerle doludur dünya. Ama ben kendimi o hayal dünyasına kapatıp, kapının anahtarını diş perisine sattığım için bunları farkedemiyorumdur. Ama bu durumdaki bir insan, bütün bunları farketmiş bir insan bunu tek başına aşabilir mi? İnsan başka birine ihtiyaç duymaz mı bu konuda? Ama "o biri nerde" bir dilemma ise birşeyleri farketmişsin farketmemişsin ne önemi var? Hayal dünyandaki Peter Pan'la mutlu mesut yaşamak daha net ve huzurlu değil mi?

9 Şubat 2008 Cumartesi

Solucan ve Cennet

Geçenlerde izlediğim bir filmin etkisinden olsa gerek son zamanlarda çok düşünür oldum. Eğer Tanrıyla konuşabilsem, onunla şöyle saatlerce yada günlerce sohbet edebilsem neler söylerdim ona? Ya da onun bana ne anlatmasını isterdim... Acaba filmdeki gibi tüm konuşmayı bir yere not alıp kitap mı çıkarırdım? Kim bilir belki ünlü olur yaşamımı o senaryoya göre oynardım. Belki de insanlar tarafından deli damgası yiyip, oturup evde elimde kahvemle "Tanrıyla keyifli muhabbetler" kuşağına devam ederdim. Az önce ilham gelsin diye annemin izlediği bir filme baktım 15 dakika. Malzememi de buldum haa ! Konu tanıdık; Nazi kampları, esirler, savaş vs. İki adamın konuşmasına dek geldim:
- Sence ben ölünce ruhum nereye gidecek? Cennete mi yoksa solucanlara mı?
- Solucanlara...

Herhalde Tanrıyla konuşsam sorucağım ilk soru bu olurdu. Peki o bana ne anlatırdı? Herkesle konuşurmuş. Öyle diyor geçenlerde izlediğim film. Herkesle, kendi sesleriyle... Önemli olan kimin dinlediğiymiş. Filmdeki her replik öyle özenle seçilmiş ki, sanki bu konuyla ilgili beynimde oluşan her türlü düşünceyi kelime kelime geri vermiş bana. Toplum; Tanrıyı gözünde öyle korkunçlaştırmış, ondan öyle ürkmüş ki artık her davranışında, her sözünde bir günah korkusu, cehennem korkusu... Konuşan öğrencisinin eline cetvel vurmayı bekleyen bir öğretmen gibi hayal etmiş. Gerçek sevgiden bahsediyorsunuz ama bunun ne olduğuna dair en ufak bir fikriniz yok. Sadece korkuyorsunuz. Cehennem cehennem dediğiniz, gitmediğiniz halde hakkında atıp tuttuğunuz o yerden korkuyorsunuz. Hurileri Nurileri görememekten belki de... Yaptığınız iyilikler bile günaha girme korkusu üzerine inşa edilmiş. Bencillikten başka nedir bu? İyilik yapmak için değil, sevap kazanmak için yapıyorsunuz bunların hepsini. Tanrı demiş filmde "İyi biri olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor?" Evet toplum toplum dediğimiz insanların kafalarında yarattıkları Tanrı bu olduğu için, iyi birer insan olmaları için bu gerekiyor. Benim Tanrımsa sizinkilerden biraz farklı. Onunla ilgili düşündüğüm herşeyi anlatamam belki ama beni benden iyi tanıdığını biliyorum. Neler yaptığımı, neler yapabileceğimi, neler yapmak istediğimi... O yüzden iyi bir insanım ve iyi bir insan olmak için günahlardan korkmama gerek duymuyorum, çünkü öyle birşey yok...