Pages

Kemik Torbası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemik Torbası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sömestr tatili niyetine evdeyim. Geçirilecek 1 ay demektir bu. Ama telaşa mahal yok, okunacak kitap listem var, gayet dolu... Haftada ortalama 2-3 kitabın yanına tik koyuyorum. Evdeyken zamandan bol bir şeyim yok. Günde en az iki kere ocağa çay konuluyor tarafımdan. Yetiştirecek bir şey yok. Evin içinde gereksiz bir koşuşturmaca da... En büyük heyecan, ailece tabu oynarken babamın karşıma geçip "eğlence" kelimesini anlatma çabası sırasında oluyor. 50 küsür yaşındaki adamın elindeki kartı, panik içinde debelenirken süre dolunca sinirle yere fırlatmasını izlemekse gerçekten "eğlence"li oluyor.


Gün geçtikçe durulduğumu hissediyorum. Eskisi gibi karşıma çıkacak şeyleri büyük bir heyecanla beklemiyorum. Belki karşıma çıkan şeylerin düşündüğüm kadar tatmin edici olmadığını farketmeye başlamamın etkisi olabilir. Kafamda büyük projelerin planları dönmüyor ve bu üzücü bir şey değil, aksine daha iyi odaklanmamı sağlıyor kafamın daha rahat olması. Küçük küçük ilerlemenin önemini kavrıyorum. Çok afili, şaşalı başarılar yerine sadece benim bildiğim, bireysel kazanımlar; bir adım sonrası için hazırlıyor aklımı. Soğuk duş etkisi yaratmadan teker teker geleceğinin garantisi oluyor bir nevi. Bir Pollyanna 'cılığa çekilme kaygısı olmadan söylüyorum bunları. İnsan kendisine ve kozmosa gereğinden fazla güvenip hayattan büyük lokmalar almaya yeltendiğinde altından kalkamıyor işlerin. Minik minik deşelemek gerekiyormuş dünyayı.

Aydınlanma vb. saçmalıklardan bahsetmiyorum. Ergen döneminin Oshocu muhabbetleri geçeli oldu baya. Kemana başladım yeniden ve kafamdaki en güzel fantazi, birkaç ay sonra o dört telden bir Tiersen çıkarmak. La Veillée belki..

7 Ocak 2011 Cuma

Saat 03:19. Bu demektir ki 7 Ocak'ı bitkin bir vaziyette geçireceğim. Bir damla uykumun olmaması, uykuya ihtiyacım olduğu zamanlarda gerçekten gereksiz bir durum oluyor, onu farkettim. Burnum Niagara gibiyken, pencerede içtiğim sigaranın kokusu odaya sinmişken, ayaklarım buz gibiyken -ki gece yatağa asla çoraplı giremezken- ve uyumak için Cocorosie bile işe yaramıyorken, sabahın 3'ünde şişmiş gözlerle karanlık odada bilgisayar başında oturmak bir nevi eziyet.

Sorulduğunda, hâlâ hiç tereddüt etmeden bir nikotin tiryakisi olmadığımı söylemem karşımdaki kişide sağ yumruğunu olağan gücüyle sıkıp sol yanağıma bir kroşe geçirme isteği uyandırsa da bunu söylemekten vazgeçeceğimi düşünmüyorum. Bazı şeyleri ne kadar az ciddiye alırsan, o şeyler bir o kadar zararsızlaşıyorlar. Bu konuda alkol, sigara için ne düşünüyorsam insanlar için de aynı şeyi düşündüğüm gerçeği belki kroşe arzusunu çiftleyebilir, ama lütfen, ben barışçıl bir insanım..

Yaklaşık bir yıldır kişisel anlamda birşeyler üretemediğim için kendimi, kendi açımdan işe yaramaz hissetmem gerektiğini biliyorum. İlk başta hissettim de, biraz sağduyu.. Ama son zamanlarda kafaya taktığım en önemli konu üç sezon Lie To Me tükettikten sonra yeni bölüm gelmeyişinden doğan boşluk hissi. Çok iyiyim aslında, herşey olması gerektiği gibi. Yaptığım şeyler olması gerektiği gibi, çevremde gördüklerim olması gerektiği gibi, gün içinde düşündüklerim bile olması gerektiği gibi. Asıl sorun akşam monologları. Bir aynam olmadığı için işler biraz daha kolay tabi ama yine de geceleri uyandıran bir şeyler var ve o saniyeden itibaren işler olması gerektiği gibi değil. Ya da o saniyeden itibaren herşey olması gerektiği gibi ve geri kalanı çevre kirliliği (bir 'olması gerektiği gibi' kalabalığı yığıldı, farkındayım).

İsveçli bilim adamlarının ilgisini çekecek kadar enteresan biri olduğumu düşünmüyorum ama şu ana kadar kendimden hiç sıkılmadığımı göz önünde bulundurursak bence o kadar da vasat değil durum. Günlük hayatta biraz sığ biriyim ama ipin ucunu kaçırdığımı da düşünmedim hiç. Günü geçirmek için sığ olmak gerekiyor bazen, zira hiç eğlenceli olmuyor dışarısı diğer türlü. Kendimi ciddiye almadığım çoğu zamanda alıyormuş gibi göründüğüm de oluyor. Bana sorarsan ciddiyet o kadar da abartılması gereken bir nitelik değil ama işe de yarıyor yeri geldiğinde. Doğru sandıkları fikirlerini karşılarındakine empoze etmeye çalışan insanların yanında sığlığın da pek bir yararı olmuyor, ciddiyet iyice batırıyor. En zararsızı dinlemediğini belli etmemek için hafifçe başını sallayıp, biraz da gülümsemek. Sonra olağanüstü şeyler yaşanmıyor; insanlar yemeye, içmeye, uyumaya, sevişmeye ve doğrularını alenileştirmeye devam ediyorlar. İki kere ikinin dört ettiğinden o kadar eminiz çünkü.

Böyle cümleler kurmak için daha çok gencim aslında. Satırlara göz gezdirdiğim zaman gelecekten 42 yaşındaki halimi getirip sol yanağıma bir sağ kroşe indirtmek istiyorum mesela.
---
Sabah nasıl uyanacağım konusunda endişe ediyor olmalıyım şu an, monologlarımdan korkmak yerine (çoklu kişilik bozukluğu bambaşka bir şey, karıştırmayalım).
---
Bugün babam telefonda çok güzel bir şey söyledi, ya da böyle demek istiyordu cümlelerinde;

"-Geleceğe dair yapacağın yatırımların planını şimdilik sadece bireysel olarak yürüt, kendini daha çok geliştirmeye harca zamanını. Telaş yapıp birden harekete geçme. Daha önünde çok zaman olacak harekete geçmek için, tamam mı?"

Belki bu cümleleri avucumun içine yazıp aceleyle bir şeylere karar verirken dönüp bakarak bir daha düşünmek için kullanabilirim. Ama avuç içleri çok çabuk terleyen bir insan oluşum bu sürecin sık sık aksamasına sebep olabilir.

-Senin kafan çok karışık şekerim..
-Hayır, sadece çok çabuk yoruluyorum... şekerim.

Saat 04:23. Bu demektir ki 7 Ocak gerçekten çok bitkin geçecek. Ve bende bir damla uyku yok. Cocorosie da işe yaramıyor. Koyun saymak oldum olası işe yaramadı zaten, hep geçen koyunlara takılıyorum, çiti geçtikten sonra ne yaptıkları geliyor gözümün önüne, çok salakça bir durum aslında. İyi geceler..

25 Eylül 2010 Cumartesi

Kritik (Part 1)

Film kritiği koymayalı olmuş hayli, girişte laf salatasına takılmadan geçeyim diyorum, pek hoş şeyler biriktirdim doğrusu..

Beyond The Sea (2004)

Kevin Spacey'in yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, başrolünü oynadığı, üşenmeyip bir de ost'de yer aldığı Bobby Darin'ın hayatının anlatıldığı biyografik, dramatik, ucundan kıyısından da müzikal bir film Beyond The Sea. Kevin Spacey'i sevmeyen var mıdır bilmiyorum ama takdir ettiğim bu adama gerçekten hayran olmamı sağlayan film Shrink'ti. Ve açıkça söylemek gerekirse, Kevin Spacey'i bir Shrink'te bir de Beyond The Sea'de bu kadar içten ve rolüyle kaynayıp bütünleşmiş gördüm. Shrink'in konusu ve Spacey'in karakterinin ruh hali, yapısı bu kanıya varmamda büyük etkendi tabi ki. Ama Bobby Darin rolündeki Spacey'in film boyunca ekrana ışık saçmasının sebebi başta da belirttiğim gibi filmin bir nevi çocuğu olması. Herşeyi üstlenmesinin verdiği heyecanla mıdır nedir çözemedim tam, ahım şahım bir film olmasa bile etkileniyorsunuz Kevin Spacey'i izlerken.

Konuyu anlatmama gerek yok. Müzisyen biyografilerinden bekleyebileceğiniz şeyler. Müzik, aşk, para, şöhret, inişler, çıkışlar vs.. Tabii konu Bobby Darin olunca ost de haliyle Bobby Darin şarkıları ağırlıklı oluyor, Kevin Spacey yorumlarıyla. Güzel de oluyor dinlemesi.

Sade, hoş, kafa yormayan, aksine müzikleriyle pek de neşelendiren bu filmle girişi yapıp, üstüne bir de izlemeden önce atıştırmalık niyetine birkaç parça dizip geçiyorum...

Kevin Spacey- Simple Song Of Freedom
Kevin Spacey- Beyond The Sea
Kevin Spacey- The Curtain Falls

J'ai Tué Ma Mére (2009)

"Biz annemizi tanımadan sevdik,
 Son bir hoşçakaldan sonra,
 Sevginin ne kadar derin olduğunu anladık."

Xavier Dolan'la tanışmamız, I Killed My Mother'dan öncesine dayanır aslında. (spoiler gibi birşey olabilir) Martyrs filminin ilk 10 dakikasında gözümüze çarpıp, akabinde korku dolu gözlerle, ağlayarak öldürülür, bir daha da görmeyiz zaten kendisini. Açıkçası mutfak masasında yığılıp kalan çocuğun 1 yıl sonra çok konuşulacak bu filmi yazıp yöneteceğini, üstüne de hafife alınmayacak birçok ödül toplayıp götüreceğini tahmin etmezdim. Şimdi kafamda o 10 dakikalık performansıyla değil de "annesini öldüren, bunu da gayet başarılı bir şekilde anlatan çocuk" olarak yer edindi. İyi de yaptı. Filmden biraz bahsedecek olursak; isminden yanlış anlaşılmasın, konunun cinnet geçirip 3. sayfa haberlerine çıkan bunalımlı gençlerle bir ilgisi yok. Bir anne-oğul (hatta bununla sınırlı kalmayıp genelleştirerek ebeveyn-çocuk da diyebiliriz) arasındaki inişli çıkışlı, çoğunlukla agresif ve saplantılı ilişkiyi anlatmış Dolan. Tabi ki beğenmeme rağmen muhteşem diyemem filme. İzlerken "şöyle değil de böyle bir diyalog olsaymış daha başarılı olurmuş bu kısım" dediğim sahneler oldu. Bazen abartı'lar, bazen de yetersiz'ler gördüm. Fakat Xavier Dolan'ın ilk yönetmenlik deneyimi olduğunu göz önünde bulundurursak (ki daha bu yaşta) bir muhteşemlik aramak da yersiz olur zaten. Ayrıca ilk yönetmenlik deneyimi olmasına rağmen samimiliğin dozunu çok iyi tutturmuş Dolan. Herşeye rağmen inandırıcılığını koruyor ana-oğul ilişkisi.


Aslında çoğu ebeveyn ve çocuğun arasındaki iletişim pek de farklı değildir filmdekinden. Tek farkı, bir tarafta bağıra çağıra söylenmek istenenler vardır, öteki taraftaysa sadece ağızdan çıkanlar. Sadece anne-baba-çocuk ilişkisiyle sınırlı değil, insanlar arasındaki birçok ilişkide vardır bu tutum. Saniyelik ruh hali değişimlerimiz çok farklı şeyler söyletebilir bize. Bir an karşımızdakine "seni seviyorum" derken 5 dakika sonra küçük bir hal, hareket, mimik, sözle ya da sadece kafamızdan geçen bir düşünceyle karşımızdakinin suratına bir tane patlatmak isteyebiliriz veya sadece "senden nefret ediyorum" diye bağırırız. Gündelik hayatta bu ani duygu değişikliklerini yansıtmaktan kaçınırız, sonuçta adı üstünde bunlar "ani" değişimlerdir, etkisi 5 saniye süren duygular. Yaratacağı sonuçları (anlık da olsa kırılan insanlar, başkalarıyla kurulan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı hale geleceği düşüncesi, bu tepkilerin dışarıdan kişilik bozukluğu semptomları olarak algılanacak olması fikri...) tahmin edebildiğimiz için çenemizi tutar ve odağımızı değiştiririz, bir süre sonra da unutup gideriz zaten. Bahsettiğim bu genel durum yüzünden filmi izlerken herhangi birinin "ne alaka şimdi niye bağırdı bu herif?" diye sorup burun kıvırması olağan. Bu yüzden, Hubert'ın yemek masasında annesinin dudağının kenarına bulaşmış krem peynire sinir olup sudan sebeplerle tartışma başlatması en başta garipsenebilir ama film ilerledikçe, Hubert'ın annesiyle olan ilişkisinin derinliklerinde tüm bu abartılmış tepkileri tetikleyen çözülmemiş sorunların yattığının farkına varıyor izleyen ama tüm bu sorunlara rağmen "Bugün ölseydim ne yapardın?" diye soran oğlu arkasını dönüp giderken sessizce "Yarın ölürdüm" diyen anneye de; hakaret dolu, şiddetli bir kavgadan sonra kendini banyoya kapatıp, el kamerasının karşısına geçerek "çılgınlık bu, biri onu incitirse o insanı öldürürüm, kesinlikle" diyen çocuğa da sempatiyle bakıyor ve başta da söylediğim gibi çiçeği burnunda yönetmenimizin basit ama gerçekten samimi bir film yapmaya çalıştığına kanaat getiriyor.

Toparlamak gerekirse, J'ai Tué Ma Mére; gerek konunun sadeliği, anlatımın rahatlığı, gerekse müzik seçiminin yerindeliğiyle şöyle sakin bir akşam bir fincan çayla oturup izlenilecek bir film. Xavier Dolan ise takdir edilip, yer imlerine eklenerek gelecekteki projeleri takip edilesi bir yönetmen/oyuncu.

Roman Polanski: Wanted And Desired (2008)

Roman Polanski; kimine göre büyük yönetmen, kimine göre kaçık bir tecavüzcü, kimine göre bir aranan, kimine göre ise bir arzulanan... Kişiliğini sevin ya da sevmeyin ama bir Repulsion'ı, bir Chinatown'ı izlerken Polanski'nin yönetmenliğinin hakkını verin. Belgeseli izleyene kadar yönetmenin özel hayatıyla ilgili pek de bir bilgim yoktu. Hamile karısının Charles Manson fanatikleri tarafından vahşice öldürüldüğü ve 13 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye girdiği için dava edildiği konuları hakkında çok yüzeysel bir bilgim vardı. Çok da deşelememiştim, soran olursa "Bitter Moon gibi film izledim, bana ne adamın özel hayatından" der geçerdim. Ki hala da geçmişini umursamadan izler, severim Polanski yapımlarını. Amacım da Polanskiyi kakalamak ya da göklere çıkarmak değil. Ancak bu belgeselde, yönetmenin karısının ölümünden sonra başına gelenleri, dava sürecini gerçekten iyi araştırılmış ve sunulmuş bir şekilde izliyorsunuz. Bu yüzden filmin yönetmeni Marina Zenovich'i de ayrıca takdir etmek gerek. Belgeseli izledikten sonra -belki Polanski'nin röportajlardaki tavırlarından, belki Samantha Geimer'ın (Polanski hakkındaki) rahatlığından, belki de olayların basının yansıttığından, kamuoyunun algıladığından çok farklı geliştiğine kanaat getirmemden olacak- Polanski'ye karşı herhangi bir ayıplama geçmedi aklımdan, ya da " 30 sene sonra da olsa çeksin cezasını pis köpek" şeklinde yorumlar yapmadım (Samantha'nın ve annesinin olaylar olmadan önce Polanski ve çevresine karşı tutumlarının da etkisi oldu bu düşüncemde). Geimer tarafından bile affedilen bir adam hakkında ahlak polisliği yapmak en azından kişisel ahlak anlayışıma pek de uygun düşen birşey değil. Her neyse, Polanski'ye aşina değilseniz, tavsiyeme uyup da şöyle bir Bitter Moon izleme düşünceniz de varsa, önce bu belgesele göz atmanızı tavsiye ederim (tabi yönetmenle ilgili sözlüklerdeki yorumları filmden sonraya bırakmanızı da...).

Çukurnot: Belgesel boyunca birkaç kere ekranda görünerek uzun ve boş bakışlarıyla insanı bir anda kahkahaya boğan muhabir Furnell Chatman ise filme ayrı bir hava katmış doğrusu..

Synecdoche, New York (2008)

Charlie Kaufman'ın ilk yönetmenlik deneyimi New York Yanılsamaları. Aslına bakarsanız film hakkında anlatabileceğim pek de birşey yok. Sıralayabileceklerim; başrolde Phillip Seymour Hoffman'ın olduğu ve başarısız bir tiyatro yönetmenini canlandırdığı, filmin çok yorucu, ağır ve bazen de bunaltıcı bir yapısının olduğu, bu yüzden de ikinci bir tekrar gerektirdiği, ağır ve umutsuz replikler cennetini andırdığı vs.'lerle sınırlı. Bu noktada da filmi anlatmak için debelenmek yerine boşluğu repliklerle doldurup hemen bir sonraya atlamaktan başka çarem kalmıyor. Kesinlikle uygun bir ruh halinde izlenmesi gerekir yoksa ya uyutan ya da ekran başında çıldırtan bir filmden ibaret kalır.


"Kimin ki şu an evi yok, asla da olmayacak. Kim ki yalnız, yalnız kalacak. Okuyacak, oturacak, akşam çökünce uzun mektuplar yazacak. Ve volta atacak yollarda, yorulmak bilmeden. Ve etrafında yaprak döken ağaçlar olacak.."

"Herşey senin düşündüğünden daha karmaşık. Doğru olanın sadece 10'da 1'ini görüyorsun. Verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var. Her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin. Ama belki de aradan 20 yıl geçer ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlamayabilirsin. Ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır. Sadece dene ve kendi ayrılığının nedenini bulmaya çalış. Ve kader diye birşeyin olmadığını söylerler ama herkes kendi kaderini belirler. Ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın. Zamanın büyük bir kısmı ölüyken ya da doğmamışken harcanır. Ama yaşamak varken, sen, birinin gelip herşeyi düzeltmesini bekliyorsun. Bir telefon için, bir mektup için ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun. Ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor. Sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık ya da gerçekleşmesi imkansız bir umut ile geçiriyorsun. Sana bağlılık hissettiren birşey... Kendini bir bütün hissetmeni sağlayan şey... Gerçek şu ki...çok kızgınım... Ve gerçek şu ki...çok mutsuzum... Ve gerçek şu ki çok yalnız kaldım ve çok uzun süre acı çektim. Ve yalnız kaldıkça, bütün bu süre zarfında iyiymiş gibi davrandım. Nedenini bilmiyorum. Belki herkes kendi dertleriyle ilgilenirken benim zavallığımı duymak istemediği için. Pekala, herkesin a.ına koyayım. Amen!"

"...Sana tapan insanlar tapmayı bıraktıkça, öldükçe, yollarına devam ettikçe, sen onları çıkarıp attıkça, kendi güzelliğini, gençliğini çıkarıp attıkça, dünya seni unutmaya başladıkça, sen fani olduğunu farkettikçe, özelliklerini bir bir kaybettikçe, seni artık kimsenin izlemediğini, aslında eskiden de hiç izleyenin olmadığını öğrendikçe sadece sürmeyi düşüneceksin. Nereden geldiğini veya nereye gideceğini değil.. Sadece süreceksin, vakit öldüreceksin. Şimdi buradasın, 7.43. Şimdi buradasın, 7.44. Ve şimdi...yoksun."

The Virgin Suicides (1999)


Bir kitap uyarlaması olan The Virgin Suicides; oldukça muhafazakar, bir o kadar da baskıcı bir anneye ve karısının otoritesi altında ezilen pasif bir babaya sahip olan 13, 14, 15, 16 ve 17 yaşlarındaki 5 kızın hayatını, bu hayatı karşı caddedeki evden takip eden bir grup oğlanın gözüyle anlatan bir Sofia Cappola filmi. Kirsten Dunst 'a bayıldığımı söyleyemem ama Lux Lisbon'u canlandırdığı performansını takdir etmeden de geçemedim. Film; kardeşlerin en küçüğü, 13 yaşındaki Cecilia'nın intihar girişimiyle başlar. Yavaş yavaş kızların yaşamlarına konuk oluruz bazen evin içinden, bazen de takıntılı oğlanların gözünden. Spoiler olarak gelebilir ama zaten olay filmin başında gerçekleştiği için büyük bir kayıp olmaz diye düşünüyorum. İntihar nedeni açıklanmadan (filmin ortalarında izleyici bir kanıya varabiliyor ancak), kardeşlerin en küçüğünün ölümüyle gelişir olaylar. Tüm aile için yıkıcı olan bu olaydan sonra çevreden gelen yorumlarla anne baba otorite düşkünlüklerinden tavizler vermeye başlarlar -en azından taviz verdiklerini düşünürler. Yine de Lisbon ailesinin tüm mahalleye konu olan vukuatları en küçük kızın intiharıyla sınırlı kalmaz. Film boyunca kalan dört kızın otoriter ebeveynlerinden kurtulup özgür olmak için verdikleri mücadeleye tanık oluruz. Gençlik filmi olarak görünmesine rağmen (Air 'ın da soundtrack katkılarıyla) aslında gayet rahatsız edici ve huzursuz bir film The Virgin Suicides. Pencereden teleskopla kızların yatak odalarına bakan oğlanlardan biri olabiliyorsunuz ya da Aerosmith plağını yakmamak için annesine yalvaran Kirsten Dunst. Sonunda tüm olanlara kesin bir anlam yükleyemeden bitiriyorsunuz filmi. Yine de izletiyor kendini.

*

Saat sabah 2:54 ve 5'te Ankaraya doğru yola çıkacağım. Daha eklenecek çok film var ama zaman yok. Yazının ikinci partını 3 gün sonra Ankara'dan döndüğümde düzenleyip yayınlarım. Şimdilik bu kadar.

Çukurnot: Beyond The Sea dışında çok rahatsız bir liste oldu, 2. partta telafi ederim artık..

27 Temmuz 2010 Salı

The Importance Of Being Idle*

Sadece aylaklık yapıyorum. Çok zevkli birşeymiş, çok da özlemişim. O da beni özlemiş. Tom Waits de özlemiş beni. Müzik, çok harika birşey aslında (Bu cümleyi Oğuz Haksever tonunda söylediğimi düşün). Saçma sapan şeylerden bahsedip canını sıkmıyor insanın, garip yükler bindirmiyor omzuna, ağır olanlarından. Her ruh haline göre, seni memnun etmek için şekilden şekile girebilitesi var.

Bilemiyorum, aylaklığın verdiği rahatlıkla da olabilir, çevremde gelişen olaylara pek şaşırmıyorum, birileri şikayetlerle, "olmaz ama böyle"lerle gelirken tek yapmak istediğim, Tom Waits Bey'in "bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş" sesiyle kafamı dinlemek. Ve nedense kendimi Oasis* klibindeki Rhys Ifans gibi hissettim bu cümleden sonra.

Anlatacak, tavsiye edecek onlarca film izledim aslında ama filmler hakkında birşeyler anlatmak için klavye başına oturduğumda "bunu izle, bunu izleme, bu baya klas, bundan bi bok olmaz, şunu da izle, hadi öptüm." deyip "kaydı yayınla" ya tıklamaktan korkuyorum. Bu işi gayet de güzel yapan tiplerin varlığı rahatsız edici. Ama tabi bir de kıçımı kıpırdatmaya üşenmemin yanında, beynim harıl harıl çalışarak önümdeki her aktivite için mükemmele yakın bahaneler üretirken klavyenin başına geçmek her zaman için tercih edilen olmuyor (Uzun cümleleri ise okuyanın kafasını karıştırıp ne fevkalade, ne süperzeka, ne eşi benzeri bulunmayan bir hatun olduğumu göstermek için kurmuyorum, yayınladığımda gözüme uzun görünen cümlelerden oluşmuş uzun paragraflar beni mutlu ediyor. Kendime 3. şahıs kimliği verip yazıyı baştan aşağı 4-5 kere okurken suni bir tatmin olma hissiyatı içine giriyorum).

Babamla yaptığımız "şehirdışı dnr keşifleri"nde en son uğradığımız yer olan Antalya-Bilmem ne AVM DnR'ından aldığım son kitapların ("bir bok varmış gibi önceden aldığın ama hala kitaplıkta süzülen onlarca kitap dururken yenilerini almak neyine?" sorusunu her ne kadar kendime sık sık soruyor olsam da, pembe elbiseli, beyaz, dantelli çoraplı, saçları örgülü şımarık kız çocuğunun sırf seyretmesi güzel diye yeni aldığı her bebeği yatacak yer kalmayıncaya dek yatağına dizmesi gibi, o kitapların hepsinin raflarda değil de kanatlarım altında olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor diyebilirim.) listesini çıkaracak olursak;

Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk (itiraf etmek gerekirse bunu sırf ismi Céline'in Gecenin Sonuna Yolculuk'una benzediği için aldım, belki biraz da birinin zevkine güvendiğim için)

Oriana Fallaci- Doğmamış Çocuğa Mektup (Boşu boşuna aldığımı farkettiğimde çok geçti, almıştım. Hayır internette bol keseden atan salaklar, motosiklet temalı o müthiş mektup bu kitapta değil! Şahsen mektubun, varoluş karmaşasını çoktan aşmış, uzun, beyaz sakallı, bir dağ evinde yaşayan, sallanan koltuğunda oturup gün boyu piposunu tüttüren bir bey tarafından oğluna verilmek üzere yazıldığını, yolda da postacının yanlışlıkla mektubu düşürdüğünü düşünmekteyim. Öyle garip teorilerim var, bir ara tartışırız..)

Ryu Murakami- Şeffaf Mavi (Ve sonunda Murakami'yle kavuşuruz...)

John David California- 60 Yıl Sonra (Biliyorum, Salinger şu duruma tanık olsa gözünden sarkan tüm kurtçukları canlı canlı yedirirdi bana, ya da söve söve mezarına dönerdi ya da ayaklanmaya bile tenezzül etmezdi, farketmez. Ama dürtüyor bir şekilde o rafta öyle melül melül..)

Tüm bunlar, dolapta boşalttığım yeni gözde duran, bir hafta öncesinde Denizli'de bir sahaftan topladığım kitapların yanında çok hoş duracaklar. Ve hayır, verdiğim izlenimin aksine hepsini yerleştirdiğim sıraya göre okuyorum, aferin.

Yazacağım, inan bana, adam akıllı birşeyler çıkacak bir gün bu kafadan, mevsimsel aslında... gerçekten bak...peheyy...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Çukurnot:

Son günlerde yaptığım en kötü şey; Hakan Günday- Zargana okumaya başlamak.

Ha dedim doğru zamanda okumak lazım, her ruh halinin harcı değildir bu adam, sonra kendini içkiye verip, Kinyas'ıyla Kayra'sıyla bakıyorsun dünyaya. Ama aylardır kitaplıkta okunmadan süzülmesine gönlüm el vermedi...

Son günlerde yaptığım en iyi şey; Across The Universe izlemek (bilmem kaçıncı defa).

Beatles şarkılarının güzel güzel insanlar tarafından yorumlanıp bir de üstüne bunların hippi hippi karşıma çıkıp tatlı tatlı rollerini yapmalarına bayılıyorum bu müzikalde. Akabinde izlenen Taking Woodstock etkisiyle de birleşince, tüm hafta boyunca "Işınlayın beni, Woodstock kızı olucam ben!!" diye şımarık şımarık gezineceğimin sinyallerini an itibariyle vermiş bulundum, saçlarımı da ördüm...

21 Temmuz 2009 Salı

Son zamanlarda eski bir alışkanlığa geri döndüm blogger. Süt içmeye başladım. Günde iki kupa (kupa dediysem 3 su bardağı süt kapsayan cinslerinden yess). Sabah kahvaltısında ve gece Moonlight izlerken. Akşam 10da içilen sade kahve adamı 4e, 5e kadar ayakta tuttuyor. Sabah erken kalkmak istesem de en erken öğleden sonra 1 suları gözümü açtığım için evet akşam içilen kahveden 2-3 saat sonra dikiyorum o sütü. Ha bir yararı oluyor mu diye sorarsan, hayır derim. Yine yatağa girip ninni niyetine Tom Waits hırıltıları dinliyorum, Rain Dogs albümü bitmeye yakın sızıp kalıyorum.
1 ay sonra dershaneler açılacağı için soğuk duş etkisi yaratmasın diye yavaştan ders çalışmaya başladım, erken kalkmak icap ediyor haliyle. Matematiğidir, fen'idir vs gidiyor bir şekilde ama ingilizce çalışmam konusundaki çelişkiler çevremde hala sürüyor. Kimileri "yds bu, oturup test çözeceksin ingilizceden, öyle sabahtan akşama kadar film izlemeyle olmaz bu iş" diyor. Bense hala "How I Met Your Mother ingilizce altyazıyla izlenirse Boğaziçi garantidir hocam" mantığının arkasındayım. O "kimileri" doğru söylüyor ama. Yds hazırlığı yapan bir öğrenciden ingilizce konuşmasını, yazmasını beklemek ayıp olur. O adam bozmuştur kafayı perfect tense lerin formülleriyle (evet okullarda formülle öğretiyorlar ingilizceyi), en çok sorulan phrasal verb lerle vs (Bu noktada 8-12 yaş arası şımarıklığımı ortaya çıkarıp "Çocukluğumdan beri Janis Joplin, Pink Floyd şarkıları söyleyip çeviriyorum, sen karşıma beş şık koyuyorsun, yabancı dil beş şıklı mı konuşulur beybi?" diye sorarım ama adi yds en az 95 net ister, David Gilmour Amca'nın da beş şık konusunda pek bir yardımı olmaz)... Neyse sevgili blog sayfam temmuz ayında sınav sistemi çemkirmeleriyle dolmasın, dönem başlasın bol bol söveriz..

*

Aslında değinmek istediğim konu köpekler. Yapmışımdır belki bu muhabbetin aynısını eski yazılarda ama yazı geçer gider, bu köpekler evin dibinde havlamaya devam eder. Hani seveni vardır ona birşey diyemem ama ben nefret ediyorum o hayvanlardan. Ne zaman yürüyüşe çıksam tasmalarıyla orda burda dolaşan ve gördükleri anda suratıma suratıma bağıran köpeklerle karşılaşıyorum. Kedi insanı, köpek insanı diye bir ayrım yapılır ya, öyle birşey varsa kesinlikle kedi insanıyımdır ben. Kedi karizmatik bir hayvan bence. Her gördüğüne bağırmıyor. Çekiliyor köşesine, "kuul" bir havayla kesiyor gelen geçeni ancak. Sevdiğim köpekler de yok değil. Bazı arkadaşlarımın kendi halinde takılan, sakin köpekleri var, seviyorum onları. Car car bağırmıyor yanından geçtiğinde. Cinsine, o'suna bu'suna göre de ayrım yapmıyorum hepsinden çıkıyor uyuzu, sakini ama o süs köpekleri yok mu.. Hareket eden birşey gördüğü anda otomatiğe bağlayıp rahat 1-2 saat durmadan ciyaklayan başka bir canlı bilmiyorum ben. Kabus gibiler ve heryerdeler. Yaşadığımız mahalle ve çevresi genelde bahçeli evlerden oluştuğu için ipini koparan kulübeyi bahçeye dikip kendine bir köpek ediniyor. O koca koca dobermanlara falan alıştım tamam da (hayır her geçtiğimizde "merhaba cici doberman bugün nasılsın?" tarzı bir alışma değil bu.. Geçmiyorum o evlerin yanından, en fazla o kadar alışabiliyorum), o süs köpeklerinin nereden çıkacağı belli olmuyor. Sahiplerini hiç anlamıyorum. Hadi hırsızlık olayları falan sık sık oluyor diye aldın bir doberman ama süs köpeği lan! Evine girecek hırsız ancak benim kafadan bir eleman olmalı ki o ciyaklamayı duyduğu anda gidip kendi teslim olacak. Hiç sevmiyorum köpekleri, süs köpeklerine istisna bile yapmıyorum. Ki paspasa benzeyen görüntüsü yüzünden birinin üstüne yanlışlıkla basmışlığım bile vardır, o gün de ciyaklamıştı durmadan. Çok güzel kedi- köpek ayrımı yapıyorum biliyorum ama kedi hakikaten başka birşey. Turşu'nun alerjik bünyesi kurban olsun size.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

"Modem Canavarı" Dedi Bana Bilgisayarcı Pier.. Canavar Diğilim Ben!


15 gün içinde bir insan şimşek, fırtına vs yüzünden iki kere modem değiştirmek zorunda kalabilir mi yahu?Hani uğraşsan olmaz bu kadar sürede.

Senelerdir kullandığın modem şimşek çakması sonucu elektrikler gidince "şıraak!" diye bir ses çıkararak yanar. Tüh lan der üzülürsün, 50 milyona yenisini alırsın mecburen (ki teknolojik alet edevatlardan anlamayan biri olarak onu da kurmak için günlerce uğraşır (Denizli'de okuyan abiden, tatildeki arkadaşa, Mimi'nin kardeşine kadar herkesi arayıp telefonda modem ayarları çözümlemeye çalışır), akabinde kasayı ve modemi toplayıp bilgisayarcıya götürürsün, orası ayrı bir maceradır (kasasız da kurulabileceğini öğrendiğindeyse boşu boşuna taşıdığına yanarsın vs)). Sonra aradan iki hafta bile geçmeden ikinci bir şimşek gelir akşam vakti. Tam How I Met Your Mother 'ın beklediğin bölümü inmek üzeredir, sende şimdiye kadar inen bölümleri izlemek üzeresindir ve şansa bak ki dibindeki pencerenin panjurları kapalı olduğu için bir anda aydınlanan gökyüzünü çok geç farkedersin. Farkettiğin anda modemin fişini çekme girişimlerinde bulunurken "şıraaak!". Yine aynı sesi duyarsın ve mucize gibi garip garip şeyler beklersin elektrik gelene kadar. Ama anlamışsındır ki cebinde kaşınan yeni bir 50 milyon vardır (Bu sinirle şanssızlığına söverek masaüstüne yeni metin belgesi açar, yazarsın birşeyler ama bu keko durumu sindirememenin verdiği gazla 2. tekil şahıs yüklersin cümlelere).

Hayır bazen düşünüyorum böyle uzaklarda, kimsenin gitmediği, gidip de göremediği, görüp de geri dönemediği yerlerde, hayatlarımızı izleyen ve "abi bu sefer ne ipnelik yapsak bu tiplere nihoahaohaoa evet evet yaşasın sinir krizleriiii" diye coşup doyuma ulaşan birkaç adamın varlığına inanıyorum ben ve bir yakalasam o kemik çerçeveli gözlüklü keltoş herifleri çok pis benzeticem lan! (ki sanıyorum japon bunlar.)

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Böcek Hikayesi

Olay mahalinde ifadesi alınan (resmin altında) zanlının, kurbanın yakınlarının büyük acısı karşısında verdiği şok edici açıklaması: "Öldür öldür bitmiyor piç kuruları!"


"Gece yine bilgisayar başına geçmiş, gün içinde inen filmlerden birini izliyordum. Film başladıktan 15-20 dakika sonra garip sesler duymaya başladım. Önce filmden geldiğini düşünüp üstünde durmadım ama duyduğum sesin filmdeki sahneyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Durdurdum filmi, çıt çıkarmadan bekledim sesin nereden geldiğini anlamak için. En büyük korkularımdan birinin yaklaşmakta olduğunu farkedince ışığı açmaya yeltendim. Ayağa kalkıp ilerlediğimde ayağıma birşeyin çarpıp geçtiğini hissettim. İğrenç sesler çıkarıyordu bu "birşey". İyice tırsıp hemen ışığı yaktım. Yere baktığımda debelenen o iğrenç şeyi gördüm. Bacağıma değmişti o yaratık. Tiksinti ve korku karışımı duygularla izledim başparmağım büyüklüğündeki yaratığı. Elimle dokunamazdım ve onu tutacak birşeyler bakınırken havalandı. Odadaki lambanın çevresinde daireler çizerek uçuyordu uçan yaratık. Işığa olan ilgisinden faydalanıp lambayı bir yaktım bir söndürdüm, yaktım, söndürdüm, yaktım söndürdüm pis pis sırıtarak. Sinirlenen yaratık sonunda kanepenin üstüne kondu. Bu iğrenç görüntüye bir son vermek ve yeniden filmime dönebilmek için elime en yakın yerde duran Victor Hugo 'nun Sefiller kitabını geçirdim. Ön tarafına kıyamayacağım için arka yüzünü çevirdim kitabın. O sırada kanepeden uçup yere konan ve iğrenç sesler çıkarmaya devam eden yaratık, Sefiller' in "ezici" gücünden bir haber çevresine bakınmaya devam ediyordu...

Ve sonra o ses geldi...

-Vıyçk!

Kitabı kaldırıp başparmağım büyüklüğündeki "artık uçamayan" uçan yaratığın içinden çıkan sıvıyı seyrederken, leşine karşı en saygısız üslubumu takınıp utanmadan o iğrenç espriyi yaptım, "İlk okuduğumda ben de böyle hissetmiştim beyb".

Peçeteyle pestilini temizleyip çöpe gönderdim cansız bedenini..."

28 Mart 2009 Cumartesi

Şair o, döver...


Hafiften kafa da iyi.. Sizin için Patti Smith- China Bird söyliyim mi be blogger? Çok güzel şarkı bu yahu. Patti teyzemi de çok seviyorum, güzel şair aynı zamanda...

Patti Smith- China Bird

23 Mart 2009 Pazartesi

People like you are the reason people like me need medication.*


Dışardan geçen saadet parti arabasının çıkardığı gürültüyü duymaksızın oturup Clara Engel dinleyebiliyorsak biraz daha sıkıp birer "Alexander Supertramp" olmamamız için hiçbir sebep yok aslında. "Birer" olmayız da, "bir" oluruz. Topu topu bir adam ederiz zaten. Ben "tramp" olurum, sen "super" kısmını tamamlarsın, ya da tam tersi. Alexander bulunur, çok vardır sokakta, elini atsan bulursun bir Alex. Anlaştık mı? Güzell... Clara Engel 'in albümleri yok bende, netten dinliyorum. Yola gitmez zaten o bayan. Başka birşey düşünürüz, hallederiz. Hiç olmadı Clara Engel dinleriz ama tramp falan olmayız. Evde oturur, Nick Zedd filmleri izleriz. İnsan dışkılarını (bok işte lan) gördükten sonra üstüme kusma da.. Boynumu ovduracak insan ararım bu saatte, yok illa kusacaksan, dışarıdaki saadet arabasına kus. Arada bir fark olsun... Ulan Bob Dylan 'ı ben de canlandırmak isterim. Cate Blanchett kadar iyi iş çıkaramam belki ama Ben Whishaw 'ın yanına koyabilirdin, sayardım hayatta kalmak için gereken 7 maddeyi.. Meyve salatasının içine rakı koyup bulamaç halinde mideye götürme fikrimle Rodin 'den daha yaratıcı olduğumu kanıtlamak isterim. Mimi Wonka tasdikli. Ama o şarap koydu, olmaz tabi, kusarsın, bizim tarifleri uygulama. Kusabilme ihtimalini göz önüne alıp kendimi Zedd amcayla aynı kefeye koymak gibi ahlaksız, utanmaz bir fikir öne sürebilirim. Hatta sana Sam Rockwell sırıtışı çekip, iyice çirkinleşip, Thrust in Me bile çeker, koyarım önüne. Ama jilet korkum var, daha doğrusu keskin alet edevat korkum. Kağıttan da korkarım ama çaktırmam. The Wall izlediysen bilirsin, başroldeki Pink 'in kaşları dahil tüm vücut kıllarını (nedense saçları hariç, onları gayet sulu bir biçimde arkaya arkaya güzelce taramıştı) jiletle alması gibi. İğrenç böyle parmakların falan kanıyor. Bu arada "*" i şimdiden açıklayalım, yazının sonunda unutabilme potansiyelim yüksek. Charlie Bartlett izle. O tişörtlerden bir tane de ben bastıracağımdır. Akşam akşam "ordan burdan atıştırma" eylemimi gerçekleştirdiğime göre gidip biraz neolojist bünyeyi çalıştırayım, sonra gürültülü birşeyler dinleyeyim, sonra da Salinger okuyayım, Wonka hanımı ararım belki "bu adam niye böyle sonlar yapıyor hikayeye ulan?" diyerekten. Bak bak nerden esti bilmiyorum da ahaha Lord Chesterfield diye bir adam var, nerden gördüm, biliyorum vs hatırlamıyorum. Bağlantıya gir, 4. maddeyi oku ha haaa..

8 Mart 2009 Pazar

The Shankill Butchers Wanna Catch You Awake...


- "4 gb lık caz klasörünün gitmesinden sonra bir bunalım dönemine girdi. Artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Diğer klasörler duruyordu ama o 4 gb lık bölüm özeldi. Oi Va Voi 'leri, San Ilya 'ları, Kerem Görsev 'leri, Hobo Blues Band 'leri, Latin Jazz 'ları, o ları, bu ları o klasörün içindeydi. Başından geçen bu üzücü olay sonunda, kendini sorguya çekince, kendisinin kendisi olmaklığının ve burada bulunmaklığının başından geçtiğini gördü..."

Yok öyle birşey... Yas dönemim bitti, Aziza Mustafa Zadeh açtım, Lover Man dinliyorum ne var yani? Her ne kadar San Ilya konusunda They Died For Beauty kulaklarımda çınlasa da...

Eeeyh, eyh.. Öyle işte blogger. Okulla uğraşıyorum şu sıralar. Okullu çocuğum ben, hatırla. Böyle gün boyunca "saçını toplaaa! okul ceketi dışında ceket giymeee! pislik öğrenciiii! sefil yaratıııık!" şeklinde aşağılanmalara mağruz kalıyoruz. Sıkıcı bir iş. Hani öğrencilik dönemlerini özler falan, "heyt be şimdiki halimize bir bak, o zamanlar ne de çılgınmışız, kıymetini bilemedik" falan derler ya.. Yok öyle birşey. Çılgın değilim ben, vallahi değilim. Sabah geldiğim an itibariyle kafayı koyuyorum sıraya, zıbar zıbarabildiğin kadar. Rüya falan görüyorum ara sıra. Yastık da götürmeye başladım, espri de değil, ciddi ciddi götürüyorum. Küçük ama, çantaya o sığıyor. Okuldan kaçınca öyle "o kafe senin bu kafe benim hulen, ah seveyim arkadaş çevremi, ne çılgınız aman allahım ne çılgınlık bu, genciz gençç!!!" şeklinde dolaşmıyorum. Direk eve damlıyorum. Odamda yatağım, kahvem, Marilyn Monroe lu kupam, çizgili pijamam, kitaplarım, filmlerim var, annem var. Daha ne isteyebilirim ki? Sıkıldıkça yanaklarından mıncıklıyorum kendisinin. Çirkefe bağlayasaya kadar. Sonra tersliyor komik bir biçimde, makas alıp gıdıktan kaçıyorum olay mahalinden. Yani yok, genç falan değilim ben. Ne bir dar paça pantolonum, ne karizmatik vans larım, ne de "kankam" var. Bunlar yoksa niye okullu öğrenci (okulsuz öğrenci bakınız.) olur ki bir insan?

-Salak mısın Turşu? Odun musun? Öğrenci ol lan!
-Home Sweet Home beybi, yok yani Mötley mod, sağol, takıl sen...

Yani böyle anlattıysam da tam olarak bir asosyal olduğumu düşünmüyorum (He ben zaten düşünmüyorum geç orasını da...). Gerek sınıf ortasında yaptığım "ayıp", "absürd", "kız kısmısına yakışmayan" esprilerle, gerek hal ve hareketlerimle insanları bir nebze de olsa güldürmüşümdür ve insanları güldürebiliyorsan sen asosyal olamazsın gülüm. Geyik muhabbeti dedin mi kafamı sıradan kaldırıp allahını yapıyorum. Güzel oluyor. Sonra tekrar zıbarıyorum falan, fantezi oluyor. Bir de çok afedersin ipnenin babası müdür beyimiz ders ortasında sınıflara ani baskınlar yapıp, tüm ceketleri çöp torbasına doldurup gitmese... Anne eli değmiş, örgü bir ceket o. Hayatımın vazgeçilmezi..

Sonra bir sürü bir sürü film izlemeye çalışıyorum vakit buldukça. Bir bir dökücem buraya bir dahaki sefere.

Gidiyorum ben blogger. Yahu hiçbirşey yazamıyorum buraya içim acıyor ulan! Yok karar verdim, haftaiçi kağıda karalar, haftasonu geçiririm buraya. O da hoş olur. Ders boşlanır, arkadaş boşlanır, ev boşlanır, anne, baba, içki boşlanır. Ama blogspot boşlanınca eziklik hissi oluşur. (Bloguna aşık insan müsvettesi, ne garip, neredeyse her yazımda bloga iltifat ediyorum. Annemin dediği kadar varım lan. Yavşaklık değildir de bu, nedir?)

23 Şubat 2009 Pazartesi

3 Gün Paris mi ? Ömür Boyu BMW mi?

4 yıldır zift kahve enjekte ettiğim vücudumla ilgili gerçekleri yavaş yavaş kavrıyorum sanırım. Gerçeği tüm açık seçikliğiyle gördüm bugün. Ben bir kafein bağımlısıyım. Evet bu cümleyi Fight Club edasıyla söylüyorum, gözünde öyle canlandır. He "taze haberler ver bize, bilmediğimiz birşey söyle" diyebilirsin. Belki hepimiz biliyorduk bunu. Ama bugün farkettim işin ciddiyetini. Babamı peşime takıp alışveriş merkezine gittim 1-2 saat önce. Abur cubur ve kahve amacıyla daldık içeri. Yiyecekler, meyve suları derken kahve reyonuna doğru yürüdük. Jacobs, Nescafe ürünlerini görünce salyam aktı. Salyam aktı. Gerçekten aktı. Mübalağa yapmıyorum, onu yapmadığım gibi abartmıyorum da. Mendil görevi gören kazağımın koluyla silip 200 gr Jacobs Monarch, sırf keyifliğine 200 gr Jacobs Cronat Gold ve sonsuz saygımdan dolayı 100 gr da Nescafe Alta Rica attım arabaya. Hepsini özenle yerleştirdim raflara. Jacobs lardan hediyelendirilmiş bardakları da kaynar suya yatırdım. Alta Rica 'yı özel günlere saklama hevesine girip, hemen bu açlığı bastırmak için Monarch açtım, kokladım bol bol. "Uyeeehhs, kukusunda davet var ayol" dedim üstüne de gözlerimi kapatıp. Ayol demem normalde, ama dedim, açım çünkü. Klaus Jacobs 'u da saygıyla andım. Şimdi 2. fincanımı içiyorum. Ellerimizin terlemesine, titremesine, soğumasına, kansızlaşmamıza, kahve kahve kokmamıza içelim blogger, sabahlar olmuyor kahve içince, güzel birşey bu. Kıymetlimisss edasıyla sevdim fincanımı. Bir de elimde 30-40 tane film birikti, çok sinir oldum. Okul zamanı yapılmaz böyle şeyler bir insana, yapılmamalıdır. Bilmiş biri, 30 küsür tane bilmiş film getirdi bana. Oturdum inceliyorum. Ama içimde Benjamin Button 'a karşı duyulan anaç hisler "hadi turşu, bugün de good night benjamin yapalım, kıymetlimisss, efendimisss" diyor. Bir insanın aklını böyle çelen hislerden anaç olmalarını beklemek ne derece doğrudur? Anaçlık hislerimi Donnie Darko 'nun şirinler teorilerinden sonra operasyonla aldırmayı düşündüm. Cücükken sanırdık ki uslu çocuk olunca şirinleri göreceğiz. O işler öyle yürümüyormuş. "Mavi mavi şirinlerimiz olsun bizim de büyüyünce" dememek gerekiyormuş. Zira, şirine ortalık malıymış zaten. Sadece gözlüklü şirin değil, şirin baba da sapkın ruhluymuş. Ama sonra yalanmış bunlar, onlar aseksüelmiş. Belliydi böyle olacağı, uslu geçirdiğim yıllara yanıyorum şimdi (hangi yıllar işte, bu soru biraz sorun yaratabilir).

Kenarlarında koala resimleri olan çoraplar aldım bugün bir de. Çok komikler, seviyorum koalaları. Aklıma Nines geldi an itibariyle. Güzel filmdi, beğenmiştim ben. Sayılarla gruplarsak Tanrı=10, Koala=8, İnsan=7, Maymun=6... diye giden bir zincir var. Film 9 numaradaki beyefendinin kurduğu evrenleri anlatıyor. Güzeldi, güzel. Ryan Reynolds da güzeldi. Bir de koalaların 8 olmasının nedeni telepati yeteneklerinin olmasıydı.

Dersler yüzünden film izleyemediğim gibi kitap da okuyamıyorum. Ne kıl bir durum.. Marquis amcanın liberten görüşleriyle bizi yoldan çıkarması an meselesi halbuki. "Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileri sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!" diyerek de kendisini ifade etmiştir Marquis De Sade. Yazıklar olsun bence de, bu şarkı da tüm liberten ruhlu fanilere gelsin, hayattan soğuyun. Seneca 'nın damar açma, baldıran zehiri içme, buharlı odada geberme girişimlerinden ve kanlı, vahşetli oyunlarından dolayı ahlakı bozulacak insanları hesaba katmayaraktan okunmalı Yatak Odasında Felsefe..

Bir de BMW 'den banane? Yani yarım günlük Paris bile olur. Tercih ederim arabaya. An itibariyle kıçımın üstüne oturmuş bir vaziyette, Palahniuk cümleleriyle kınıyorum reklamı. Ama "Bir Korku Duyuyor musun?" temalı krispi reklamı için oturup Top 5 listesi bile yaparım. Korkmadığım şey yok ki. Al bak;

5- Semra Apla (bağlantıya gel, korkunun kaynağını anla. bayatlamış biri değil bu kadın, her daim ultra kaplan gücünde => aradaki 7 farkı bul )
4- Telefonlar (fırsatını buldukça kuytu köşelere saklarım, benden uzak dursun bu edevat, lütfen)
3- Case Closed (Dedektif Conan) 'ın bilmem kaçıncı bölümündeki baltalı katil. Ulan çizgi dizi hobaley diye izlerdim. Cesetleri parçalara ayırıp karnına dolduran, sargılarla kaplı, baltalı katillerin ne işi vardı orada? Kötü etkiledin çocukluğumu. A Clockwork Orange style çocukluk geçirmişim yeni farkediyorum lan.)
2- Marty Feldman (Üzgünüm sanatçı kişiliğine saygı duymak başka, gecenin bir yarısı karşıma Igor kılığında dikilip sırıtması karşısında vereceğim tepki başka!)
1- Linda Blair (Görsellik koyamıyorum çünkü görsellere girip the exorcist versiyonuna bakamıyorum bu kadının. Hala! Yok yani bir bakayım dedim, ucundan gördüm fotoğrafı, çocukluk anılarım canlandı, anında kapattım. Hiçbirşey senin kadar derinden etkilemedi beni Blair teyze, nasıl nefret ediyorum senden bir bilsen...)

Çukurnot: 16. İzmir Avrupa Caz Festivali 'ne Dee Dee Bridgewater geliyor lan! Nasıl üzülüyorum bir bilsen... 2 Mart Pazartesi 'ye koymuşlar Denise teyzeyi. Haftasonu olsa kaçardım, gelirdim, izlerdim. Dear Ella albümünden güzel güzel şarkılar söylerdi. Mayhoş mayhoş dinlerdik, hoş olurdu...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Cadı Çemkiriği


Buna döndüm ben. Aynı bakışlar, aynı duruş, bak bak tıpkı ben... Okul yüzünden hepsi. Niye böylesin okul, (ve Hamlet yakarışlarıyla=>) niye?! Senin yüzünden bloguma uğrayamaz oldum (normalde çok sadık bir blogger'ım halbuki). Gün içinde kitap okuyamaz duruma geldim, acısını gecelerden, uykumdan çıkarıyorum. Artık cnbc e dizilerinin gece tekrarlarına da kalamıyorum. Gün içinde ekiyorum seni, biliyorum çok kıl oluyorsun bu duruma ama "What goes around... comes around" demiş Justin abi, yaz bir kenara. Uykumdan ettin beni (Kitap falan değil, sensin sorumlusu tüm bunların, evet herşey senin yüzünden, evet). Çok yavşaksın da aynı zamanda, sülük gibi yapışıyorsun insana. Turşu'nun annesi der ki; git yavşak! sevmem ben yavşakları, gel popoma sarıl, pis!" Al bu özlü sözü, kulağına küpe olsun. Hep sen mi öğreteceksin fizik, kimya, biyoloji. Kapı gibi hayat bilgisi bu cümle! Birbirimizi daha fazla incitmeden yollarımızı ayırmalıyız aslında. Ama gitmezsem bitmezsin, bunu da biliyorum. O derece de dolambaçlı, labirentli, bağırsak kurdu gibi anlaşılmaz garip birşeysin işte... Neyse yarın sabah görüşürüz beybi, ondan sonraki sabah da...

13 Şubat 2009 Cuma

O-B-S-E-S-S-I-O-N


Elimde orta şekerli türk kahvemle oturdum yine, film izlemeye gitmeden önce birşeyler zırvalayacağımdır (Sen hep buradasın nasıl olsa). Bu ayın (daha doğrusu her ayın) 14'ünün hayatımdaki başlıca önemi ayın 15'inden bir gün öncesi olması (13'ünün önemi ise 2 gün öncesi olması falan diye gidiyor o). Gerçi, tabii aşkitolar mutlu olsun, başlıca temennimiz de bu! İleride peygamber falan olursam o özel günü her ayın 14ü yaparım, mıçarsınız. Samimi biriyim ben, her ay kutlayın aşkito gününü diye söylüyorum. Kutsal kitap da yaparız, adı da Holy Pickle olur, resimli mesimli böyle.. Manifestolarımız da olur bukleli bukleli, sıkıldıkça maddeleri değiştiririz. Dr. House ve Sheldon Cooper 'ı da katarız işin içine, dünyayı ele geçiririz!

Neyse, ayın 15i elime paracıklar geçecek, ona seviniyorum ve hayır artık harçlığımın yüzde yetmişini içkiye yatırdığım söylentileri yalan. Kitap alıyorum ben. Bir yer keşfettim (bak bu küçücük şehirde mekan da keşfedebiliyorum ben), annem gibi bir teyze duruyor başında. Babil Sahaflığının ikinci yeriymiş. İlk gittiğimde Babafingo ve Caz Dönemi bakıyordum. Annesi ve kızıyla beraber bir evde yaşayan tombiş teyzem yeşil çay yaptı (Sallama çayı çıkardı paketinden, ketılda su ısıttı, bardağa döktü, karıştırdı, koydu önüme. Yaptı deyince mekanda koca karı style garip garip otlar bulundurduğu düşünülmesin). Küçük bir masa var, oturdum, kitap inceledim. Fonda da Billie Holiday koymuşlar. Biraz daha kalsaydım, orada sabahlamamın bir sakıncası olup olmadığını soracaktım. Her zaman bekleriz dedi teyze, gel buraya otur saatlerce kitap oku dedi. Dağlar kızı Heidi gibi mutlu oldum vesselam, ama köpekleri sevmem... Gerçi uzun bir süre oraya gitmem gibi geliyor. Yatağımın altı okunmamış kitaplarla doldu (Evet bu bir göndermedir Mimi Wonka). Bir süre uyuyabilmek için kitap okumayı mı bıraksam diye düşündüm. En rahatlatıcısı gece yatağın içine gömülüp el feneriyle kitap okumak çünkü. Türk kahvesi sayesinde sabah altıya kadar da uyuyamadığım için 45 dakika daha ayık durmak en doğrusu geliyor. 6:45de sevgili telefonum Pantera- Broken şeklinde çalıp beni uyandıracağını sandığı için -ki uyuduğum zamanlarda gerçekten de uyandırdığı görülmüştür- gözlerimi kapatıp bekliyorum çalmasını. Neyse, uyku candır herşeye rağmen, tenefüslerde de uyunur... Şu sıralar The Other Boleyn Girl izledikten sonra "Natalie Portman 'lar ölmesin bühü" diye üzülüp Garden State izliyorum. 8. Henry 'nin 7/24 kalkık pipisi yüzünden gitti güzelim hatun (Tamam o yüzden ölmedi ama payı vardı). Kılıçla kellesi kesilen Scarlett Johansson olsaydı bu kadar üzülmezdim. O sarışın çünkü...

Nouvelle Vague da yeniden kulağımı aşındırmakta. Havalar çok kötü burda. Fırtına falan var. Rüzgar, tecavüze uğrayan hatun edasıyla bağırıyor, duymamazlıktan geliyoruz. Aslında Anthony & The Johnsons dinlemeliyiz bu havada. Ne alaka Nouvelle Vague falan? Bande A Part çok güzel albüm çünkü. Dışarda hortum çıksa umrunda olmaz. Eiffel 'ın dibinde oturup dinlenilesi, eşliğinde dans edilesi gruptur (pratiğe dökeriz birgün, yaparız yaparız...). Nouvelle 'nin yanında The Orion Experience çok çok iyi gidiyor. Hayır, şöyle güzel, güneşli bir gün olsun; kulağımda bu şarkılarla sokakta millete serenat yapacağımdır o kötü sesimle, yanıma da "Ville Valo kadın olsa bu kız kadar güzel olamaz" yorumuyla andığımız Miss Little Sunshine 'ı alıp... Yoluma Boncuk Gözlü Dilber çıksın, ona da söylerim. Şarkıların verdiği sarhoşluk bu işte... Neyse gidiyorum ben, geleceğim tekrar ama dersler başladı giremiyorum nete öyle sık sık. Her ay ortalama kaç tane yazı yazabileceğimi falan hesaplıyorum okulda, çok içime işlemişsin, bırakamıyorum seni blog!

Nouvelle Vague- Ever Fallen In Love
The Orion Experience- Obsessed With You
Sixto Rodriquez- Sugar Man

6 Şubat 2009 Cuma

Recently

Sonunda evdeyim blogger. Antalya yolları, orda burda sabahlamaca derken odamın kokusu burnumda tüttü (Hafif tinerli, bol tütsülü, biraz da Alta Rica kokuyor). Annemin gıdığını da özlemişim, bağırıyor ya böyle "deffoool git başımdan" diye, komik oluyor, insanın yanaklarından yüzlerce makas alası geliyor. Dün erken saatlerde İzmirli kuzen ve üniversitede okutman, pek sevimli ingilizce öğretmeni Miss Little Sunshine hanımla (kuzenimin ailesinin aile dostlarının kızı olur kendisi, o derece de yakınız heh) buluştum. Amaç; makarna, sıcak şarap ve Ratatouille... Hiçbirimizin evi geniş geniş yayılıp muhabbet edecek durumda olmadığı için Miss S. 'nin bir öğrencisinin boş durumdaki evine gittik. Öğrenci bayan zaten evi sadece manitasıyla hoş saatler geçirmek için kiraladığı için, giderken anahtarı Sunshine hanıma bırakmış. Biz de malzemeleri kapıp daldık eve. Evin amacına uygun kullanılmış olduğu her halinden belliydi zaten. Prezervatif kutularını, boş şarap şişelerini görmezden geldik. Bir yandan geyik muhabbeti ve seviyesiz espriler yapıp, bir yandan da şarabın tarçın, karanfil ve portakal üçlüsüyle birleşip çıkardığı koku eşliğinde makarna yedik bol bol. Saat geç olduğu için evlere dağılma fikrinden cayıp Miss Sunshine 'ın evine geçtik. Yatağın üstünde küçük kar tanesi şeklinde boklarını bırakmış, pek sevgili tavşan Şampi'i sevdim bol bol. Saçımı yiyip, avucumu yalamayı pek sevdi kendileri de. Küçükken benim de tavşanlarım oldu. Anasınıfındayken tavşanım yavruladı. 6-7 tane yavru tavşanı ve anne tavşanı köpek yedi. Sonrasında aldığım tavşan annemin ihmali sonucu evden kaçtı. En sonuncusu da hastalıklı çıktı, aldığım günün gecesi öldü. İyi anlaşırım ben tavşanlarla... Herneyse sabah 4'e kadar laklak sonrasında, öğleden sonra 1 gibi uyandık. Tavşana elveda deyip çıktık. Eve geldiğimde babamı hapşurup, portakal yerken buldum. Hasta etmiş kendini görmeyeli. İçim acıdı, öpesim geldi de yaklaştırmadı yanına, bulaşmasın diye. Dedemi dün akşamdan beri o sağlık ocağından bu hastaneye taşıyıp durmuşlar. Namaz kılarken bayılmış. Kan testleri, o tahlil bu tahlil diye koşuşturmuşlar. Doktorun teki, muayene etmeden adama şak diye "Sen kansersin amcacım" demiş. Niye demiş, ne alaka belli değil. Babam kızmış doktora, yaşlı adama hemen söylenir mi öyle şey, daha kontrol etmeden diye. Sonra gittikleri başka hastanedeki doktorlar yok öyle birşey, kontrol etmeden, test uygulamadan belli olmaz diye yatıştırmışlar dedemi. Çok sinirlendim. Adam zaten ilaçlarını bir öğün aksatsa fenalaşıyor, oturup bir de ben kanserim diye çökertmiş kendini. Sinirden çatladım resmen...

Neyse geçmek istiyorum o konuyu. Şu konuya gel; akşam yemeğinde kaynayan çorbayı elime döktüm. Kızardı, dokununca yanıyor, parmağım da şişti zaten. Az önce de kitaplıktan fotoğraf albümlerini çıkarırken ansiklopedinin tekine gözüm ilişti. Sayfaları çevirirken yanan elimi kesti yaprakları, tam oldu. Mutfaktan kahve almak için merdivenlerden inerken de kaydım, annemin tablosuna tutunmasam yuvarlanacaktım. Ayağımdaki terliğe de, ansiklopediye de, mercimek çorbasına da sövdüm bir güzel. Fotoğraf albümlerini topladım çevreme. Bir yandan kahve yudumluyorum, bir yandan yazıyorum, bir yandan da babamla annemin gençlik fotoğraflarına bakıyorum. Annemin upuzun saçları var, çok kıskandım. Ama o zamanlar gıdığı yokmuş, şimdi daha bir sevilesi. Bir de anne gibi kokuyor ya... Sonra babamın o beyaz örgü kazakları, bizimkilerin kocaman gözlükleri, benim çiçekli elbiselerim, abimin renkli şortları, fotoğrafların arkasına bırakılmış küçük küçük notlar. O notlar gelenek misali, kitapların başında da bulunur hep, ne zaman alındığı, imzalar vs. Bir fotoğraf var ki, içinde ben olmasam bile en sevdiğim fotoğraftır o. Abim daha 1 yaşını bile doldurmamış. Rize'deki evimiz. Babam pijamalı, gözünde kocaman gözlükleri, göğsünde abim uyuyor. Babam da uykuya dalmış koltukta. Yanında çocuk gelişim ansiklopedisi. Gözlerim doldu, ağladım azcık (bakma öyle, şaşırma, konu çocukluk, aile olunca duygulanıyorum ben). Abimi de özledim. Gelince gitsin diye gözünün içine bakıyorum. Otogarda otobüse bindirdiğimiz anda da pişman oluyorum keşke kızmasaydım, azıcık daha kalsaydı diye diye... Annemin hamileyken çektirdiği fotoğraflar var şimdi önümde. Kocaman gözlüğü yine, bol bol gülümsüyor makineye. Makine deyince, tamir ettirmeliyim onu. Kahverengi deri kabının içinde durmamalı, güzel bir fotoğraf makinesi o. Az önce de kanepenin altında annemin Joan Baez kasetlerini buldum. Bu gece nostalji playlisti hazırlar, Patsy Cline 'dan girer Aznavour 'dan çıkarım. Zaten bu elle oturup ders de çalışamam (olmaz yani, acır, yanar, yds için değmez). 1 saattir eğlencesine çişini tutan Smoky Bonnie 'yle oturur laklak yapar, çocukluk anılarımızdan bahsederiz. Sen de kendine iyi davran, anneni babanı sev, çocukluğunda giydiğin renkli şortlara bakıp piç piç gül, sonra koy kendine bir fincan kahve, daldır elini fincana, senin elin de yansın, kendimi yalnız hissetmeyeyim...



Bak bu bizim en sevdiğimiz Summertime yorumudur, pek güzeldir, akşam akşam iyi gider...

1 Şubat 2009 Pazar

Ortaya Karışık- Chapter: 5 (Saymadım 5 mi oldu?)

Güya haftasonunu evde yatarak geçirecektim dimi? (Evet evet di!) Cumartesi sabahı kuzenin telefonuyla kendime geldim. Yarım saat sonra Antalya yolundaydım. Elimde Kinyas ve Kayra (okumuyorum tabi), çevremde dağlar, ağaçlar, kuşlar, böcekler vs, kulağımda born to be wild diyordu pek sevgili Steppenwolf. Deniz havasını özlemişim onu farkettim. Sahilde kitap okuyup, bira yudumlamak da güzelmiş. Telefonumun şarjı bitecek birazdan, kimse de ulaşamayacak, o da çok güzel bir duygu. Saçlarım da yağlı oh yes diyorum, hava da hoş.. Yok ama sevgi kebelekleriyle işim yok, şubat ayında ne kebeleği? 2 Şubat 'ta evde olurum. Ertesi gün de filmler, babayla içki sohbeti, yarenlerle sabahlamaca, güzel bir doğumgünü olur (Evet blogger doğumgünüm var benim, ben de doğdum, her yıl daha bir hilkat garibesi mod oluyorum onu kutluyoruz. Kutlamıyoruz da aslında. Adıma parti yapmak isteyen tüm arkadaşlarımı kovuyorum, 2-3 gün öncesinden tüm irtibatımızı kesiyorum. Ben doğdum arkadaşım, sana ne oluyor?). Home Sweet Home dinleriz, süpsüper olur yalnız. Ama bak doğumgünümde Nikki olsa tekila krizine sokardım onu, en güzel doğumgünü olurdu lan! Bakma bana öyle Nikki bu, güzel bir insan o, tekrar pembiş saçlı, L.A.M. kılıklı olsun, yanaklarından sevelim (O kadar da masum bir tipim, yanaklarından severim ben insanı!). Neyse boşverelim böyle muhabbetleri, aklımdan geçen yüzbin milyon baloncuğu hafiften hafiften karalama hevesim var...

Bir yazımda hepimiz kıçımızı koyduğumuz yere bağlıyız demiştim, ben mi demiştim onu da hatırlamıyorum ama. Öyle işte.. (Hah hah haaa arkasından felsefik açıklamalarla dolu hoş monologlar bekleyen blogger ın yıkılan hayalleri)...

Shine On You Crazy Diamond!

Iggy Pop- David Bowie- Lou Reed üçlüsü ne güzeldir değil mi? Hepimizin köpeği Iggy, her günün ayrı kahramanı Bowie, parkta Sangria içip, hayalimizdeki harika günü geçirip, eve dönen Reed..

Lastfm arşiv radyosunu açtım az önce, şimdi Drowning Pool çalıyor. Bodies çok güzel şarkıdır yahu. Sevmem ben pek Drowning Pool, ama bodies başka birşey...

Bak keşke 50lerde hobo olsaydık, 68'de hippi olabilirdik, 70lerde parıltılı glam tipleri olurduk, hoş olurdu. 80lerde uzun saçlı rock'n roll dönemini yaşayabilirdik de. 90ların Modern Talking hayranı clubber ları da yakışırdı bize. Şimdinin emocanı en kötüsü olmuş. Yakışmıyor yahu, durmuyor üstümüzde.

Yeni bir kitap aldım. Duruyor dolabımda. Luigi Malerba- Babafingo. Konusunu okuduğumda açıkçası baya güldüm. Kaptım hemen kitabı, eğlencelik, hoş birşey...

Mutfakta kolum büyüklüğünde çikolata var, lastfm'de Deep Purple- Child In Time var, tüyler diken diken oldu yine, gidiyorum ben, çikolata beklemez. Öpüyorum blogger, görüşürüz, iyi davran kendine..

28 Ocak 2009 Çarşamba

Pleased To Meet You


Direk konuma geçiyorum, zira yazıya nasıl başlayacağıma karar veremedim. Yazıp sildim cümlelerimi. Boşver dedim artık aklıma ne gelirse (Bu üç cümleyi yazarak bir giriş yapmış oldum aslında yazıya, gördüğün gibi hiçbir zaman konuya tam dalış yapamayacağız) ...

Yarın akşam annemin kuzeni evleniyor. Annemin kuzeni dediysem ikinci bahar falan değil sakin ol, kızımız daha 25-26 yaşlarında, 2 yıldır ingilizce öğretmeni (Kızı dest-i izdivç a çıkarır gibi oldu, ilginç geldi bir an). Çok severim kendisini, ben de gideceğim o düğüne! (Sanki götürülmezsem düğünde bomba patlatacakmış havasında söyledim, bu da ilginç geldi bir an.) Hayır aslında tüm hevesim; gelinliği annesi, babası, damat vesaire hariç, herkesten önce benim görmüş olmamdan kaynaklanıyor. Üstüne kritik yaptığım gelinliğin bulunduğu düğünde olmayacaksam ne önemi kalır tüm o eleştirilerin, "oyy şunun tacındaki çiçeklere baak" gibisinden beğeni gösterilerinin vs vs? Her ne kadar gittiğim anda pişman olacağımı bilsem de... Bknz. anne, teyze tayfasından => "Turşucuuum kalk hadi oynasanaaa, hadi bak vallahi darılırım, küçükken böyle değildin sen, oynardın hoppidi hoppidi." Yahu kadın! Sen diyorsun "küçükken" diye. Küçükken altıma da yapıyordum hoppidi hoppidi, bu mu istediğin?? Herşeye rağmen düğünlerde bizzat zevk aldığım birşey vardır. Oturduğun sandalyeye iyice gömülüp milleti dikizlemece; pastaları çiğnemeden yutmaya çalışan teyzeler, çakır keyfi olmuş, ortada halay çeken amcalar, amaçsızca ayak altında koşuşturup, aniden yere toto üstü çakılıp zırlayan veletler, özellikle anne, teyze tayfasının düğünle ilgili yorumları ( ne yorumu, şurda biz bizeyiz, dedikodu işte bal gibi dedikodu)... Ben akraba işleriyle pek ilgili biri değilimdir. Kim kimin halasıdır, şu kimin kuzeniymiş vesairelerle kafamı meşgul edemem hıh. Bir de anne-baba iki taraf da baya bir kalabalık olunca bilmek de işime gelmiyor. Ama şu düğünlerde bakınıyorum da, iyi ki bilmiyorum kim kimdir. Sokakta her gördüğüm yaşlı teyzenin ordan burdan bir akraba çıkma olasılığı yüzünden zaten ayda yılda bir dışarı çıkardığım kafamı iyice gömerim, o olur. Sevmiyorum yol ortasında durdurulup öpülmeyi, annemin şu taraftan halasının bilmemnesinin kızının nasıl olduğuyla ilgili rapor vermeyi falan. Tanımadığım adam hakkında "İyiymiş iyiymiş" diye geveleyemem. Ya adam öldüyse? Yalan söyledin, gizledin bizden diye kafama vurmazlar mı sonra?

Aslında benim bahsetmek istediğim konu bu değildi (Niye bahsediyorsun o zaman? deme çok kırılırım. Bu arada şu parantezlere bir sınır koymalı artık). Evlilik diyordum ben. "Evlilik öncesi boşluk hissi" diye birşey varmış. Yani yok öyle bir isim ama nikah öncesi gördüğüm tüm müstakbel gelin-damatlarda öyle bir duygu hakim. "Hiç evleniyormuşum gibi gelmiyor" diyor. Neden acaba? Hani bende öyle bir duygu olsa şüphelenirim "Noluyoruz yahu" diyerekten. Dolaylı yoldan kuzenim olan, sevgili müstakbel gelin bunu söyledikten sonra üzerinde düşünmeye başladım olayın. Bir kere herşeyden önce, 30-40 yıl aynı evde yaşayacağın insan düşüncesi ürkünç birşey (ürkünç= korkunç + ürkütücü. saygı duy lütfen, ilginç bir kelime bu). Hayır tanımak lazımdır, ön hazırlık olarak bir süre birlikte yaşamak lazımdır (ev arkadaşı bir nevi, ya anlaşamazsan, ya diş macununu ortadan sıkıyorsa, banyoda şarkı söylüyorsa ve sesi de kötüyse => doğal karşılamak lazım sırf diş macunu yüzünden kaç evde kavga çıkıyorduk kim bilir). Atıyorum, 30 yaşında evlendin. Karşındaki insan senin görmediğin ve göremeyeceğin 30 sene yaşamış, aynı şekilde sen de öyle. Dexter izlerken "kan! oh yes doğra adamım" diyorsun ama piyango sana çıkmasın... Bak mesela 20 yıl aynı hayatı paylaşırsın sonra eşcinsel olduğunu öğrenirsin, "numara mı yaptın kalleş" diye bağırırsın. Bu cümlelerin altında bir ses evlenme ulan evlenme! diye bağırmıyor yanlış anlama beni, böyle bir insan değilim aslında. Sev, sevil, seviş diyorum ben de. Ama aynı zamanda benliğinin bardağın boş tarafını gören kısmından da seslenmeden edemiyorum. Ayrıca biliyorum konuyla çok alakasız, saçma sapan birşey ama söylemezsem içimde kalır, gece rüyama girer, kötü olurum, midem falan ağrır. Şu an dışarıda feci bir yağmur var, şimşek falan çakıyor, gök gürlüyor, hava kapkaranlıkken birden aydınlanıyor vs. Az önce de elektrik gitti geldi, blogspot 'un dakika başı kaydetme özelliği sağolsun, yazım kaybolmadı. Ne diyordum? Heh, bilgisayardan mıdır bilmiyorum ama vücudumda bir elektrik akımının dolaştığını hissediyorum. Küçük voltajda çarpılmışlığım vardır baya, özellikle yeni kapanan küçük televizyonun antenine antenine dokunmaların sonucunda.. Parmaklarımda, belimde, kolumda, boynumda sürekli bir karıncalanma, iğne batması hissetmekteyim, tırstım lan birazdan kapatacağımdır bilgisayarı, televizyonu açacağımdır nihahaa! Neyse nerede kalmıştım? Evet bardağın diğer tarafı diyordum. Aşk, meşk güzel şeyler, "make love" ama "Ah güveniyorum ben, ne güzel işte hergün yeni bir huyunu keşfediyorum aşkitomun" diye dolaşma etrafta. Yarın öbür gün toplarız dağılmış vücut parçalarını, aşkiton da arkandan "Ben yapmadım, bir an bir ses duydum, gözüm karardı, içime başka biri girdi, o yaptırdı" diye ağlar. Evlilik güzeldir belki, ama bekarlık da güzeldir, iyi düşün, arada bir boşan, sonra fantezi olsun tekrar evlen falan..... (Elektriği daha iyi hissetmeye başlamadan önce defolup gitmeliyim blogger, son yazımı yayınlamadan, yağmurlu bir kış günü ölmek istemem. Görüşürüz, kendine iyi davran, yağmurlu havada kahve al kendine, şömine yak, kitap oku, elektronik aletlerden uzak dur falan feşmekan...

Çukurnot: Ayrıca olacaksa bir düğün White Wedding çalmalı, Billy Idol lar hoplayıp zıplamalı o mekanda derim. Ve yine içimde kalmasın, gece rüyama girmesin, midem ağrımasın diye 5 dakika daha bekliyorum şu muhteşem üçlüyü buraya iletmek için, buyrun blogger;

Billy Idol- White Wedding
Deathstars- White Wedding
Murderdolls- White Wedding

15 Ocak 2009 Perşembe

Perfect Strangers in Istanbul

Bu sefer bahanem var, gerçekten.. Yazmadım çünkü sınavlarım vardı, yazmadım çünkü elektrikler kesildi, yazmadım çünkü sular akmadı, komşunun köpeği kaçtı, Yalçın Küçük gözaltına alındı, yoğurt yerken dilimi yaktım, dokunduğum kağıtlar elimin orasını burasını kesti, sabaha doğru C.R.A.Z.Y. izledim, abicana doğumgünü hediyesi Dark Side Of The Moon albüm kapağının yağlı boyasını yaptım, tiner bağımlısı oldum, Ewan Mcgregor 'ı her haliyle izleyebileceğimi, Christian Bale 'ın da istediğinde "loser" dedikleri cinsten ezik, istediğinde Batman misali şımarık mı şımarık olabileceğini farkettim, he bir de Ewan Mcgregor 'ın pipisini gördüm, bunlar Velvet Goldmine izlerken oldu. Atomu parçaladım, Gazze 'yi bombaladım, Pink Floyd 'u tekrar birleştirdim, Roger Waters 'ı öldürdüm, The Great Gig In The Sky 'a yeni bir yorum getirdim, Obama 'ya Mickey Mous 'lu terlik fırlattım, Michael Jackson 'la birleşip Freddie Highmore 'u kaçırdım, tabii aramızda yaş farkı olmadığını öğrenince hevesim kaçtı, Mayk 'a havale ettim kendisini, geldim. Sonra Resul Balay 'ın izini sürdüm, kendisinin yıllar önce bulunmuş olduğunu köyünün sınırını geçince öğrendim, bir imza bile alamadan toz oldum... Çok yoğundum anlayacağın, oturup blog karalamaya vaktim olmadı. Bahane dedin mi çıkıyor oradan buradan. Gerçek sebebi soruyorsan ilk madde doğrudur sevgili blog. Sınavlarım vardı, kopya hazırladım! Diğerlerinin bir kısmı hayal gücümün ürünü, bazıları da gerçek ama bahane niteliği taşımıyor. Velvet Goldmine dedim ya, çok güzel bir film o yahu! Güzeller güzeli Kurt Cobain + Iggy Pop karışımı Ewan Mcgregor 'ı, ortam çocuğu olma çabasındaki Christian Bale 'ı, köfte dudaklı listesinde sevdiğim tek insan Jonathan Rhys Meyers 'ı bir kenara at ( sıkıyorsa at tabii), filmde 2 dakika ya var ya yok şeklinde görünen Brian Molko (diğer elemanlar da vardı da onlar Molko 'dan az göründüler) için izlenir film. Benim vardığım "en basit" sonuç, Jonathan R. Meyers 'ın kadınsı versiyonunun gerçekte olduğundan bin kat daha göz kamaştırıcı olduğuydu mesela. Ayrıca Glam Rock 'a veda niteliğindeki konserde Placebo 20th Century Boy 'u seslendirdi, hemen ondan yola çıkarak soundtrack albümünün harika olduğunu da söyleyebiliriz. Bir de replikleri çok harika. Oturup not alınası cinsten. Benim favorilerimden biri BBC muhabiri, gencin tekine biseksüellik hakkında ne düşündüğünü sorduğunda, herifin verdiği cevaptı. Direk orjinaliyle: "i like boys and girls, they're all great! there's really no difference is there? mr. bbc". O "Mr. bbc" deyişindeki vurguyu otur başa sara sara dinle, izle vs...... Sen şimdi bu satırları okuyorsun ya, "vs." den ben bunu yazana kadar bir yarım saat falan geçti ama çaktırma, sanki yoğun bir beyin fırtınası sonucu 10 dakikada hazırlanıp yayınlanmış bir yazıyı okur gibi oku. Şuan kendimi büyük bir şoktan çıkarmaya çalışıyorum. Mimi Wodka, Nikki, Smoky üçlüsünden birini görürüm, muhabbete dalarım diye msn zımbırtısını açayım dedim. Bakın, bakın, bakın. Zaten msn arkadaş listesindeki insanların yarısından fazlası engelli olduğu için (bakma öyle garip bir alışkanlık değil, aslında alışkanlık değil. Birinden bir dosya almak ve akabinde defolup gitmek gerektiğinde o kişi hariç herkesi engelleyip öyle giriyorum, sonra unutup gidiyorum, kalıyor öyle, zahmet edip engeli de kaldırmıyorum, konuşacağım zaman açarım o ayrı) kasmadım fazla döndüm yine mozillaya. Ama bir duraksama oldu, gözüm alışmadı, inanamadım gördüklerime. Msn penceresini tekrar açtım. Bittersweet isimli pek sevilesi arkadaşımın iletisini gözlerimi ovuştura ovuştura okudum. "20 Temmuz Pazartesi- Deep Purple İstanbul Konseri". 15 fincan kahve içmişe döndüm, kanım çekildi. Offical siteye girdim baktım tur tarihlerine. Ahanda benim gördüğümü sen de gör!


Bu haberden sonra daha fazla kafa ütüleyebilir miyim bilmiyorum. Ben susuyorum şimdi ama playlistte Ian Gillan amcamla Steve Morse amcam "Sometimes i feel like screaming.. Close my eyes..." diye döktürerekten bana da ah ulan ah dedirttiriyorlar. Yeri değil belki ama Sebastian Bach 'ımız geldi geçti, Tool 'umuz geldi geçti, Deep Purple gelip geçecek, bir de ölmeden Gilmour amcadan Comfortably Numb solosu dinlesek kötü mü olurdu be?

5 Ocak 2009 Pazartesi

Kış Uykusu


Selamlar huzur ve sevgi yumağım, cağnım blogum. Ve sen pek sevgili blogger.. Farkettiysen yılbaşı yazısı yazmadım. Daha doğrusu günlerdir (baktım bloga neredeyse 10 gün olmuş lan) birşey yazmamışım zaten. Mimi Wonka 'nın da "Püüh sana" larından sonra el atıp, bir iki şey karalamak lazımdır dedim, oturdum başına.

2009, 2009 dediler (dedik değil dikkatini çekmek isterim. Sizi ve kendimi işin içine katmıyorum, bizler seçilmiş insanlarız, çaktırma..), bol bol sevgi, mutluluk, dünya barışı; bununla birlikte utanmadan para, itibar, şan, şöhret istediler. Yaşasın dünya barışının yanında, gelsin yeşil yeşil banknotlar, gelsin renkli, cıvıl cıvıl kredi kartları dimi? (Di deme sakın.. Deme demiştim.. İyi tamam ben de içimden dedim kendime, boşver) O zaman ne yapıyoruz? "Saaaamveeer ovır dı reynbooov dım dım dım" diyerekten, bu yılda eski sevgilimizin önünden kırmızı cillop gibi arabamızla geçme dileklerinde bulunuyoruz. Parayla saadet olmaz mı? E al, oldu. Son model arabamla eski sevgilimin suratına çamur fırlatarak geçtim, beni bu dünyada daha ne mutlu edebilir? Prensiplerime aykırı diyorsan, bas parayı, Sam Rockwell yılbaşı akşamı, noel ağacının altındaki kocaman hediye paketinden fırlayıp, kırmızı iç çamaşırıyla yeni yıl şarkısı söylesin. "O da olmaz, Sam Rockwell 'in gülüşünü sevmiyorum ben, çok pişkin, hıh!" dersen, sana bayılana kadar alışveriş yapmanı öneririm. "Yok ben hala paranın satın alamayacağı şeyler istiyorum" dersen de HSBC kart al derim. Bakma sen öyle dediklerine, birikmiş puanlarınla paranın satın alamayacağı şeyleri de alabiliyorsun. Migrosta cipis reyonlarının yan tarafındalar. "Hocayı keklediğini sanıp, sıranın altından kopyaları götürmenin verdiği haz" aldım ben geçenlerde. Paha biçilemez sanıyordum ama gerektikçe çıkarıp tüketiyorum, hoş oluyor..

Neyse hoşgeldin tombul yeni yıl, güle güle ezik eski yıl falan derken biraz da gelir giderlerden bahsedelim. Bol bol kitap ve film geldi bana 2008'in sonlarında. Çoğu burada bulunmuyordu, şehirdışındaki kuzenlere sipariş veriyorduk. Kitapların orjinal olanları için biriktirmekte olduğum deri ceket paramın yarısını heba ettiğim söylentileri doğrudur. Ama olsun, kitap candır, uğruna paraya kıyılır. Kotaya kıyamayıp, torrent listesinde geri sıralara atıp ertelediğim birkaç fransız film geldi. İzlerken gözlerimin dolduğu da oldu. Bir de "ne gelen ne giden" tayfası vardı. Tripcan Güneş gelmedi misal. Son anda "finallere hazırlanmalıyım" ayağıyla kaldı orada sevdiceği ve yarenleriyle. Doğumgünü de 3 Ocak 'tı, telefonla kutladım. "Hediyelerini tırt görürsün sen doğumgünü çocuğu köpeği hehhehehe" dedim, pişkin pişkin de güldüm.. Bir de gidenler, götürülenler tayfası vardı. Kahpe 2008 giderken yanında benden, oturduğum mahalleden bir parça götürdü. Gerçi suçu 365 gün 6 saatte aramamalıyız. Küçük Mario tipli Hasan Balaman "Siz istediniz, biz yıktık" dedi, 2-3 sokak ötedeki genel evi yıktırdı. Kim istedi ki ondan böyle birşeyi? Orada çalışan ablalardan biri de yıkım sırasında Balaman'ı protesto etmiş. Balaman, abladan çok etkilenmiş ama an itibariyle bir Tayyip duası okumuş da sakinleşmiş, zinaya mahal vermemiş. Birçok dönem veledinin çocukluk anılarından esip geçmiş bir evdi orası. O renk renk odaların içinde neler olduğunu öğrenmek için verilen çabalar vardı o yıkıntıların arasında... Balaman; bekçisi dahil birçok kimseyi işinden etmekle birlikte, dünün çocuklarının anılarından da derin parçalar koparmıştır... Neyse, sevmiyorum böyle isimleri bloguma konuk etmeyi ama içimde kalmasın. Okan Bayülgen evlenmiş mesela hiç duymamışım. Dün gece o kadar bekledim hadi bu gece kaçırmayacağım Disko Kralını diye diye. Geçen hafta bir aptallık edip sızıp kalmıştım da Cem Adrian konuk olmuş. Hala içim sızlar, küfrederim kendime. Dün gece bir hırsla oturdum televizyon başına, Disko Kralı bekledim ama Kral evlendiği için bu hafta yapmadılar, yerine dandirik korku filmlerinden birini koydular. Bring me the disco king, bring me the disco king dırıdım dırıdım diye diye ayrıldım televizyon başından. Kahve etkisiyle de uyumadım, sabahladım. Edebiyat- Geometri- Tarih- Coğrafya- Biyoloji- Fizik dersleriyle bünyeyi iyice sarsıp kendimi eve attım. Hayır yabancı dil öğrencisiyim güya lan! Fen bölümünden gelecek 3 puan için oramı buramı yırtıyorum. Gerçi hoş oldu bugün. En son 1.5 sene önce gördüğü fizik sorularını yavaştan yavaştan hatırladığını farkedince sevindirik oluyor insan saniyelik...

Bir de yeni birşeyden bahsetmek isterim; çok içine kapanık bir insanmışım. Yeni farkediyor değilim ama yüzüme daha yeni vuruluyor bu gerçek. Son veli toplantısında "Diğerlerinden daha kültürlü ve bilgili olmasının getirdiği bir soyutlama görüyorum Turşu'da. İyice kabuğuna çekildi, iletişim kurmuyor fazla, bir de çok uyuyor.." yorumlarıyla karşılaşmış anne-baba ikilisi. Karşı da çıkmıyorum, kimse Pollyanna olduğumu söyleyemez herhalde. Ama fazla iletişim yaramıyor, bir süre sonra sevdiğin insandan sıkılıyorsun. Yani kendimi çevremden soyutlamamı aslında çevremdeki insanları sevdiğim için, onlardan sıkılmak istemediğim için bulduğum bir çözüm olarak gösterebilirim. Gerçi evet artık soyutlamak bir yana, kendimden uzaklaştırmak için bazı insanları bol bol tersleyip, uzun uzun kurduğum cümlelerle bozduğum olmuyor değil. Sırf tek başıma olayım, muhabbet etmeye çalışan arkadaşlar olmasın diye okuldan kaçıp sinemaya gittim. Issız Adam 'a. Yolda karşılaştığım bir arkadaş da gelmek isteyince kıramadım ve film boyunca yanımda oturan varlıktan uzak durmaya çalıştım. Çok huzursuz oldum. Filme doğru dürüst konsantre olamadım. Yanımdaki bir tanıdığın varlığından bu kadar rahatsız olabileceğimi düşünmemiştim hiç. Biran önce film bitse de defolup gitsek diye bekledim. Hatta bir ara "niye sinemaya gittiğini söyledin ki sanki bok kafalı" diye düşünürken gözlerim doldu sinirden. Herhalde artık kendime fazlasıyla alıştım. Başka bir insanın yanımda olması düşüncesi yabancı geliyor. Mevsimliktir belki diyorum...

Şu sıralar blog konusunda kısırlık yaşıyorum (Bu yazının uzunluğuna aldanma gayet güzel saçmalamış olduğumu ilk cümleden hissettin sen de). Bana sorarsan hepsi Sartre yüzünden. Bulantı 'yı bitirdiğimde kendimi bir boşlukta hissetmeme neden oldu o adam. Kitabın harikulade konusundan değildi. Kitabın bir konusunun olmasını isterdim tabii. En azından Roquentin 'in bu bomboş, hiçbir kıpırtısı olmayan günlerin sonunda, varoluşmaya başladığını hissettiğinde dayanamayıp intihar etmesi güzel bir son olurdu. Aslında tamam öyle her ruh halinde çekilebilecek bir kitap olmasa da Roquentin 'in sıradan gözlemleri güzeldi ama hiçbirşey yapmayan bir adamı günlerce okumak insanı da hiçbirşey yapmamaya itebiliyor. Mevsimliktir belki bu da. Hem Mimi Wonka 'yla birlikte On The Road okuyorum. Tembellikten silkinir, Howl gazıyla hoş şeyler yazabilme potansiyeline sahip olurum. Devam ederiz güzel güzel, sakin sakin...

25 Aralık 2008 Perşembe

Otobüs Gözlem Evinden Bildiriler : Boncuk Gözlü Dilber

Yazmayalı çok olmuş. Ama parmaklarım bugünü beklemiş, gelmemiş aklıma yazacak birşey. Otobüslerde karşılaştığım ilginç olaylar dizisinden yine güzide bir olayla karşınızdayım. Yaklaşık 1 saat önce, dershaneden çıkmış, buz gibi havada büzüşmüş vaziyette otobüsün gelmesini beklemekteydim. Sonunda geldi ve tek koltuğuma yerleştim. Güzel bir Comfortably Numb 'la yolculuğa başladım. Otobüs hareket etmek üzereydi ki ön kapıdan başlıkta da bellirttiğim gibi "Boncuk Gözlü Bir Dilber" bindi. Gözlerim 8 saatlik dersin üstüne inat misali kocaman açıldılar. "Hatırlıyorum ben bunu!" dedim içimden. Nazım Hikmet 'in ölüm yıl dönümünde yapılan törende yanımda oturan beyefendiydi kendileri. Önce yer olmadığı için başımda dikilmekteydi, sonradan önümdeki ikili koltukta tek kişilik yer açıldı da oturdu. Niye derinlemesine anlatıyorum tüm bunları? Dur oraya da geleceğim. Pink Floyd tutturmuşken Hey You 'ya geldi sıra. Yaşlı bir amca bindi otobüse, elinde torbalarıyla. Yazının başında bağlantı koyduğum yazımdaki amca gibi küstah değildi. Kendi halindeydi, çevresindeki gençlere ölümcül bakışlar atmıyordu, her an sokacak laflar tasarlamıyordu zihninde. Sırf bu yüzden güzel güzel ısıttığım yerimden kalkıp, oturması için rica ettim sevgili amcaya. O da oturmamakta ısrar etti. Bu sefer "lütfen oturun, yükünüz var yorulmuşsunuzdur" diyerek psikolojik olarak yorgun olduğunu hissettirmeye çalıştım. Niye bu kadar ısrar ettim yahu? Dur dur oraya da geleceğim... Amca o kadar iyiydi ki izin vermedi, yerimden etmek istemedi. "Hayır hayır otur kızım sen" dedi. "Yok" dedim, "Otur" dedim. "Yok" dedi, "Sen otur" dedi.. Sonunda e iyi bari dedim, oturdum yerime tekrardan. Hey You bile bitmemişti ki..... Boncuk gözlü dilber 'in yanındaki hatun kalktı, indi otobüsten. Ayakta sadece amcam vardı. Evet, gitti oturdu boncuk gözlü 'nün yanına. Hey You bitmek üzereydi ki, amcaya teslim olup, yerime geçtiğime saydım sövdüm içimden... Niye bu kadar ısrar ettiğimi, ısrar ederken anlamamıştım ama yine de ısrar ediyordum otursun diye. O an anladım ki Phaedrus birşeylerin arkasındaki sis perdesini aralamıştı, çaktırmadan yöneltiyordu beni. Diğer amcalar teyzeler gibi çirkef olmadığı için içimde kendisine karşı bir tutam sevgi biriktirdiğim amcaya sinir olmuştum. Keşke önceki otobüs krizindeki "Beyin Fırtınası Amca" gelseydi, zorla kaldırsaydı yerimden dedim. Boş kalan tek yere oturur, cam kenarında olmadığım için midemde oluşan kusma hissini dile getirerek yanımdaki boncuk gözlü esmer beyden yer değiştirme ricasında bulunurdum. Sonrasında kendisine teşekkür eder ve yan koltuklarda oturan anne babasına döner "Çok iyi iş çıkarmışsınız hocam" derdim. Sonra da otobüsten iner, el ele sokaklarda koşar, ağaçların yan tarafından pırtlayıp "Ce-eee" leşir, yavaş yavaş buğulanan ekranda pamuk helvalarımızı yer, saadet ve sükûnet içinde o soğukta sümük akıtırdık...
High Hopes 'un çan sesleri sırasında kendime geldim. Beni yerime oturtan Phaedrus 'un bildiği birşey vardı mutlaka dedim. En son böyle bir olay olduğunda "yeşil zeytin gözlü dilber" demiştik ve gayet de Orta Paleolitik Çağ 'ın Homo Neandertal türünün son örneği olduğunu iyice kavramıştık zaten. "Pişman değilim yine olsa yine yaparım" diyen zihniyete karşı çantamdan çıkardığım taze kitabım Kent Ve Tuz (Gore Vidal) 'u incelemeye başladım. The Trial çalıyordu, "Good morning worm your honour!!" bağırışını duyduktan sonra suratıma sinsi ve küstah bir sırıtış yayılmıştı. Otobüs zangır zangır giderken de, önce amcam, 5 dakika sonra boncuk gözlü beyefendi inerken de, yanımda, ayakta dikilen amcalar oturacak yer bakınırken de küstah sırıtış yüzümdeydi. Boncuk gözler, pamuk helvalar, amcalar, teyzeler yoktu, sadece Pink Floyd 'un bir insanın hayatına girebilecek en güzel şeylerden biri olduğunu düşündüm. Öyledir de...