Pages

haftaiçi karalamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haftaiçi karalamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2012 Pazartesi

"Bu ne lan, yıllardır aynı mail adresiyle giriş yapıyorum blogger'a, dur şunu bir güncelleyeyim" düşüncesiyle yaklaşmıştım bloga, bundan 1 saat önce. Zamanında bol bulup oraya buraya saçtığım gmail, hotmail, zartmail, zurtmailler ve şifreleri yüzünden blog hesabımdan oluyordum. 10 dakika önce farkettim ki blogger'a giriş yaptığında kullandığın google hesabını değiştiremiyormuşsun. Kaç sene oldu, hala şaşırtılabiliyorum bu turunculu, ilginç şekilli site tarafından.

Sanma ki aylardır görünmeyişimin sebebi, elektronikten umudumu kesip kendimi, beyaz ve saman A4lere adamam.. Son aylarda bu amaçla elime ne bir kalem ne bir kağıt tutuşturmuşluğum var. Kendimi, tek ciltlik LOTR'a, kurabiye hamuruna, atkı ve yelek ürettiğim şişlere ve örgü iplerine, bir süre sonra içine ettiğimi farkettiğimde kendimi "soyut çalışıyorum şekerim" diye avuttuğum tuvale ve daha bilumum gerekli gereksiz uğraşa adadım. Boş zamanlarımda da, Edith Hamilton ağzından Cupid ve Psyche gibi enteresan aşk hikayelerini, Zeus'un uğruna şekilden şekle girdiği ölümlü kadınlarla olan erotik maceralarını okuyup, 8. Henry'i daha iyi anlayabilmek adına Jonathan Rhys Meyers'ın kendine yazık ettiği başarısız diziyi izliyorum.

Bir tek yazmıyorum.
Arada bakınıyorum şöyle geçmişte ne yazmışım vs diye de, amma boş konuşmuşum bak, onu farkediyorum. Ne güzel ama, fütursuzca saçmalayabileceğim bir alan yaratmışım ki bazen günde iki kere doğruyu gösterip, haklı ve bir o kadar da hoş tespitlerde bulunmuşum, o da bir gerçek.

Geçen gece, zaten genel olarak filmlere gereğinden fazla anlam yükleyen biri olarak, repliklerini ağzıma dolayıp filmlerini afiyetle izlediğim bir yönetmen, son filminin çekimleri sırasında bir motosikletin çarpması yüzünden hastaneye kaldırıldı. Şans eseri o saatlerde twitter hesabına göz gezdiriyordum. Haberi görür görmez ekşiye atladım. Güvenilir bir haber kaynağından ses çıkmamasına rağmen ölüm haberlerinin dolaştığını görünce bilgisayarın başından yarım saatliğine uzaklaşma kararı aldım. Yarım saat sonra baktığımda r.i.p. cümlelerinin yoğunluğundan anladım ki Angelopoulos baya baya ölmüş. Dedim sonra, "bak gördün mü, filmlerinden sahne sahne kırpıp, hakkında "ben de bundan bahsediyorum bak, düşündüğüm şeyi almış koymuş adam" diye söylenip durduğum adamlardan biri daha gitti".

Şundan 1 hafta sonra yine Ankara'da olurum, ve bu yüzden evimin tadını olabildiğince çıkarıyorum. Hiç evden çıkmıyorum mesela. Alkol ihtiyacım, "kolestrolüm varmış benim, istediğim kadar şarap içebilirim ben!" gibi bir bahaneyle annemin dırdırından kurtulmuş olan biricik babam tarafından gayet güzel karşılanıyor. Geçen akşam alışveriş arabasına doldurduğu 9 şişe kırmızı şarapla gözlerimi doldurmuşluğu var -ki mitolojik karakterlerin isimlerinden esinlenilmiş bu kadar çok şarap markası olduğunu da o zaman öğrendim (bkz. aa görüyorum ben bunu derste, bunu da atalım arabaya, kendisi bir işe yaramamış antik yunanda, şarabı nasılmış ona bakarız!). Yani normal şartlar altında meydana gelmiş bir insanoğlunun pek de terk etmek istemeyeceği sıcacık evde paşa paşa yaydım mabadımı. Ankara'ya dönünce 3-5 insan daha fazla görmekle birlikte, sabahın 3'ünde sırf aklıma estiği için sade türk kahvesi eşliğinde bir Aki Kaurismaki filmi izleyemeyeceğim mesela. Ya da yaşayan en şımarık 'babasının kızı'lardan biri olarak, bir iki burun çekmesi, iki üç öhhö öhhö 'den sonra ödül olarak ev yapımı tarhanayla karşılanmayacağım. Zaten yeterince soğuk bir şehir olmasının yanında, bir de bu unsurları içinde barındırdığı için gittikçe antipati kazanıyor o şehir gözümde. Yani gerçekten kötü bir şehir Ankara. Adım attığım günden beri insanlara bunu anlatmayı kendime misyon edindiğim halde, hala karşıma geçip Ankara'yı Behzat Ç. için bile sevdiğini söyleyen insanlar görüyorum, ne kadar acı.. Huzur vermesine veriyor bazen, kafanı dinleyebilmek, ve (duvarın sıcak ve kuru olan tarafındaysan) yağmuru, karı izleyip kahve höpürdetmek, kitap okumak gibi klasikler için de biçilmiş kaftan aslında, ama diyorum ya, evin olacak onun için, böyle yurt falan, yok hiç gitmiyor, kahve boğazında tıkanıyor bildiğin.. Yani bir kampüse kar yağdığı zaman ormandan kurt, yaban domuzu karışımı illet hayvanlar iner mi, oluyor, geceleri duyuyorsun ulumaları falan, öyle soğuk, öyle korkunç falan..

Bir süre için iyi böyle diyorum hayat, kırmızı cilt l.o.t.r., kırmızı şarap, kırmızı yelek, sıcak ev, filmler ve kurabiyeler çevresinde. Dur bakalım, ben yazıcam yine arada...

8 Eylül 2011 Perşembe

Belki de Mastercard

Evet, bir an için ben de öldüğümü sanmıştım ama değilmiş, dört ay sonra yine utanmadan "yeni kayıt" butonuna basabildiğime göre hâlâ söyleyecek bir şeylerim varmış.

Kitap okumayı, film izlemeyi falan bıraktım, gerçekten insan hayatında büyük bir aydınlanma yaratıyor bu durum. Film ve dizi indiriyorum bol bol, sadece dizileri izliyorum. İndirilen çoğu film bir köşede, diziler bitirilip yapacak bir şey kalmadığında izlenmek için bekliyor. Dizi izlemek gerçekten bünyeyi sakinleştiriyor, insanın üstüne bir rahatlık örtüyor. Uzun süreli dikkat gerektirmiyor, yormuyor, ve en önemlisi çok eğlendiriyor. Sıcağın, özellikle denizi olmayan şehirlerde (bu ayrımı yapmam gerektiğini hissettim, insanın bunaldığında kendini atabileceği bir tuzlu su birikintisinin olmaması çok üzücü bir gerçek çünkü) yarattığı o sıkıntılı ve bunaltıcı saatleri olabilecek en az hasarla atlatmak için yapmam gereken tek şey; bol naneli ve buzlu koca bir bardak limonata (akşamları tercih buz gibi bira da olabiliyor) eşliğinde koltuğa yayılıp Community izlemek.


Günlerin çoğu böyle geçiyor olsa bile, tatilin şu ana kadarki kısmını hep bu şekilde harcamadım tabi ki. İnsanlık adına çok önemli aktivitelerde de bulundum. Mesela yemek yapmaya başladım. Annemin de işine gelen bu girişimlerimden hiçbiri hüsranla sonuçlanmadı neyse ki (bkz. şu an buzdolabında yenmeyi bekleyen havuçlu-kabaklı rakı mezesi).  Ama bundan daha da önemli olan İstanbul ziyaretim gerçekten de insanlık adına atılmış büyük bir adımdı. 4 senedir yorulmaksızın, itinayla iletişip, birbirimizin beynini sotelediğimiz mimi wonka ile sonunda göz göze, diz dize oturup..... dizi izledik! Evet, güzel güzel muhabbetler de edildi ama kanımca en güzel anlar mabadlarımızı yayıp dizi-film izlediğimiz anlardı. 4(0) yılın başı bir araya gelmişken oturup dizi mi izledik? Evet, o kadar sene filmlerden dizilerden ondan bundan saatlerce konuştuktan sonra bir araya gelip en azından 2 sezon Misfits izlememek ayıp olurdu, yazık olurdu. Tabi ki sadece televizyon karşısında şapşal süper kahramanları izleyerek geçirmedik zamanımızı. Olması gerektiği gibi, biralar da tokuşturuldu, rakı sofraları da hazırlandı. Akbank Sanat'ın yolları tutuldu kısa film festivali niyetine. Bir de üstüne Patrick Wolf izlendi canlı canlı. Güvenlik görevlileri ve Wolf 'un kendisi tarafından potansiyel sapık muamelesi görüp, eve dönüş yolunda "keşke o kadar da hayran olmasaydık, hayal kırıklığı yapıyormuş bak" serzenişlerinde bulunsak da İstanbul Modern 'den kanlı canlı, parmağında nişan yüzüğüyle bir Patrick Wolf ve oldukça başarılı bir Damaris performansı görüp ayrıldık -ki hatıra fotoğraflarını da düşünürsek bence verimli bir akşamdı.

Bunun dışında görülmesi gereken birçok insan görüldü, fakat aynı zamanda görülmesi gereken birçok insan da görülemedi. Bunların başında gelen süper cem 'e ayrı bir özür niteliğinde yazının sonuna alternatif müzik zevki için hoş bir "dinlemelik" serpiştireceğimdir. Selamlar!

...

Kitap fuarından çaldığım o kadar kitap en azından ailenin bir ferdinin işine yarıyor. Babam her iki üç günde bir, akşamları yatmadan önce, kitaplığımdan kendine kitap beğeniyor. Zaman zaman bu sebeple aramızda garip diyaloglar da geçmiyor değil.

- Arkadaşının yazdığı kitapları okudum bugün. Şu şu şu konuları ele alış biçimini beğendim, ama genel olarak akışı tutturamadığı şöyle şöyle yerler var...

- Hadi ya..

-Sen okumamış mıydın?

- ... Ben yorumlarını iletirim kendisine baba..

...

Bloga en son nisan ayında Demirkubuz'la ilgili bir şeyler karalayıp çıkmışım. Şöyle bir baktığımda İstanbul gezisi, dedemin vefatı ve kahveye tekrar başlamam dışında hayatımda önemli sayılabilecek pek de bir şey olmadığını görüyorum.

Dedem öldüğünden beri anne tarafında bir tür sülale birleşmesi oldu. 4 kardeş, o kardeşlerin eşleri, çocukları 7/24 iç içe olmaya başladı. Hayatım boyunca görmediğim akrabalardan bahsetmiyorum da, hani, neredeyse her gün bir kardeşin evinde toplanıp akşam yemekleri yemeceler, birlikte fotoğraf çektirmeceler, bir yakınlaşmalar falan... Tabi babayı kaybetmenin getirdiği bir "birlikte zaman geçirelim" mentalitesi var, haklı olarak.. Ama şimdiye kadar bir çekirdek aile olarak faaliyet gösterirken, bir anda teyzesinden, kuzenine, büyük amcasına kadar genişlemek ve farketmeden bu insanların sorunlarına ortak olmak, bazen de bu insanların sorunu olmak garip bir şey. Başlarda fena değildi aslında,evin içinde sürekli bir hareket olması, küçük kuzenlerin etrafta yorulmak bilmeden koşuşturması vs. Ama bu kalabalıklaşma; dedemin öldüğü gün, evde onlarca kadın ağlarken, tüm günü, dedemin çatısında, annemin gençken giydiği, astarı sökülmüş gri kabanının üstüne oturup, asmaların oluşturduğu gölgenin altında sigara içerek geçirdiğim zamanki gibi bir ruh hali yaratıyor üstümde. İnsan hayatında bazen işler Amerikan bağımsız filmleri gibi gitmeli bence. Hayatları mütevazi bir ev ve monoton bir döngüden ibaret olan bir takım insanların, günün birinde sevdikleri birini kaybettikleri, climaxı en fazla 10 saniyelik bir sinir krizi ya da karakterlerden birinin arabayı nehre fırlattığı, kıyafetleriyle denize girdiği bir sahne vb. olan ve müziklerini Iron & Wine 'in yaptığı sakin ve güzel, düşük bütçeli bir Amerikan filmi. Sundance 'te görebileceğimiz cinsten...

...

Burada havalar yavaştan soğumaya başladı. En azından akşamları ayaklara çorap gerekiyor. Bu yüzden kahve içmeye başladım (evet, gerçekten bahane arıyormuşum). Fakat, kafeinle olan ilişkimi "bazı akşamlar, keyiflik" seviyesine çektiğimi de gururla söyleyebilirim. Ve artık yazmayı bir kenara bırakırken şunu söylemeliyim ki, bazı akşamlar kahve, Ilya eşliğinde daha bir nefis oluyor. O akşamın tadı ayrı bir güzel çıkıyor mesela...

Ilya - They Died For Beauty
Ilya - Bellissimo
Ilya - Pretty Baby

22 Nisan 2011 Cuma


(Zeki Demirkubuz söyleşisinden sonra yönetmenle Phaedrus arasında balkonda sigara içerken gerçekleşen ilginç diyalog)

...
P. : Özellikle Yeraltı'ndan sonra oldukça uyarlama kitap önerileri almışsınızdır ama okurken sizinle özleştirdiğim bir kitap var Gecenin Sonuna Yolculuk adında, bilmiyorum okudunuz mu..

Z.D. : Bu kitabı bana öneren ikinci kişisin biliyor musun? Merak ediyorum aslında ama okumadım.

P. : Eğer olur da okuduktan sonra uyarlamayı düşünürseniz, yarın öbür gün de gazetelerde rastlarsak böyle bir habere, gerçekten çok güzel olur.

Z.D. : Gazetede gördükten sonra hava atacaksın feysbukta falan "ben tavsiye etmiştim hıh" diye, değil mi? Hadi itiraf et.. (Gülme efekti)

P. : Hahaha neden olmasın..
...

Kayıtlara da geçtiğine göre, bundan birkaç sene sonra haberi gelirse havamı atarım fütursuzca!

9 Mart 2011 Çarşamba

We're All Mad Here

Jockey Full Of Bourbon eşliğinde, üzerinde deve resmi bulunan zıkkımı tüketerek odada zikzaklar çizerek dans etmek apayrı bir keyif bence sevgili blogger.

Belki duymuşsundur haberlerde, Ankara pek bir karlı son günlerde. İnsanlar yollarda kalıyor, evlerine gidemiyorlar falan. Arabalar da zikzak çiziyor ama keyiften olduğunu sanmıyorum. Dün Kızılay'da sıkışıp Beytepe'sine gidemeyenlerdendim ben de. Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamaya gitmiştim bir arkadaşımla ama hadisenin iki üç slogan ve gülünç bir protestodan ibaret olduğunun farkına vardığımızda orada bulunmak için bir sebep kalmadığını anlamış, lgbt kalabalığının kenarından sinsice sıyrılıp mabadımızı daha fazla soğuğa maruz bırakmamak adına sıcak bir yere geçip havadan sudan muhabbetlere dalmıştık. Artık o kadar da ilginç gelmeyen, bünyeme de kabak tadı vermeye başlayan sokak göstericilerinin dedikodusunu yapıp; kendilerini, dönemin eğlenmeyi bilen birkaç beat kaçığının varisleri gibi görüp gösteren birkaç sıkıcı adama çamur attım fütursuzca. Biraz da, gözlerini buğulandırıp çevreye puslu bir imaj saçan, yeraltı görünümlü, şekeri elinden alınmış mızmız şairler hakkında atıp tuttum ne haddime ise.. Yanlış anlaşılmak istemem; sokakta gördüğümüz ve giyim kuşamlarından yola çıkarak ilginç isimlerle andığımız emo, tiki ve benzeri karakterler hakkında yaptığımız hoşbeşler ne kadar masum ve yargılamaksızın eğlenme amaçlıysa, bahsi geçen anti-kahraman karakterler adına atıp tuttuklarımız da bir o kadar masum ve iyi niyetli. Yani rahat olun, insanlar birbirlerini eğlendirip güldürmez ise ortada bir sorun var demektir.. Her neyse, sohbet sona erip gitme vakti geldiğinde, sanırım biraz geç kalmıştık. Ego, dolmuş, servis ve bilumum toplu taşıma aracından eser yoktu. Olan bitenin farkına vardığımızda "kalacak yer telefon konuşmaları"na yumulup en sonunda kafamızı sokacak bir ev bulmuştuk. Ertesi gün (yani bugün) Ego'ların tekrar yollara döküldüğü haberini aldıktan sonra bir sevgi kelebeğine dönüşsem de soğuğu hafiften hafiften yemiş olduğum bir gerçek. Karlar eriyip baharın geldiğini kendi gözlerimle görene kadar keyfi olarak kampüsü terketmeme kararı aldım. Okunacak kitaplar var daha zaten..

Sinematografik olduğun kadar antipatiksin de Ankara..

Yine de tüm suçu üzerime almaya razıyım. Otobüs sırasında beklerken yanımdaki bayana da söyledim bunu. 3-4 gün öncesinde havanın cıvıl cıvıl, çiçekli, böcekli, kuşlu vesaireli olduğu bir sabah, oda arkadaşımın da yokluğundan faydalanıp Hare Krishna açıp dans ettiğim için hava durumunun benden aldığı bir intikam biçimi olarak düşünüyorum yaşananları. Ama yine de önlem almaktan aciz belediyeyi ve zincirsiz yola çıkan taşıt sahiplerini suçlamak da aynı ölçüde mantıklı..



Bir kulak verip öyle düşün derim, olur da bir gün güneşli bir sabaha merhaba der, aklına da hare krishna gelirse, playliste atıverirsin içindeki sesi kırmayıp. Belki sen de dans edersin (farkettiysen şirinler'i görme vaatlerine yer vermiyorum bu blogta)..

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sömestr tatili niyetine evdeyim. Geçirilecek 1 ay demektir bu. Ama telaşa mahal yok, okunacak kitap listem var, gayet dolu... Haftada ortalama 2-3 kitabın yanına tik koyuyorum. Evdeyken zamandan bol bir şeyim yok. Günde en az iki kere ocağa çay konuluyor tarafımdan. Yetiştirecek bir şey yok. Evin içinde gereksiz bir koşuşturmaca da... En büyük heyecan, ailece tabu oynarken babamın karşıma geçip "eğlence" kelimesini anlatma çabası sırasında oluyor. 50 küsür yaşındaki adamın elindeki kartı, panik içinde debelenirken süre dolunca sinirle yere fırlatmasını izlemekse gerçekten "eğlence"li oluyor.


Gün geçtikçe durulduğumu hissediyorum. Eskisi gibi karşıma çıkacak şeyleri büyük bir heyecanla beklemiyorum. Belki karşıma çıkan şeylerin düşündüğüm kadar tatmin edici olmadığını farketmeye başlamamın etkisi olabilir. Kafamda büyük projelerin planları dönmüyor ve bu üzücü bir şey değil, aksine daha iyi odaklanmamı sağlıyor kafamın daha rahat olması. Küçük küçük ilerlemenin önemini kavrıyorum. Çok afili, şaşalı başarılar yerine sadece benim bildiğim, bireysel kazanımlar; bir adım sonrası için hazırlıyor aklımı. Soğuk duş etkisi yaratmadan teker teker geleceğinin garantisi oluyor bir nevi. Bir Pollyanna 'cılığa çekilme kaygısı olmadan söylüyorum bunları. İnsan kendisine ve kozmosa gereğinden fazla güvenip hayattan büyük lokmalar almaya yeltendiğinde altından kalkamıyor işlerin. Minik minik deşelemek gerekiyormuş dünyayı.

Aydınlanma vb. saçmalıklardan bahsetmiyorum. Ergen döneminin Oshocu muhabbetleri geçeli oldu baya. Kemana başladım yeniden ve kafamdaki en güzel fantazi, birkaç ay sonra o dört telden bir Tiersen çıkarmak. La Veillée belki..

21 Aralık 2010 Salı

Her gün gördüğüm, ama hakkında pek de birşey bilmediğim insanlarla arkadaşlık ediyorum. Aslında arkadaşlık kurmanın sağlıklı yolu bu olsa gerek. Pek de birşey bilmemek. İrdelememek. İnsanlar hakkında ne kadar az şey bilirsen o kadar rahat hissediyorsun. Karşında bir vücut görüyorsun, zihniyetten ziyade. Yüzeysel demek isterim ama doğru kelime bu değil, belki olumlu bir yüzeysellik ama. İnsan ilişkileri bu olumlu yüzeyselliğin üstüne kurulunca devam ediyor, ben de öğreniyorum.

Televizyon başında, elinde KFC kovasıyla, üstünde 1 aydır yıkanmayan tişörtüyle koltuğunda oturan bir adam olabilirim. Saçları dökülen hafiften.. Ya da sarı tüylü kedisinden başka bir şeyi olmayan, 40larının ortalarında, saç boyası akmış, aradan beyazları görünen bir kadın. İç çamaşırı bir haftalık. Elimizdeki tek kanıt bu klavye. Kendimle ilgili bu kadar şey anlatmamış olsaydım 3 yıldır, belki inandırabilirdim birilerini. Sarı tüylü bir kedi olmadığımı kim söyleyebilir ama?

O kadar farklıyız ki gün içinde ve o kadar kendimiz değiliz ki hareketlerimizde. Ya da birinci tekil şahıs. Ya da aslında gerçek olan gün içindeki ben, botlarımı çıkardığımda sahte birine dönüşüyorum. Ama yine de bunu ihtimaller dahiline katmazdım. Sarı tüylü bir kedi olmam daha mantıklı bir seçenek.

Sadece son üç gündür kendimi 'yakından' gözlemliyorum, uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Korkulacak birşey yok, herşey gayet tanıdık, pek de bir şey değişmemiş. Sadece yanağımın kenarında küçük bir sivilce çıkmış. Çevrede bir şeyler değişiyor ve ben çok başarılı bir şekilde ayak uyduruyorum. Ama kahkahalar eşliğinde gülerken bir yerden kulağımda çınlayan "kötü espriydi, kabul et" cümlesi ben ben olduğum sürece asla değişmeyecek, bunu biliyorum. Sosyal bir insan oldum ama yolda hala kaldırım çizgilerine bakarak yürüyorum ve hala bindiğim toplu taşıma aracının güzergahından bihaber, ineceğim durağı insanlara soruyorum. İnsanları çok dinliyorum, sıradan şeyleri, ama bazen dinlemediğim belli olmasın diye sırıtıyorum da.

Aslında gayet hoş, çekilebilir bir insan oldum, ama bazen çok sıkılıyorum.

31 Ağustos 2010 Salı

"Sakın kimseye birşey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

Çevremde gördüğüm şeylerden sıkıldığım anlarda, sağıma ya da soluma uzandığımda okuyabileceğim bir kitaba erişebilme ve bu süreçte de başka hiçbir şeye ihtiyaç duymama lüksüne sahip olduğum gerçeğini bilmek birazcık da olsa rahatlatıyor şu sıralar. Çok da rahat bir ruh haline geçiş yaptığımı söyleyemem, zira. Halbuki fena bir haftasonu da geçirmemiştim; denize girip, güneşin bağrında kumdan kale bile yapmıştım, işimiz bitince de kendimizi godzilla sanıp yarattığımız şehri yerle bir etmiştik. Kumdan kalelerin bile bir standartı vardır belki; her isme, her cisme hitap etmiyordur.


Birkaç senedir tanımakta olduğum bir kişiye dönüşme korkum olmasa, kafamın içindeki tüm hayalperest huylu tümörleri bir bir yok ederdim herhalde. Çünkü adamın teki çok doğru söyledi bir filmde.

"Things have been tough lately for dreamers."

Böyle bir kanıya varmam için çok ekstrem olaylara ihtiyacımın olmaması, aksine çok küçük bir gözlemlemenin ardından kafamda kurduğum devasa senaryo-fikir yumağı-düşünce ağının, ne denirse artık, zihnimde ne denli büyük bir sansasyon yarattığı gerçeği gerçekten çok gülünç. İşte bu yüzden hayalperest ruhlu beyin tümörleri yok edilmeli aslında. İçinde yaşadığımız dünya kesinlikle kafamızdaki kadar geniş değil, insanlarıysa ya ters ya fazla karmaşık. Kendi kendine var ettiğin hayal kırıklığı ise; herkesin birden bire doğaçlama yapmaya başladığı bir tiyatro sahnesinde apışıp, repliğini unutmak gibi. O kadar şairane ve o kadar trajikomik.

"Bazen hayatın takıldığı zaman vurarak düzelttiğiniz ve sonuna gelmek için ileri alabildiğiniz bir film şeridi gibi olmasını gerçekten isterim."



Son günlerde sürekli yoldayım. Yarım saatlik otogar kafelerinde içilen çay ve sigara molasından sonra 3-5 saatlik yolculuklar yorucu oluyor çok, ama otobüslerde uyuyabilen biri değilim. Ne kadar yorgun olursam olayım gözlerimi kapatıp uyuyamıyorum. Müzik dinleyip dışarıyı seyretmekten başka hiç bir şey işe yaramıyor, yoksa mide bulantısı ve kusma düşüncesinin ağızda bıraktığı kekremsi tatla berbat bir zaman geçiriyorum. Cam kenarında yer olmasa bile yanımdaki insanlara gerçekten inandırıcı bir biçimde "az sonra o şık tişörtüne midemi çıkardığımda bana yerini vermediğin için çok pişman olacaksın" izlenimini verebiliyorum. Eğitimini almadım ama rol yapma sanatı insana birçok kritik durumda yardım edebiliyor.

Bu gece Ankara'ya gidiyorum okul ve yurt kayıt işlerini ayarlamaya. Bölüme birinci olarak girseniz bile orda burda bir "torpil amca"nız olmadığında yurt başvurularınız pek de göz önünde bulundurulmuyormuş, bu sabah öğrendim (Hergün Kızılay'dan Beytepe'ye gitmek için sabahın köründe kalkıp yola çıkacağım düşüncesi çok oturdu mideme). Gün içinde, yolda Kansas- Carry On Wayward Son ve türevleri ideal yol playlistini oluştursa da gecenin bir yarısı 6 saatlik Ankara yolunda sadece Abel Korzeniowski eli değmiş A Single Man soundtrack'lerini dinlemeye karar verdim, belki insanların ışıktan rahatsız olmayacakları tutar da Holden Caulfield'i 76 yaşında New York'u tekrar keşfe çıkartan aptalın kitabını bile okuyabilirim.


Bunların dışında pek bir değişiklik yok. Alkol arıyorum sürekli, iyi geliyor, ayıkken çoğu şey sıkıcı görünüyor gözüme. Tüm günümü My Name Is Earl izleyerek geçiriyorum, şu sıralar izlemekten en çok keyif aldığım dizi oldu. Karakterlerin salaklıkla karışık komikliği izlerken hiç yormuyor. Suratımda saçma bir sırıtmayla izliyorum, soundtrack tercihlerine de hayran kalarak.. Şöyle bir düşünüyorum da, gerçekten, son zamanlarda kafamdaki tıkırtıları, göğsümdeki bulantıyı unutturan ve 25 dakika boyunca keyifli hissettiren 1-2 şeyden biri bu dizi. Ve özelikle o repliği;

-Hey Earl!
-Hey Crab Man!

27 Temmuz 2010 Salı

The Importance Of Being Idle*

Sadece aylaklık yapıyorum. Çok zevkli birşeymiş, çok da özlemişim. O da beni özlemiş. Tom Waits de özlemiş beni. Müzik, çok harika birşey aslında (Bu cümleyi Oğuz Haksever tonunda söylediğimi düşün). Saçma sapan şeylerden bahsedip canını sıkmıyor insanın, garip yükler bindirmiyor omzuna, ağır olanlarından. Her ruh haline göre, seni memnun etmek için şekilden şekile girebilitesi var.

Bilemiyorum, aylaklığın verdiği rahatlıkla da olabilir, çevremde gelişen olaylara pek şaşırmıyorum, birileri şikayetlerle, "olmaz ama böyle"lerle gelirken tek yapmak istediğim, Tom Waits Bey'in "bir fıçı burbonda ıslatıldıktan sonra beş ay tütsülenmiş ve ardından da bir arabanın altında çiğnenmiş" sesiyle kafamı dinlemek. Ve nedense kendimi Oasis* klibindeki Rhys Ifans gibi hissettim bu cümleden sonra.

Anlatacak, tavsiye edecek onlarca film izledim aslında ama filmler hakkında birşeyler anlatmak için klavye başına oturduğumda "bunu izle, bunu izleme, bu baya klas, bundan bi bok olmaz, şunu da izle, hadi öptüm." deyip "kaydı yayınla" ya tıklamaktan korkuyorum. Bu işi gayet de güzel yapan tiplerin varlığı rahatsız edici. Ama tabi bir de kıçımı kıpırdatmaya üşenmemin yanında, beynim harıl harıl çalışarak önümdeki her aktivite için mükemmele yakın bahaneler üretirken klavyenin başına geçmek her zaman için tercih edilen olmuyor (Uzun cümleleri ise okuyanın kafasını karıştırıp ne fevkalade, ne süperzeka, ne eşi benzeri bulunmayan bir hatun olduğumu göstermek için kurmuyorum, yayınladığımda gözüme uzun görünen cümlelerden oluşmuş uzun paragraflar beni mutlu ediyor. Kendime 3. şahıs kimliği verip yazıyı baştan aşağı 4-5 kere okurken suni bir tatmin olma hissiyatı içine giriyorum).

Babamla yaptığımız "şehirdışı dnr keşifleri"nde en son uğradığımız yer olan Antalya-Bilmem ne AVM DnR'ından aldığım son kitapların ("bir bok varmış gibi önceden aldığın ama hala kitaplıkta süzülen onlarca kitap dururken yenilerini almak neyine?" sorusunu her ne kadar kendime sık sık soruyor olsam da, pembe elbiseli, beyaz, dantelli çoraplı, saçları örgülü şımarık kız çocuğunun sırf seyretmesi güzel diye yeni aldığı her bebeği yatacak yer kalmayıncaya dek yatağına dizmesi gibi, o kitapların hepsinin raflarda değil de kanatlarım altında olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor diyebilirim.) listesini çıkaracak olursak;

Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk (itiraf etmek gerekirse bunu sırf ismi Céline'in Gecenin Sonuna Yolculuk'una benzediği için aldım, belki biraz da birinin zevkine güvendiğim için)

Oriana Fallaci- Doğmamış Çocuğa Mektup (Boşu boşuna aldığımı farkettiğimde çok geçti, almıştım. Hayır internette bol keseden atan salaklar, motosiklet temalı o müthiş mektup bu kitapta değil! Şahsen mektubun, varoluş karmaşasını çoktan aşmış, uzun, beyaz sakallı, bir dağ evinde yaşayan, sallanan koltuğunda oturup gün boyu piposunu tüttüren bir bey tarafından oğluna verilmek üzere yazıldığını, yolda da postacının yanlışlıkla mektubu düşürdüğünü düşünmekteyim. Öyle garip teorilerim var, bir ara tartışırız..)

Ryu Murakami- Şeffaf Mavi (Ve sonunda Murakami'yle kavuşuruz...)

John David California- 60 Yıl Sonra (Biliyorum, Salinger şu duruma tanık olsa gözünden sarkan tüm kurtçukları canlı canlı yedirirdi bana, ya da söve söve mezarına dönerdi ya da ayaklanmaya bile tenezzül etmezdi, farketmez. Ama dürtüyor bir şekilde o rafta öyle melül melül..)

Tüm bunlar, dolapta boşalttığım yeni gözde duran, bir hafta öncesinde Denizli'de bir sahaftan topladığım kitapların yanında çok hoş duracaklar. Ve hayır, verdiğim izlenimin aksine hepsini yerleştirdiğim sıraya göre okuyorum, aferin.

Yazacağım, inan bana, adam akıllı birşeyler çıkacak bir gün bu kafadan, mevsimsel aslında... gerçekten bak...peheyy...

15 Nisan 2010 Perşembe

Merhabalar...


Baharın gelmesi ve kafamın %35 oranında rahatlamasıyla birlikte zaten suratına bakmadığım blogumun görüntüsünde bir değişiklik yapma kararı alıp o değişikliği yaptım. Eski düzenimi sevmediğimden değil ama açgözlülüğümden olabilir bu yenilenme. Asıl nedense şu aralar (aralığın genişliğini sen hesap et artık) klavye başına oturduğumda aklıma yazacak bir bokun gelmemesi. Durduk yere evini süpürüp porselenlerini parlatan ev kadınları gibi hissediyorum aynı. Uğraşacak birşeyler bulamayıp kendi kendime meşguliyetler yaratıyorum. Aslında yerine getirilmesi gereken birsürü iş var ama işime gelmediği için hepsine sırtımı dönüp görmezden de geliyor olabilirim. Daha durumun hangi boyutta olduğuna karar vermedim.

Eline kamerayı alıp sıkıcı sıkıcı şeyler çeken adamların filmlerini izliyorum zevk alarak. Birileri zevk alıyorsa sıkıcı şeyleri çekmek de bir anlam kazanır herhalde. Olay örgüsüne kimin ihtiyacı var ki zaten?

Oturup böyle şeyler hakkında gevezelik ettiğim için de kendimi çok sıkıcı bulduğum zamanlar olmuyor değil. Hani ben ben olmasam böyle cümleler kuran bir çokbilmişle muhabbet etmek ister miydim diye düşünüyorum zaman zaman. Yeterince objektif olamadığım için cevap vermiyorum.

Sonuçta amaç kafandakileri dökmek değil midir? Kafandaki şeyler belli bir düzende değilse nasıl toplayıp toparlanıp şık şık paragraflar döşeyebilirsin ki? Adama sorarlar, önceden nasıl yazıyordun hıyar? diye. Bakarsın şöyle birkaç saniye aval aval, sonra dersin, önceden böyle aval aval bakmıyordum. Aslında asıl sebebi bu değil de cümle pek afili oldu diye devam ettirdim, yoksa bir backspace'e bakar. Belki daha az kahve, daha az sigara, daha dingin bir kafadır gerekli olan. Bilemedim tam olarak, aklına birşey gelirse sen söylersin.

Komik birşey geldi aklıma. Bundan birkaç hafta önce sevgili kentimizin biricik üniversitesinde Samuel Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyunu sahne aldı. Okuduktan sonra kafamda oluşan soru işaretlerine izlersem yanıt bulabilirim belki diye peşime birkaç tatlı insanı taktım, tıngır mıngır gittik. Son dönemdeki hal ve hareketlerimin bir nevi özetini gördüm Godot'yu bekleyen o iki (dört belki) salağı izlerken ahahaha.

-Offf çok sıkıldım, hadi gidelim.
-Hayır gidemeyiiiz.
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaaa...
.
.
.
-Ben gitmek istiyorum, yeter artık!
-Gidemeyiiiz
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruuuz.
-Heaa...



Çukurnot1: Şu ilk sınavın bitmesine en çok sevinenin kanepem olduğunu düşünmekteyim. Tüm kitapları üzerinden kaldırıp bodruma attıktan sonra kanepede beliren derin çukursa pek enteresan oldu, odaya ayrı bir hava kattı.

Çukurnot2: Fotoğraf: Art Geeks

29 Ocak 2010 Cuma

Haftaiçi Karalamaları

21:30

Bir kez daha kafamda gerçeklikle alakasız senaryolar kurup tüm insanlıktan soğuyor, asosyal bünyemi özleyip, ot yaşamıma geri dönmeyi düşlüyorum. Hayret geç kaldın, dedim yavaş yavaş iki göğsümün arasına nüfuz eden bunaltıyı fark edince. Şizofrenik, hipertonik, süperekonomik bilinçaltımda önemsiz bir olayı alıp 6 ciltlik, The Other Boleyn Girl 'e taş çıkartacak kadar entrikalı bir kurgu yaratıyorum. Engel olunacak, engel olunası bir durum değil. Kendimi bildim bileli böyle. Kendimden başka da kimseye zarar vermiyorum, ne mutlu. Kurduğum olası (olası falan da değil) senaryolarla aklımı meşgul edip, gün içinde milyon kere "acaba olur mu ki lan?" diye düşünüp beynimi kemiriyorum. Ciddi ciddi kafaya takıp sinir de oluyorum üstüne ve başıma açtığım hayali beladan kurtulmak için bu sefer de hayali çözüm senaryoları yazıyorum. Yalnız, öyle karmaşık durumların içine sokuyorum ki kendimi, çözümünü bile bulamıyorum. Zihnimin bu karışık mevzularıyla uğraşırken de dış dünyadaki insanı faaliyetlerimi geciktiriyorum. Bir insanın kendi benliğinde kaybolması da bu olsa gerek. Karşıma geçip "bu kadar nevrotik bir hatun olduğunu bilmiyorduk, herşeyi nasıl da büyütüyorsun, seni takıntılı" diye çene yormaya gerek olduğunu da sanmıyorum. Durum nevrotiklikten çok farklı zira. Bir insanın sadist bilinçaltının mazoşist bilincine çektirdiklerinden biri belki. Bir Kieslowski klasiği Three Colours 'ı açıp aralıksız üçünü de (sırasıyla Mavi-Beyaz-Kırmızı) izledikten sonra kolayca başından savılabilecek kurgular aslında bunlar. Ama bunun yerine kalemi kağıdı kapıp orta parmağın kaleme dayandığı yeri morarta morarta yazmak nedense ilk tercih edilen.

Yazıya giriş yaptığımda (sanki baskıya yetişecek bir köşe yazım varmışçasına söyledim bunu) tüm insanlıktan soğumaktan bahsetmiştim. Belki nedeni budur onca zaman kaybının, soğuyan kahvenin, kendi kendine biten sigaranın ve moraran parmağın. Sık sık kabuğuna çekilme isteği. Dönüp baktığımda başıma ne geldiyse çevremdeki insanlarla fazla haşır neşir olduğum dönemlerde geldiğini farkettim. Uyum sağlaman gereken geyikler, gülmen gereken espriler, bulunman gereken mekanlar vesaire vesaire vesaire... Sanırım kendimle kaldığımda "aslında fikrim o değildi, neden öyle söyledim bilmiyorum, an'a ayak uydurmak olsa gerek" leri çok defa söylediğim için bunun farkındalığını düzenli olarak hatırlamaya ihtiyacım var. Kendimi kaybedip, sonra bir anda durup "dur bir dakika, ne yapıyorum lan ben?" diye sorduğumdan ya da. Sonra da insanların 'tutarlı davranışlarım olması gerektiğine' dair vaizlerini dinliyorum.

Yalan da değil, inkar etmek ahmaklık olur. Ama beş dakika hoşça vakit geçirdiğim birinden 10 dakika sonra sıkılıp bunu itiraf etmem de çocukluğumdan bu yana öğrendiğim görgü ve ahlak kurallarını hiçe sayıp taşkınlık etmek olur. Bu durumda yavaş yavaş köşeye çekilip bir süre sakince olanları izlemek belki dışarıdan tutarsız -yerine göre dengesiz- olarak görülecek fakat o an için verilebilecek en zararsız tepki olacaktır.

Aksini de denemediğimi kim inkar edebilir? Kendisinden çok sıkıldığımı söylediğim şahsa gerekçe olarak 'arasıra kendimden bile sıkıldığımı, bunun üzerine kişilik değiştirdiğimi' söylemiştim. Tabi ki ciddiye alınmamıştım. Ama doğruyu söylemek isterim, gerekçe uydurmaya üşendiğim için o an konuşmakta olduğum Mimi'den yardım almıştım. Ama olsundu, şaka yaptığım düşünülmüştü. Ben de insanlık henüz buna hazır değil demiş, dürüstlüğü bir kenara bırakmıştım. İnsanlar da ya hasta olduğum ya da hatunsal dönemlerden geçtiğim kanısına varıyorlardı, yalan söylemeye de gerek kalmıyordu, küçük onaylamalar dışında.

Bazı sağlıksız insanlarla dünyayı ele geçirme planlarımız da o dönemlerde alevlenmiş, planlar o dönemde masaya yatırılmış olsa gerek. Yazacağımız kitaplarla, çekeceğimiz filmlerle hem dolmuş zihinlerimize bir tuvalet molası verebilecek hem de üre asidik fikirlerimizi insaların beyinlerine empoze edebilecektik. Biraz kıvama geldiğimizde ağzmızdan kendimizi çok zeki gösterecek cümlelerin dökülüğünün farkındalığı da bu yolda bize eşlik edecekti. Bu noktada, gelecek zamanın hikayesi fiil çekimini kaldırır, şimdiki zamana uyarlarsak pek de birşeyin değişmediğini görebiliriz zaten.

Beni bekleyen yapacak onca işin yanında hala yazıyor oluşum ve aklımın bir tarafının Ordinary People izlemeye duyduğu yoğun istek birbiriyle çatışıyor. Herşeyin bir zamanı olduğunu ilk annem söylemişti ama o zaman ne elime kalem kağıt alıp sorunlu monologlar yazmayı ne de Ordinary People 'ı biliyordum.

Kızılderili çadırı kurup içinde sızma iznimiz, tabağımızdaki son pirinç tanesini de ağzımıza attıktan sonra verilirdi, onu hatırlıyorum.
***

12:00

Son noktayı koyup kalemi elimden bırakalı ne kadar oldu bilmiyorum ama saat sabahın(!) 12'si. Kalkalı 1 saat oldu olmadı. Son yarım saatimi abimin gitmeden odamda bolca döküp bıraktığı saçlarını toplamakla geçirdim. Sabahsa annemin 'ilk kar' şerefine suratıma attığı kar topuyla uyandım. Şimdilik herşey normal. Geçen geceden kalma kurgulardan eser yok. Annemin elime tutuşturduğu bir adet Forza'yı ağzıma atıp sıcak ıhlamurdan yudumluyorum boğazımı bir nebze de olsa yumuşatması dileğiyle.
****

22:42

Marketten çıkarken fotoğrafı çekilen ve yumruğu havada pozuyla göze pek de babacan görünmeyen adam ölmüş. Yarın, Esmé için- Sevgi ve Sefaletle 'den satırlar okuyup kadeh kaldırmalı Friedrich 'le. Sahi, her sene arkasından kadeh kaldırdığımız adamların sayısı da artıyor bir bir..

19 Aralık 2009 Cumartesi

Üç yapraklı yoncanın bir yaprağını ikiye ayırıp yarattığımız suni şansa sevinip eğlenmek de bir tercihtir...

Son yarım saatimi yatağıma oturmuş, sırtımı kalorifere dayamış, kendimi dışarıdaki şiddetli rüzgarın uğultusuna mı yoksa Hight Hopes 'un çan seslerine mi versem diye düşünerek ve yeni blog düzenimin ne kadar güzel olduğunu yüksek sesle defalarca dile getirerek geçirdim.

Kimya dersinde, sıkıntının beraberinde getirdiği ilham perisiyle göz göze gelmiş bakışırken, bu kısıtlı alanda duygularımı nasıl ifade etsem, iki göğsümün arasına ara ara yerleşen yoğun sis kümesini ve akabinde beliren nedensiz mide ağrısını (kahveye bağlamıyorum gördüğün gibi) nasıl yok etsem diye düşünürken, sakin sakin sıranın üstündeki tükenmez kalemi elime alıp, yazıya dökmezsem unuturum korkusuyla bir anda aklıma, daktiloda yazılırmışçasına sert sert, harf harf oluşan ve o an hislerime başarılı bir şekilde tercüme olabilen cümleyi sanki ortada hiç kağıt yokmuş gibi kazıdım sık sık terleyen avuç içime.

"Bu kadar sıkılacağımı bilseydim, Godot'yu beklemeye giderdim ben de..."












(Olga Bokareva)

Böyle durumlarda "neyse ki odam var, sıcacık, mis..." der geçerdim ama sanırım artık bu da pek işe yaramıyor. Aslında hala, yaşadığım şehirdeki en eğlenceli ve samimi mekanın odam olduğunu düşünmüyor değilim (Bedava kahve servisi, kulağa çalınan sakin müziği ve kahverengi tonlu mobilyaları, kitaplıkları olan başka bir yer yok zira benim bildiğim...). Ama sanırım bunun bile yetersiz geldiğini hissettiğim anlar sıklaşmaya başladı. Alışılmışın verdiği güven yerini, taze duygulara olan ihtiyaca bıraktı.

Kıçını sıcak koltuğuna yerleştirip elinde kahvesiyle sanki hiç değişmeyecekmiş, her daim böyle sabit kalacakmış gibi görünen, ben ve tanıdığım bir iki yaratıcı kişiliğin derin ihtiyacı aslında değişiklik. Kalıbımız aynı aslında, bir araya gelsek yine geniş koltuklara yayılıp, pembe battaniyelerimizi üstümüze çekip, dibimizde filtre makinesi, elimizde kitapla günlerimizi geçirecek olmamız muhtemel bile denilebilir. Ama olsun, dışarı çıkıp görmek gereken yerler, insanlar var, değişime alışıp ona sırtını yaslayıp tembelliğe devam etmek güzel birşey...

Yağmurlu hava keyfini çabuk tüketip "kış gelse de sıcak şarap yapıp Tori Amos-Winter dinlesek" dırdırlarına başladım. Yakın zamanda bu çenenin kapanmasını; yağmur tanrısının, kar tanrısının, yer tanrısının, gök tanrısının ve hava durumuyla ilgi alakası bulunan tüm tanrların görevlerinin başına geçmelerini umut ediyorum. Gerek ağız ve diş sağlığımın, gerekse çevremdeki insanların sinir sistemlerinin altüst olmaması adına alınması gereken ufak bir önlem için ufak bir çağrı sadece...

(Çiş molası)

Az önce aynanın karşısında gözlerimin altındaki çizgileri inceledim. Neden 18 senelik hayatımda kendimi bildim bileli gözlerimin altında çizgiler vardır bilmiyorum.

Annem: Cildin babana çekmiş senin, kuru kuru, sürekli gülüyorsan ondan çizgi çizgi olmuştur. (Geçiştirme cevap)

Babam: Zihninin olgunluğu yüzüne yansımıştır, heh heh hee... (Politik cevap)

Ara sıra ayna karşısında inceleyip ileride nasıl görüneceklerini düşünmek kafamı bozmaktan çok rahatlatıyor aslında. Garip bir şekilde o çizgiler güvende hissettiriyor, karşına çıkan herşeyi doğal kılıyor, kendi etrafına çizdiğin çemberin içerisinde hiçbir anormallik yokmuş hissi uyandırıyor. Bir bunun için, bir de kızıl kanatlı karatavuklar için yaşlanmak lazım işte...

20 Kasım 2009 Cuma

Haftaiçi Karalamaları

İkinci bir emre kadar maymunlu pembe çoraplarım, uğurböcekli yeşil şalım, turuncu berem ve Norah Jones 'la akşam akşam ışıklı şehir merkezinde boş boş tur atma döneminin açılışını yapmış bulundum. Gün be gün daha da bir kanım ısınıyor bu bayana. Ve bence bir şehrin "akşam aydınlığı" manzarası yorucu bir günün ardından insana pek güzel geliyor. Ve yine o akşamlarda sokakta dolaşan insanlar tanışıklığınız olmaksızın gözünüze (kameranıza) takıldıklarında daha güzeller. En azından sadece sokaktaki insanlardır onlar. Şu adam, bu kadın, dıdısının dıdısı, bilmem kimin oğlu değil, sadece sokaktaki insanlardır. Ve bu gibi zamanlarda yapacak işin yoksa, başıboş yürüyorsan, kulaklığında mutlaka birşeyler çalmalı. Tercihen Brazzaville, David A. Brown, Norah Jones, Nina Simone, Sade diye uzar liste, böylesi daha makbuldür. Akabinde 20 dakikalık cam kenarı otobüs yolculuğu iyi gider. Anahtarların arasında kaybolduğu bir karışıklığa sahip ağır, şıngır şıngır sallanan anahtarlığını çıkarırsın çantandan, eve girer, odana çıkarsın.

Akşamın Nescafe Alta Rica kavanozunun içindeki Jacobs Monarch eşliğinde bir fransız filmiyle (yine tercihen) devam eder. Maymunlu çoraplar kalmalıdır, kompinasyonu bozmayalım, iyiyiz. Kitaplığından çıkardığın herhangi bir kitabın ikinci sayfasına siyah/lacivert mürekkepli tükenmez kalemle adını, soyadını ve tarihi yazarsın. Yıllar sonra yapraklar sararıp solduktan sonra üzerlerinde ayrı bir anlamı oluyor bunun, anne ve babamın kitaplarından edindiğim bir izlenim... Diğer kitaplardaki imzalarını inceler, karşılaştırma yaparsın. Bir dahaki sefere "S" nin kuyruğunu biraz daha dolgun ve afili yapma kararı alırsın...

O herhangi bir kitabın birkaç sayfasını çevirip meşhur cümlelerini hatırlamaya çalışırsın. İyi kötü, neredeyse okuduğun her kitapta vardır zaten unutulmaması gereken, yastık altındaki kağıda not edilip uyumadan önce göz gezdirilen cümleler. Beni haksız çıkarmaman için iyi kötü bir kitap okuyucusu olman yeter zaten.

"Bir arada olmaktan nefret ettikleri ama yalnız kalmaktan da korktukları için insanlar telefon denilen aleti kullanıyorlarmış."

Gündelik tüketici zihniyeti her kitabında taşa tutmuş, son zamanlarda da sivri dilli bir kitap yazarı olmanın getirdiği yan etkilerden bolca etkilenmiş, yavaş yavaş okuyucu kitlesini yeraltı zihniyetinden popüler zihniyete genişletmekte olan bir beyefendinin (ki gizem yaratmaya gerek yoktur * ) güzel bir kitabından çıkarılmış kendim için oldukça anlamlı bulduğum bir cümledir.

*

Ayrıca tavsiyeme kulak vermende de yarar var;

Charlie Hunter & Norah Jones- More Than This
Nina Simone- Just In Time