Pages

15 Mayıs 2012 Salı

Sabahın 6'sını Birsen Tezer ve Godard'la Görmek

 Çarşamba'ya yetişecek essay ödevi için kampüs kütüphanesinde sabahlamış bulundum. Genelde sabahı getirecek birkaç saatlik uyku molası vermek için vakit geçirdiğim kütüphanede ilk defa dişe dokunur bir amaçla oturuyorum. Fransız yeni dalgası neymiş, ne değilmiş, André Bazin neler demiş, neler dememiş, Claude Chabrol çok gerekli bir insan mıymış, değil miymiş irdelemelerinin içinde yıllar sonra tekrar boğulmak iyi midir değil midir, Phaedrus'u bezdirir mi, bezdirmez mi diye pek de düşünmeden oturuyorum bilgisayarın başında saatlerdir. Gece boyunca Dead Can Dance dinlememe rağmen uyku demlerinin gözüme pek uğramaması şaşılacak şey doğrusu. O değil de, 16 yaşımdan beri ilk defa vücudumda o tanıdık mayhoş kaşıntıyı hissettim bu gece boyunca. 50 litrelik sırt çantam odamdaki dolapta tozlu tozlu bekliyor. Diyorum acaba finallerin varlığından bihabermiş gibi davranırsam finaller gerçekten yok olur ve ben de sırt çantama 5 adet temiz iç çamaşırı, bir adet kadife pantolon, birkaç temiz tişört, birkaç adet fuar çalıntısı roman atıp yola vurabilir miyim.. Sonra temiz iç çamaşırım kalmadığı aklıma geliyor, vazgeçiyorum, ve bir şekilde, çok garip ve başarılı bir şekilde önüme engel niyetine temiz iç çamaşırı eksikliğini çıkardığım için kendimi bol bol alkışlıyorum ayakta. Birsen Tezer sabah sabah gidiyormuş, onu farkettim mesela. "Sonra bir ev boyadım sana, kapısı mavi, zili deniz..." diyor hanımefendi. Deniz de ne güzel bir nimet yahu.. İki senedir elimi kolumu sokamadığım, sadece arada bol yosunlu kokusuyla idare ettiğim deniz... Bir arkadaşımın bu yaz "ben uzun zamandır deniz yüzü görmedim, ölüm gibi, deniz görmeden bir insan nasıl yaşayabilir?!" yakarışlarımdan etkilenip, 0.5 litrelik bir pet şişeye deniz suyu ve sahil taşı doldurup aylarca benim için saklayıp ilk fırsatta verişi aklıma geldi. İnsanlar birbirleri için böyle güzel hediye paketleri hazırladıkları zaman çok güzel oluyorlar. İnsanlar hep böyle yapsalar, insanlar o kadar güzel insanlar olur ki... ah ah.. İnsanın gereğinden fazla uykusuzluk çektiğinde doğal bir sarhoşluğa vurduğunu deneyimlemiştim ama birkaç saat önce o kadar çok güldüm ki ben, karnım ağrıdı, inanamadım. Sabahın köründe, sabah ezanı o ürkütücü sesiyle başladığında kampüs köpeklerinin hep bir ağızdan bağırmaya başlaması gerçekten çok komik bir şey değil mi yahu? Köpeklerin durduk yere hep bir ağızdan havlamaya başlaması zaten kendi kendine absürd bir durumken, sabah ezanı gibi korkunç bir pratiğin gerçekleştiği zaman daha bir komik duruyor, komik yahu...

3 baloncuk:

mimi wonka dedi ki...

donum yok diye de kendini durdunmuşsun ya. ben alırım sana sorun değil. pet şişeye deniz dolduran arkadaşını dasevdim ama cam şişeye koysa yıldızlı pekiyi verebilirdim, pet şişe olmamış bence. Ezan olayını her zaman söylediğim gibi seviyorum ben, dinle ilgili bir olaymış gibi algılamıyorum onu, şaman ritüellerindeki yakarışlar gibi geliyor bana. Yaşadığım yeni yer merkezden kilometrelerce uzak olduğu için etrafta cami yok maalesef o yüzden 7 aydır duymuyorum hiç. Gerçi sen söyleyene kadar eksikliğini fark etmemiş olmam da başka bir laklak konusu.

mimi wonka dedi ki...

Deniz deyince aklıma gelen bir şiir var benim de Birsen Tezer'i Ortaçgil'den kelli biliyorum o konuda bilgisizim yani ama Federico var bizim bilirsin o şöyle demiş;

"Çok uzaklarda bir deniz güldü,
dişleri köpükten,
dudakları mavi göktendi.


Ey göğsü çıplak acılı kız!
Sen ne satıyorsun öyle?
— Ben, denizlerin suyunu satıyorum efendim.
Ey siyahi çocuk!
Kanında katışık halde başka ne var senin?
— Denizlerin suyundan başka bir şey yok efendim
Bu acı dolu gözyaşların
nereden akıyor anne?
— Denizlerin suyunu ağlıyorum ben.
Ey sonsuz acı ve kalbim!
Kaynağınızı nereden alırsınız?
— Deniz suyu zor ve acıdır, efendim.


Çok uzaklarda
bir deniz güldü,
dişleri köpükten,
dudakları mavi göktendi."

bunu ilk okuduğumda deli miydim neydim bilmiyorum ama ağlamıştım. Sonra büyüyünce geçiyor tabi.

Alässe dedi ki...

şiir bir hoş oldu, federico bizim federico, ne güzel yazarmış bizim federico.